<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804</id><updated>2012-01-29T11:58:47.767+02:00</updated><category term='Bankta'/><category term='Okuma Lambası'/><category term='söylenmeler'/><category term='çentikler'/><category term='Deneme'/><category term='notlar'/><category term='Şiir'/><category term='hayâl'/><category term='melek hikayesi'/><category term='Sonsuzkısa hikayeler'/><category term='Fotoğraf makinalı adam'/><category term='An çakımı'/><category term='Öykü'/><category term='kolaj'/><category term='Mektup'/><category term='Olric'/><category term='kısa öykü'/><title type='text'>Şehr-i Kadimde Uzun Sürmüş Bir Monolog</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>231</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-8523235206739242007</id><published>2011-12-28T15:52:00.002+02:00</published><updated>2011-12-28T16:04:31.374+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mektup'/><title type='text'>Mektup</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-yPeyhEV5ywc/TvChSHoUO1I/AAAAAAAABEg/DLYWUBZV8GI/s1600/homer.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 260px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-yPeyhEV5ywc/TvChSHoUO1I/AAAAAAAABEg/DLYWUBZV8GI/s320/homer.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5688223662026799954" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Merhaba,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir yıl daha, sayfaları koparılmaktan iyice ensizleşmiş bir takvimle geçmişin dehlizlerine çekiliyor. "Geçen zaman" imgesinin melankolisi... Ya da nedenine pek bakılmaksızın, alışılageldiği şekilde bir homoekonomikus olarak geçen zaman örgüsünde dokunanların muhasebesi...Türlü almanaklarda yerlerini almış sayısız olay, yaşantı, kayıt...Kayd: Ayağa vurulan pranga. Geçmiş bir zamanın bir yıllık bir bölümünü, iyi çağrışımlarla ya da yıllar geçtikçe iyice ağırlaşan bir zincir olarak taşımaya hazırlanış muhasebesi belki de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında sene sonunu vesile edip, iki kelâm etmek niyetindeyim. Daha şahsi meseleleri dile getirmek için bir yordam aranınca böylesi bulunmaz fırsat. Gelelim sadede...Seneyi Homeros'la kapatacağa benziyorum. Yakın zamanda edindiğim "Homeros Ozanlar Ozanı", Homeros severler için biçilmiş kaftan. Hafif darasına bakılıp yanılabilir insan; oysa antikiteden bugüne gelene kadar, ilgili kavşaklardaki tüm noktalar işaretlenmiş. Vakti zamanında Homeros kitapları hatmetmenin, ondan ezbere pasajlar okuyabilmenin iyi eğitimli olmak için bir şart olduğu meselesi çok hoşuma gitmişti okurken. Şimdilerde okutulan doğa bilimlerine ve sosyal bilimlere ilişkin kitaplar hayatın cangılında, bir başına kaldığımız kaderin boyunduruğunda bize daha faydalı mı oluyor demekten geri duramıyorum.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt; Çok tanrılı dinlere ait bir kutsal kitap olmadığından, insanın, arzuları, hataları, kararları ve en çok da ona biçilmiş kaderi ile arzı endam eylediği, tanrıların da temaşa edilidiği düşünüldüğünde ozanın kitaplarının o uzun zamanların belleğindeki yeri daha iyi anlaşılır belki de. Aristo tarafından gözden geçirilmiş kopyalarını yanında taşıyormuş Büyük İskender. Fatih, rivayet o ki, İstanbul'u fethiden sonra ya da ilgili yöreye yaptığı bir ziyarette Troyalı'ların öcünü aldığını söylemiş. Kısacası kör ozanın efsaneleri durmamacasına, belki değişerek dönüşerek de olsa kendini var etmeye devam ediyor. Ortaçağ'daki teologların bazılarının kutsal kitap ile Homeros kitaplarını mukayese çabaları da atfedilen önemin bu çağda da devam ettiğinin göstergesi. Ozan'ın hayatı, nerede yaşadığı, kaç yıllarında yaşadığı muamması ile, efsanelerin gerçeklerden boy verip vermediğine dair yapılan araştırmalar, gezmenlerin uzak diyarlardan türlü yollar katederek bizim coğrafyamıza gelip bir hac edası ile bir işaret, bir im aramış olmaları da tüm hikayelerin etkisini katmerliyor. Sonrası bir Schliemann yarması; efsaneler Ulysses ve benzeri kitaplarla yolculuğuna devam ediyor. Homeros'un büyüklüğü diyorum içimden, "yolculuk" imgesinde saklı; işte bu yüzden yolculuğu hiç bitmeyecek. Hayatın çetin bir yolculuk olarak alegorisi...&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Enler meselesini bir kenara bırakacak olursak, ki bırakmalıyız bu "en" vesvesesini. En iyi film, en iyi, en kötü, en enli, en ensiz, en...Ensiz bir listeye girişecek olursam, aklımda kalanlar demek en doğrusu. Allen Ginsberg'in "Howl" isimli demir leblebi şiirinden boylanan film, beat kuşağıgillerdenleri ve Ginsberg'i merak edenler için nefes kesici. Bir şiir-film, film-şiir, bir şiirin davasının görüldüğü ironik sahneler uzun zamanlar aklımda kalacağa benzer. Buradan zamanında "Hayalet Köpek" ile kalbimi kazanmış Jarmusch'un "Kontrol Limitleri"  ve bu sene İstanbul'a gelen Mulatu Astatke müzikleri ile bezeli "Kırık Çiçekler" yılın aklımda kalanları. Bir de kara mizahla yoğrulmuş, pasif direnişi taçlandıran bir film var unutmadan : "Güneşli Pazartesiler"&lt;br /&gt;Geç kalmış olsam da izlediğim tüm Ferzan Özpetek filmleri, Barricovari, mutluluk arayışında olan "insan"ı anlatma kaygısıyla bu yılın belki de en iç ısıtan filmleri oldu. İtalyan yazar ve sanatçılarda, insanın mutluluk arayışı üzerine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-PoqouS7hX3g/TvsacyL61dI/AAAAAAAABE4/M1FvmRlzD7Y/s1600/phpThumb_generated_thumbnailjpg.jpeg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 180px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-PoqouS7hX3g/TvsacyL61dI/AAAAAAAABE4/M1FvmRlzD7Y/s320/phpThumb_generated_thumbnailjpg.jpeg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691171635923178962" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Pek sergi gezip, pazar eyleyememişsem de, Sakıp Sabancı'daki Sophie Call sergisi boyutlarına ters orantılı bir şekilde içimde yer etti. Kalkedonya'ya  (namı diğer Kadıköy, namı diğer "körlerin yeri") uzanarak İstanbul'un kuruluş mitine dokunarak, İstanbul'da kör olmak üzerine, kör olmanın son anlarına ve karanlığa geçiş sürecine odaklanan serginin "Son imge" isimli bölümü, ve İstanbul'da denizi hiç görmeyenlere dair video'ların sergilendiği "Denizi Görmek" isimli bölümle görücüye çıkan sergi, insanların en mahrem yerlerine sokulma dürtüsü çevreninde işler üreten son Sophie Call alametifarikası.&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-592EFqhqaFU/TvsUgreKm6I/AAAAAAAABEs/fq3Np0yV2S4/s1600/isteenginlik.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 198px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-592EFqhqaFU/TvsUgreKm6I/AAAAAAAABEs/fq3Np0yV2S4/s320/isteenginlik.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691165105770372002" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yine bu sene gezme fırsatı bulduğum, atmosferin gerçekdışılığından çıkıp resimlerin gerçekliğine yapışıp kaldığım "Çarlık Rusya'sından sahneler" sergisi de  sayısız tablo ile aklımda yer etti.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim blog'a...Açıkçası kısır bir sene geçti...Öyküler öksüz kaldılar; çalakalem, zamanın kumpasından sıyrılıp buraya iniş gerçekleştiren birkaç okuma notundan başka bir şey yazamamışım gibi geliyor. Esin perileri başkaları ile münasebet olsa gerek, bana pek uğramadılar. 2011 tükendi, 2012'i Maya'lanmaya başladı bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;selam,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merih&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-8523235206739242007?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/8523235206739242007/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=8523235206739242007&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8523235206739242007'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8523235206739242007'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/12/mektup.html' title='Mektup'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-yPeyhEV5ywc/TvChSHoUO1I/AAAAAAAABEg/DLYWUBZV8GI/s72-c/homer.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-4915972240485962180</id><published>2011-12-12T23:28:00.001+02:00</published><updated>2011-12-12T23:32:28.769+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Lambası'/><title type='text'>Çentikler 44</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"Ancak şurası da bir gerçek: Her insanın er ya da geç eriştiği ve hayatın insanın kabullendiği bir bozgundan başka bir şeye olmadığı yaşa ulaşmış bulunuyorum."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"Şimdiden hayatımın bazı bölümleri, yoksullaşan bir zenginin tek başına oturmaktan vazgeçtiği konağının boşalmış odalarını andırıyor"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İşte böylelikle, zamanında yapılmış şeylerden edindiğim bilgi şimdi yitirmiş bulunduğum zevkleri dengelemiş oluyor. Böyle davranarak bütün insanların yaşantısını paylaşmanın mümkün olacağını zannettim; hâlâ da zannediyorum. Bana kalırsa böylesine bir duygudaşlık, insandan geri alınması en zor ölümsüzlük türü."&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; (Animula, Vagula, Blandula. Hadrianus'un Anıları)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kaynağından, döküldüğü denize kadar geçtiği tüm coğrafyaların ve uzandığı tüm mevsimlerin ardından, yaşamın son anlarına iyice yaklaşılırken, ufuk iyice daraldığından, geriye doğru ve geçmişe ayarlı bir perspektifin esaretindeki düşünceler her zaman etkilemiştir beni. Cim karnında bir noktadan boylanıp yaşamın ona vadedilmiş tüm bilisine varmış her ademoğlunun, artık aşamayacağını iyiden iyiye kavradığı yüksek bir duvara gelip duralaması. İşte tam burada, tam karşısında kaçınılmaz bir monolog başlayacaktır sessizlikte; artık bir muhasebeden fazlası gereklidir. Kayıt defterleri bu amansız cebri sökmek için çevrilmez artık. Sarsıntının gücü, kabullenişin yumuşaklığı ve kırılganlığı ile orantılıdır. Beden, o zevklerin tarlası, yeme içmenin zevkine, türlü hazların koynunda kendinden geçişlere, kaygısız ve yumuşak uykulara duyarsızdır artık; türlü işaret ve sızılarla çöküşün geldiğini dillendirir durur. Encamında tek korunaklı liman, amansız belleğin kendisidir. Beden artık hissetmese de bellek hatırlar. Katlanmak için, biriktirilemez hazlar yerine, unutulmaz anlar biriktirmeli insan; yaşamdan, kitaplardan, seslerden...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;MS, 2011&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-4915972240485962180?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/4915972240485962180/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=4915972240485962180&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4915972240485962180'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4915972240485962180'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/12/centikler-44.html' title='Çentikler 44'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-5940369654400007917</id><published>2011-11-17T14:22:00.000+02:00</published><updated>2011-11-17T14:23:15.095+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kolaj'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Lambası'/><title type='text'>Çentikler 43</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Ve günlerden bir gün o şiddetli gereksinim kapıyı çalar: İnmek! Dışarı atlamak! Durdurulmaya yönelik bir yurtsama. Kendini geliştirmemek, saplanıp kalmak, yanlış sapaktan önceki bir noktaya geri dönmek." Niteliksiz Adam / Musil&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;Olayların başıbozuk örgüsü içinde, değişmeyen bir manzara içre yol alındığını bir kenara bırakıp, düğüm sanatında ustalaşmaya başlandığını kabul etmek gerekli belki de...Tüm görünmez ruh sökükleri için elyordamı ve aceleyle atılmış bir kaç küçümen düğüm. Sayıları geri dönülemez bir şekilde çoğaldığında mahut gereksinimin kapıyı çalması, kapıyı dövmesi, zorlaması; başa çıkmak için bir yadsıma düğümü, ardından pekiştirme düğümü...&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Başka deyişle, her biri bir içeriği ve itici gücü gereksinen günlerinin çok sayıdaki anlarını kendi ideal konumu yerine bu ideal konum için harcadığı çabalarla, yanı bu ideal konuma ulaşmasına hiç bir zaman gerek bulunmadığı konusunda ona kesin güvence veren, amaca yönelik çok sayıda araçlar, engeller ve küçük olaylarla doldurur. Çünkü ruhla donanmışlığın ateşine kesintisiz olarak dayanbilmek, ancak uçukların, ruh hastalarının ve saplantılı kişilerin işidirir; sağlıklı insan ise, bu gizemli ateşin bir kıvılcımı bile eksik olsa, hayatın yaşanmaya değer olmayacağı yolundaki açıklamayla yetinmek zorundadır." Niteliksiz Adam / Musil&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhla donanmışlığın ateşine atlamak için gerekli cesaret bir türlü toplanamadığından, nasıl, ne şekilde atlanacağı üzerine düşüncelere ve hesaplara dalmanın, bu avutucu düşüncelere, yani bir gün o ateşin içine atlayacağımızı farz ettiğimiz düşüncelere sarılmanın koruyucu sıcaklığında, Ne zaman? sorusu içten içe bizi kemirsede ona sırt çevirmenin bir yolu her daim bulunur. Erteleyen insan, korkularına böylece aşık olmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;MS, 2011&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-5940369654400007917?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/5940369654400007917/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=5940369654400007917&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5940369654400007917'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5940369654400007917'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/11/centikler-43.html' title='Çentikler 43'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-3478579785333614009</id><published>2011-11-16T17:24:00.001+02:00</published><updated>2011-11-16T17:26:35.969+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Olric'/><title type='text'>Söyleşmeler 1</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-tDuuyhDylTg/TmO9sbbUKZI/AAAAAAAABD4/LPWDaozPfr0/s1600/mirror_%25281%2529.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 197px; FLOAT: left; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5648566928626952594" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-tDuuyhDylTg/TmO9sbbUKZI/AAAAAAAABD4/LPWDaozPfr0/s320/mirror_%25281%2529.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;-Olric neden yaşayıp duruyoruz?&lt;/div&gt;-Neden yaşıyoruz efendimiz?&lt;br /&gt;-Neden yaşadığımıza anlam/lar ve tutunacak kulplar bulmak için.&lt;br /&gt;-Çok haklısınız efendimiz.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-3478579785333614009?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/3478579785333614009/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=3478579785333614009&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3478579785333614009'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3478579785333614009'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/11/soylesmeler-1.html' title='Söyleşmeler 1'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-tDuuyhDylTg/TmO9sbbUKZI/AAAAAAAABD4/LPWDaozPfr0/s72-c/mirror_%25281%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-2344441476310741276</id><published>2011-09-05T01:16:00.003+03:00</published><updated>2011-09-05T22:27:14.291+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Cinaslı</title><content type='html'>Kelimeler titrek bir zembereği doldurdu,&lt;br /&gt;Ay gökyüzünde dolun kafiye, kalbim cinaslı,&lt;br /&gt;boşluğa tutunarak, kırık ve soğuk bir taşta&lt;br /&gt;yontulu sevgiyi saçlarından ve antik dudaklarından&lt;br /&gt;yutkunurak gecenin halesi boyunca uzandı,&lt;br /&gt;bir işmar beklemek için kaç yüzyıl gerek?&lt;br /&gt;bengisizliğimize bir od, tutkumuza uykuya&lt;br /&gt;kıvrılmış bir gemici düğümü, sanrılarımıza&lt;br /&gt;son bir ilmeği üflemek için kaç gece?&lt;br /&gt;Düştük, uzun bir düşüş düştük,&lt;br /&gt;Yalın yanılgılar, esrik esaretten&lt;br /&gt;geçtik bitimsiz betiklerden&lt;br /&gt;payımıza kor bir göktaşı düştü,&lt;br /&gt;Diledik,&lt;br /&gt;Düştük aşağılara&lt;br /&gt;düş,&lt;br /&gt;tük,&lt;br /&gt;düştük&lt;br /&gt;ayın hurufat dolun ağzından,&lt;br /&gt;bir gülün en uçurumdan,&lt;br /&gt;çavlanından gecenin.&lt;br /&gt;Oysa tekinsizdir aynaların teni,&lt;br /&gt;ve kaçışır gece olunca gölgeler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;MS, 2011&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-2344441476310741276?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/2344441476310741276/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=2344441476310741276&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2344441476310741276'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2344441476310741276'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/09/cinasl.html' title='Cinaslı'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-7065704437163964446</id><published>2011-08-26T22:25:00.001+03:00</published><updated>2011-08-26T23:02:54.094+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='notlar'/><title type='text'>Notlar "Dünün Dünyası" -1</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;1) Zweig'ın "güvenlik dünyası" dediği şeyin bir benzerinde kaygısızca yaşayıp gitmediğimizi kim söyleyebilir? &lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Çünkü ancak yarına tasasız bakabilen kimse, tam bir iç rahatlığıyla gününü gün edebilir"&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;2) &lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Aralıksız ve duraksamasız bir "ilerleyiş"e İncil'den bile çok inanılıyordu. Çünkü teknik ve bilimin her gün yeni yeni harikaları, en inandırıcı çömezlerdi. O barış dolu yüzyılın sonlarında, gerçekten hızlı ve çok yönlü bir genel yükselik göze çarpmaktaydı. Geceleri sokaklarda solgun ışıklar yerine elektrik lambaları ışıldıyor, büyük mağazaların baş döndürücü parıltısı anayollardan kenar semtlere uzanıyordu. İnsanlar, telefon sayesinde, en uzakta bir kimseyle konuşmaya ve atsız arabayla uçarcasına yol almaya başlamışlardı. Hatta havalarda kanat açıp İkarus rüyasını gerçekleştirmişlerdi...Avrupa ulusları arasında savaş gibi eski zaman barbarlıklarının yinelenmesine; büyücülere ve hortlaklara inanılmadığı kadar inanılmıyordu..."&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Oysa birbiri ardına iki dünya savaşı patladı. &lt;strong&gt;&lt;em&gt;"O güvenlik dünyasının bir düşler evreni olduğunu, büyük fırtınayla tuzla buz edileli çok zaman geçtiğini bugün iyice öğrenmiş bulunuyoruz"&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;3) &lt;strong&gt;&lt;em&gt;"Avrupa'nın hemen hiç bir kentinde, Viyana'da olduğu kadar aşırı bir istekle kültüre düşkünlük görülmüyordu."&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Bunu politik bir güce erişme hırsının olmamasına ya da askeri bir atılıma yönlen(e)meyen Viyana'nın kendini kültürle aklama çabası olduğunu söylüyor Zweig. Aslında durum bugün de çok farklı değil. 2009/2010 sezonunda en fazla opera sahnelenmiş şehir 617 temsille, 2 milyon nüfusa sahip Viyana örneğin. (Opera dünyasının "en"leri, Andante)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;4) Avusturya-Macaristan imparatorluğunun son kırk yılında, yani imparatorluğun (köklü gelenekleri, kurumları, yaşayış biçimleri ve hatta yerleşik ahlak anlayışı ile) çöküş sürecinde, sanat, felsefe ve edebiyatta bir parlama yaşandığını ile ilgili sayısız tespit şurakcıkta dururken, Zweig'ın "Dünün Dünyası" ile bu son parlama çağınının genel bir resmini, kendi kişisel tarihi ile birlikte harmanlandığını söylemek pek yanlış olmaz. Avusturya Macaristan imparatorluğu topraklarındaki kendi çağdaşlarından ilk başta sayılabilecekler arasında Arnold Schönberg, Alban Berg, Anton Webern, Dvorak, Janacek, Bartok, Hugo von Hoffmannstal, Rilke, Kafka, Robert Musil, Hermann Broch, Freud, Wittgenstein, Egon Schiele, Klimt olduğu düşünülürse "parlama çağı" yakıştırması daha da anlaşılır. Zweig'ın savaş öncesi ve sırasındaki yolculuklarında yukarda anılan isimlerin birçoğu ile ve devrin diğer önemli kalemşör ve sanatçıları ile (Rilke ile olan dostlukları, -beraber Chenier'in mezarını ziyaretlerine bir mim-, Freud ile ahbaplıkları, Valery'i daha kitaplarının yayımlanmadığı zamanlarda dergilerde yayımlanan şiirleri aracılığı ile takip edip daha sonra yakın dost olmaları, Richard Strauss'la elbirliği ederek Nazi Almanya'sında yahudi yazar ambargosunu delmeleri ve iki kez olsun "Susan Kadın" operasının sahnelenmesi ve saire ve saire...) yakınlıkları düşünüldüğünde kitaptan yansıyan ışığın lümeninin epey yüksek olduğunu söylemekte mümkün.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;...arkası yarın...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;Merih Sakarya&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-7065704437163964446?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/7065704437163964446/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=7065704437163964446&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7065704437163964446'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7065704437163964446'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/08/notlar-dunun-dunyas-1.html' title='Notlar &quot;Dünün Dünyası&quot; -1'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-5525361308392061253</id><published>2011-08-05T22:58:00.009+03:00</published><updated>2011-08-06T08:40:28.225+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>çentikler 48 / mors longa vita brevis</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Dqr8Qowk_L8/TjxQVb1qa5I/AAAAAAAABDw/SkIjvfdE8s4/s1600/treeofknow.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 274px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5637469162741328786" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-Dqr8Qowk_L8/TjxQVb1qa5I/AAAAAAAABDw/SkIjvfdE8s4/s320/treeofknow.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; "&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Hora incerta, mors certa"&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;eğer...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Sınırları kaybolmuş ve birimleri unutulmuş bir zamanın ardından, sonrasız bir çevrim içinde dolanan, başı ucu birleşmiş bir ırmağın gür ve arı mantığında, pür bir bekleyiş bilgeliğine dönüşen, yeninin yegane nişanesi unutuşun kutsandığı, sürekli çoğalan sakınımsız ve telaşsız bir yaşamın içine doğabilirdi her şey. Eğer...Eğer ölüm olmasaydı.&lt;br /&gt;Oysa, ölüm bulunmuştu; ölümsüzlüğün olabilirliğine dair hiçbir umut beslenmiyordu artık, bunu böylece kabullenmişti ademoğlu, tanrı(lar) ve öteki dünya düşleri, cennet ve bahçeleri acıyı hafifletsin diye mitleştirilip kuşakların usundan usa ulanmış, kulaktan kulağa fısıldanıyordu. Madde, zihinde ve yeryüzünde dolanan tüm gölgelerin koşulsuz devinimlerini, boyutlarını, gün ve gece düşlerini, sınırlarını yoğurmuş; ruh, tıpası açılmış bir zihin balonunun ağzından süzülüp gökyüzünün çevrenine doğru kaçmıştı. Oysa! sanki? ruh vardı: sanki onunla hiç karşılaşmamışken daha, maddenin yitiminden sonra yola devam edilecekti onunla...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;"Mors certa, vita incerta"&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Eğer ........ olmasaydı, Eğer! önce bu adı zamanla unutulacak hastalık için, zamanın yekpare uzunlukta olacağı bir şölen düzenlenebilirdi. Ardından "zaman" ve tüm birimleri, saliseler, saniyeler, günler, aylar, yıllar ve asırlar, kol saatleri, duvar saatleri, takvimler, saat kuleleri, eskime fiilinin zaman düşümleri, yeni sıfatının zaman bükümü kipleri; zamana dair ve ait olan herşey, ellerindeki tırpanı bir kenara bırakmış olarak resimlenebilecekti. Yukarıdan gözleyen, iyileri cennetine koyan, cehenneminde kötüleri kavuracak bir tanrı betime yerine, usunun sınırlarında, sonrasızlığın damaklarında bıraktığı garip bir tadla efsunlanmış ademoğulları, her daim ve bütünün içinde onlarla beraber olduğunu düşünecekleri yeni tanrısını buluna kadar upuzun bir yol katetmek zorunda kalabilirdi. Eğer ... olmasaydı, beden bir zaman sonra kayıtsız bir hapishaneye dönüşeceğinden, herkesin payına düşeni sorguladığı bir cisme bürünme felsefesi ardından, deliliği, bedeninden kaçıp gitmeyi düşünüp de gidemeyenlerin büyüttüğü delikapan çağının avucunda, "sonsuzluk" hapishanesinin kaygısını haritanın tüm sınırsızlığına yayarken görecektik. Oysa, .... varken beden can kuşunun geçici kafesi idi. Delikapan çağı, ölüm olan zamanlarda ölümün kabullenilişine benzer bir kabullenme çağının ardından, beklemenin ve beklentisizliğin bilgeliğinin öğrenildiği, sudan akmanın, taştan taş kesilmenin, doğadan sürekli dönüşüp taze kalmanın esenliğiyle bir son bulacaktı belki. Bitimsizlikle, yüzyıllardır yaşınıyor ve neredeyse herşey biliniyor olduğundan, "unutuş"un bir yenilikle karşılaşmanın yegâne tesellisi olması ve öğrenilmesi gereken bir kavrayış ve yaşam biçimi olması da kaçınılmazdı. Eğer ...... olmasaydı korkunun zembereği sadece "acı" için boşalacaktı..Acı, beden hapishanesini sürekli hatırlatacaktı...Acı ve hastalık yokken, bedeninin farkında olan kim var ki hem?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;color:#000000;"&gt;Eğer......olmasaydı. Sınır ve son'a dair tüm kavramlarda bir reform yaşanacaktı. Sonrasız ve sınırsızlığa dair özgürlük palavraları, yerini derin bir kabullenişe ve katlanışa bırakacaktı. Nihayetinde uzun binyıllar sonra, şu bitimsiz olacağı düşünülen öte dünyalardan birinde yaşıyıp gidiyor olduğumuza da söyleceklerin ve insanların bir dönem bunu da inanmaya başlayacağı kesin. Kimilerine göre zaten artık cennette idik, diğerlerine göre cehennem de olabilrdik; ama ortak karar verildiğine göre öte dünyaya iniş gerçekleştirilmişti. Eğer hal böyleyse, sonsuzluğa katlanmak için sabır diliyor olmalıydık yeni bulduğumuz tanrıdan...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;color:#3333ff;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/02/icmeye-gidelim.html"&gt;"nunc est bibendum"&lt;/a&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;merih sakarya&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;2011&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-5525361308392061253?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/5525361308392061253/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=5525361308392061253&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5525361308392061253'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5525361308392061253'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/08/centikler-48-mors-longa-vita-brevis.html' title='çentikler 48 / mors longa vita brevis'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Dqr8Qowk_L8/TjxQVb1qa5I/AAAAAAAABDw/SkIjvfdE8s4/s72-c/treeofknow.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-4836614532761046278</id><published>2011-07-17T19:13:00.001+03:00</published><updated>2011-07-17T19:45:22.494+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>Çentikler 47</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-2dKapo4hDOM/TiMIvz2p-LI/AAAAAAAABDg/LH-4GRGI7nI/s1600/zweig.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; FLOAT: left; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5630353576609577138" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-2dKapo4hDOM/TiMIvz2p-LI/AAAAAAAABDg/LH-4GRGI7nI/s320/zweig.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Kitabın cildi ve sayfalarıyla bir bütün olarak ele alınıp tartılmasından başka, ilk cümle ile başlayan girişten sona kadar dokunan cümle-anlam ağlarının içine sokulmak ve yazarının çizdiği, betimlediği (kimi yerlerini gölge de bırakmayı tercih ettiği) evreni alımlamaya çalışmanın da bir tartı işi olduğunu yazmıştım bir çok kez. Her kitap; yazarın tekhnesi, üslubu, anlatım biçimi düşünüldüğünde, bunların iletilmesi bağlamında bir direnç uyguluyor okuru içine almakta, terside söylenebilir elbet, her okur, kitabı içine (sindirmek), zihnine almak için içsel bir direnç ile karşılaşıyor. Tanıdık kelimeler, metaforlar, cümleler, duygudaşlıklarla ya da ortak merakın kıskıvrak yakalanacağı, heyecanın körükleneceği olay, kurgu ve kişiler aracılığı harlanıp cisimsiz bir bütüne ulaşıyor bu anlam(a)-ateşi. İki kişinin bir araya gelip söyleşmesi gibi bir nev-i; ilk cümleler ya da dakikalar gözden göze akan bir tinsel elektriğin, her iki kişinin seslerin birbirine alıştırılıp ortaklıktan sıvıştığı ve bunların nihayetinde doğru yönlere doğru gidebilirse, iki kişi arasında koyulmuş, demlenmiş bir sohbetin başlaması için oluşan, her bir ucu bir kişinin gözlerinde, sesinde ve hatta zihninin ucunda sonlanan görünmez bir anlam tünelini içinden, bir zihinden diğerine taşınan, diğerinin derinlerine hitap eden, ona değen bir tinsel bir kıvam. Hani, iki kişinin koyulttuğu bir sohbetten sonra, biri, masadan kalkıp uzun bir süre sonra geri geldiğinde aynı kıvamın yakalanamadığı hissedilir ya bazen; bu ola ki şu görünmez tünelin bir ucu olmadan uzun süre kendini var edemeyip havaya karıştığından olsa gerek...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-4836614532761046278?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/4836614532761046278/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=4836614532761046278&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4836614532761046278'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4836614532761046278'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/07/centikler-47.html' title='Çentikler 47'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-2dKapo4hDOM/TiMIvz2p-LI/AAAAAAAABDg/LH-4GRGI7nI/s72-c/zweig.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-8254614786538957629</id><published>2011-07-08T15:20:00.002+03:00</published><updated>2011-07-08T15:26:12.600+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>çentikler 46</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-tA4iqfyOCIw/ThbxWJLWhjI/AAAAAAAABDI/v_zQMg5vdFE/s1600/tibetanmonastery2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-tA4iqfyOCIw/ThbxWJLWhjI/AAAAAAAABDI/v_zQMg5vdFE/s400/tibetanmonastery2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5626950147168962098" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.cerisepress.com/03/07/vanishing-faces-of-tibet"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 102);"&gt;http://www.cerisepress.com/03/07/vanishing-faces-of-tibet&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; by Larry Louie&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-family:arial;" &gt;İlerleme söyleni palavrası, makyajı dökülüp arkasından parçaları bambaşka bir mozaik kendini yeniden gösterene değin, herşeyin (ama kendi başkalağında) bir parçası olduğumuzu kendimize sürekli hatırlatmalıyız. Alevlerin etrafı çoktan sardığını hatta tutuştuğumuzu kabul etmekle başlamalıyız belki de işe. Yokolup gidenin, çeşitleri azalanın sadece doğanın koynundakiler olduğu yollu ahmaklığın bizi sallayıp durduğu kucağından inmeli...Bu yüzyılın belki de en derin iç-sıkıntısı, kendini, verili ve olması gerektiğine inandırıldığı ve mükemmel bir stereotip olarak sunulan yaşayış modeline uyduran insanın asıl-kendini özlemesinden geliyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;MS&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-8254614786538957629?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/8254614786538957629/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=8254614786538957629&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8254614786538957629'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8254614786538957629'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/07/centikler-46.html' title='çentikler 46'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-tA4iqfyOCIw/ThbxWJLWhjI/AAAAAAAABDI/v_zQMg5vdFE/s72-c/tibetanmonastery2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-153458089762510958</id><published>2011-06-24T17:22:00.003+03:00</published><updated>2011-06-24T17:35:02.091+03:00</updated><title type='text'>Valiz Eskizleri / Bis</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/RkLTIwbfNDI/AAAAAAAAAP8/9l3RHXhwrxs/s1600-h/Can+T.+Oguz.JPG"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; FLOAT: left; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5062841078510466098" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/RkLTIwbfNDI/AAAAAAAAAP8/9l3RHXhwrxs/s320/Can+T.+Oguz.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;...&lt;br /&gt;God's only way of building the rickety structure&lt;br /&gt;of Time, to hold the bags to send on the roads, to carry our&lt;br /&gt;luggage from place to place&lt;br /&gt;looking for a bus to ride us back home to Eternity&lt;br /&gt;where the heart was left and farewell tears began.&lt;br /&gt;...1&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="color: rgb(0, 0, 0);" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;I. Bir kocaağızlı olarak Valiz&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Yüzyılın son çeyreğinde başladı gidişler. Sayısız neden, sayısız eşya, sayısız varış, geri dönüş, sayısız hikaye. Valiz, her zaman, götürülebilecekler ve geride kalanların derin muhasebesi için açtı büyük ağzını. Sabit bir alt çene, yolculuğu perçinleyen, ona doğru ağır bir şekilde kapanan oynak bir üst çene, etrafını dolanan fermuar ya da çeneleri sımsıkı örten kilitler yolculuğun başlangıcını mühürledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esvab, kitaplar, lüzumlu alet edavatın taşınabilirliği karşısında bakış, koku, dostlar, yaşanmışlıklar ve alışkanlıklar ağında örülmüş sayısız "dair ve ait"liği geride bırakmanın en vurucu imgesi oldu hep valiz. Hadranius'un, Yourcenar ağzından dilegelişinde "alışmak"ın altını çizdiydim, alışkanlıklara saplanmamak için imparatorluğun geniş coğrafyasında yer yurt edinmeden gezindiğini anlatıyordu, bense demiştim hep moiraların ipliğimi göçebeliğin karmakarışık renkleri ile büktüklerinde yollara düştüğümü sandım. Göçebeliğin renkli ama karmakaraşık tadını, Afgan çingenelerin rengârenk parça kumaş ve çaputlarla bezedikleri çadırlarını gördüğüm gün mıhlamıştım. Uygun parçalar el yordamı, yol yordamı, denk getirildikleri değilde denk geldikleri sıra ile dokunmuştu, sıkı hazırlanmış bir puzzle'ın aksine "bütün" parçaları değil, parçalar olur olmaz bir zorunluluktan kurmuşlardı bütünü. Valize sığanlarla devam edilmeliydi yola, ya da valize aslında hiç birşeyin sığmadığı peşinen kabullenilmeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğukkanlı topladım valizi her seferinde, iç çamaşırlarını dibe üstüne pantolon ve kazakları, sonra gömlekleri, sağda solda kalan boşluklara çorap, türlü zerzevat, elde çevrilip hesaplaşılacak birkaç sağlam imge, ıssızlık için tiz bir ıslık, sayılı günlerin çetelesi için ağaç dalı, güneşşiz günler için melek kanadı, birkaç parça kağıt ve kalem, birkaç parça...nokta nokta, gırtlağına kadar doldurdum valizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her seferinde başka odalarda açıldı valiz, eşyanın ve mekanın gizi ile hesaplaşıldı. Bilindik olmayan eşyaların kendini dayatmasına alışmalar kimi günler aldı, bazılarına günler sonra dokunulabilindi, odalardaki kıvrımlara belki "kendi" kokusu sindiğinde bakabildi "öteki", belki günün farklı saatindeki gölgeler içindeki hallerini ya da geceyi bekledi. Her seferinde "öteki"nin topladıkları yine aynı büyük ağızlı valizin ağzından öteki tarafından saçıldı orta yere, taşınabilenler için el yordamı yerler arandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne olursa olsun her seferinde bir yüktü valiz, oradan oraya sürüklenen ama "sahip olunan şeyler" meselesi ne kadar abartılırsa o kadar ağırlaşan, o kadar bel büken, yolculuğun ve gidişin seyrini o kadar ağırlaştıran bir büyük-ağızlı. Geride bırakılanlarla muhasebenin en canalıcı "ağır"lığı hep buradan beslendi. Valiz her zaman daha fazlasını yutmak istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayısız bağlamın içine iniş yapılabilir öte yandan, sayısız nedenle "sürgündekilerin" "yerinden edilmişlerin" “gitmek zorunda kalmışların” açısından bakıldığında geride bırakılmak zorunda kalandan çok içine sığdırılabilmiş olanın kulbundan sımsıkı tutmak kefesinde durur belki de valiz: Kimler mi? İlk hesapta hemen Dante geliyor aklıma -belki valizi ile degil ama çıkını ile-, sonra uzak diyarlara giden romantikler, bir zaman dilimi arıyorsam II. Dünya savaşı sırasındaki cinnetin içinden çıkıp kendini yola vurmuş sayısızı. Valizdeki ağırlığı iyiden iyiye hafifletmiş, yerleşikliğe başkaldırmış, “gitmek”i taçlandırarak kendini göçebeliğe adamış beatnikler elbette: “kötülüklerden arınmışlar”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bambaşka bağlamları da olmasına rağmen Ginsberg'in şiiri ile başladım valiz ve gitmek üzerine düşünmeye. Politik bağlamlarını bir yana bırakıp, Greyhound terminalindeki emanetçide konakladım onca valiz içinde. Gecenin ilerleyen saatlerinde,bıraktıklarımdan uzakta, geldiğim bu kuzey ülkesinde, “gitme”nin kulbundan tutup sayfanın orta yerine açtım valizi, eskizlere başladım.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;1) (“The Baggage Room at Greyhound”, Allen Ginsberg)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:georgia;font-size:85%;color:#000000;"   &gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;II. Valiz Tozları&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-size:85%;" &gt;Paris havaalanında polisler metroya doğru yol alan kalabalığı durdurdular. Yol yorgunu, kış yorgunu adımlarını istemeye istemeye geriye doğru atan bir kalabalığın ne yapacağını bilemeden kalakaldığı bir sahne...Rengarek valizler... Gidecek tek yön kapatılmış gibi. Polisin el işareti ile, valizlerin ağırlığını yüklenen kalabalık geriye çekildi; daha da geriye doğru gitmeleri istendi, daha da geriye, sonra gişelerden de dışarı çıkıp daha da geriye. Herkesle birlikte beklenildi. Şimdi düşününce, göz açıp kapayıncaya kadar hızla oldu sanki herşey. Bekleyişin ardından uzaktan bir patlama sesi geldi. Metro istasyonundan bir duman bulutu kalkıp yükseldi. Neden sonra, işaretle beraber yeniden yol açılıverdi. Metro istasyonuna geldiğimde ortalıkta kesif bir barut kokusu vardı. Meraklı bakışların çevrildiği yönde ansızın farkettim bir valizin kellesinin vurulduğunu. Çantadan ve içindekilerden geriye pek birşey kalmamıştı. Parçalara ayrılmış renkli kumaşlar ve ıvır zıvır, koyu bir renge bulanmıştı. Barut kokusuna eşlik eden toz ve iplik parçaları havada yüzüyordu. Valizini işi bitirilmişti. Onu, orada bırakıp gideni düşünmeye olur olmaz davet ediyordu. Böylesine koca bir valizin unutulmuş olabileceğine inanıdıramadım kendimi ya da inanmak istemedim. Valizini geride bırakan yabancının yolculuğunun burada böylece mühürlendiğini ve yükünden arınıp yola devam ettiğini kurdum uzun bir süre. Hızlıca karar vermiş olmalıydı diye düşündüm. İlerlemekten ya da dönüş yolundan vazgeçmişti. Geçmişini, eşyalarını, yükünü şuracıkta bırakıp yeni bir yöne doğru adımlamaya karar vermişti. Ertesi gün televizyondaki haberi izledi; dağılmış valizden geriye kalan bir iki parçanın kıpırdattığı unutulmaya yüz tutmuş bir iki anının içinden süzülüverdi. Geriye doğru bakmayacaktı artık...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-size:85%;" &gt;Fotoğraf: Can T. Oğuz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-153458089762510958?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/153458089762510958/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=153458089762510958&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/153458089762510958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/153458089762510958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2007/01/valiz-eskizleri.html' title='Valiz Eskizleri / Bis'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/RkLTIwbfNDI/AAAAAAAAAP8/9l3RHXhwrxs/s72-c/Can+T.+Oguz.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-735053314278146334</id><published>2011-05-29T01:01:00.004+03:00</published><updated>2011-06-03T09:48:53.529+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='An çakımı'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 18</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Saatin dakik ibresi&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Dakik bahanelerin şahaneleri reverans edip geçiyor. Dakik bahanelerin şahaneleri reverans edip geçiyor. Dakik bahanelerin şahaneleri reverans edip...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Ufku memnu&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Seyir defterinde kayıtlara geçmiş, ana güzergâhta yol alırken rastlanılmış ve fakat terkedilip hedefe doğru uzanılmış ufuklardan sonra kalakalınmış keşmekeş bir seyrüsefer adası manzarası. İlânihaye göz geçirilen, fazlaca bakılmaktan artık görünmeyen, aslında unutulmuş bir deniz-gök kavuşması...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Ba/haneler &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Evvela bende saklı bendehane, beni benden alan ticarethane, nam-ı diğer cambazhane, çatısı çökmüş rasathane, "bugün" mamulleri istifli buzhane, kapısı kitli hayalhane, öğlenleri yemekhane, akşamları kayıkhane, sonraları çalgıhaneler, meyhaneler, say say bitmez BAhaneler,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Üşüştü&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Bir ürperti ile...Birden bire...Ordan burdan sağdan soldan güneyden kuzeyden doğunun evvellinden batının berisinden, tüm anları içine alan bir saliseden, tüm anların geçip gittiği bir saliseden. Bir yaz gecesinin ürperten kıyı esintisinden, bir kış gecesinin ürküten kapı uğultusundan, ademlerden, peri taifesinden, iyi saatte olsunlardan...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Lalettayin&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Hikmetsiz...Hükümdar naibinin hükümsüz hükümdarı. Gezintiye çıkamayan sıradağlar. Bir geçmiş banliyösüne doğru ilerleye gelecek treni. Bakiliğin küfümsülüğü, küfümsülüğün bakimekşimesi...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Saatin dakik ibresine ufku memnunun lalettayin bahaneleri üşüştüler&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-735053314278146334?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/735053314278146334/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=735053314278146334&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/735053314278146334'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/735053314278146334'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/05/sonsuzksa-hikayeler-16.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 18'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-451653473786396759</id><published>2011-04-25T00:27:00.004+03:00</published><updated>2011-04-27T00:04:00.955+03:00</updated><title type='text'>Jeux d'eau (Taslak)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5600000324792438002" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-Dpo8cET8cpU/TbcyoBVTTPI/AAAAAAAABCs/Qk30aSFQwow/s400/DSC_0329.JPG" /&gt; &lt;em&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;"Yalnızken de: Tekbaşına kalan insan, kendi kendisini oyalamak, yalnızlığın onda açtığı ve kapatmadıkça içine düşme korkusunu altedemeyeceği bir kozmik kuyudan uzak durmak için oyunlar üretir"* &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; DISPLAY: block; HEIGHT: 133px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5599996513238913778" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-iia1WDRR-7Q/TbcvKKMIEvI/AAAAAAAABCM/Hjb2mzRnRf0/s200/DSC_0302.JPG" /&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Paul Klee merkezi ziyareti dönüşü, Bern'deki meydanda kahve keyfi içi kısa bir mola... Meydanın bir ucunda masaların hemen yanı başında küçük bir grup, üçte bir adam boyu taşlarla satranç oynuyor; meraklı bir kalabalık dikkatle gözlemliyor hamleleri. &lt;em&gt;("Oyunu Yeşillerin kazandığını duyuruyordu, kemikleşmiş, yüzyıllar öncesi sözlerle. Havuzun bütün fıskiyeleri, büyük bir çağaltıyla sularını fışkırtmaya başladı gökyüzüne doğru ağaçların ötesinde. Yeşiller o yana yürüdü. Morlar bana dönüp bakmadan saraya çekildiler. Kalakaldım")**&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Diğer tarafda meydanı serinliğe boğan fıskiyeler açılıp kapanıyor göz açıp kapanıncaya kadar. Fıskiyelerden yayılan serinlik ve esenliğin yumuşak çizgileri ile akşam güneşinin ışınları buluşuyor. Gün gevşiyor, kaslar salınmış, herşey yataya doğru meylediyor. Kahveyi bitirince diğer tarafa doğru adımlıyorum. Çocukların su ile oyunları, bu ıslak oyunlarına karışan ve meydanı neşeye boğan tiz sesleri. &lt;/span&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-aYHbkdgsiEY/TbSCzXWoMxI/AAAAAAAABAU/G3weVZBvQfQ/s1600/DSC_0325.JPG"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 213px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5599993148134351746" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-qzQgnpcXHyE/TbcsGSMrY4I/AAAAAAAABB8/-_4eMVQKS1k/s320/DSC_0327.JPG" /&gt; Bir ara yaşı epey ilerlemiş bir kadın geliyor. Fıskiyelerin onu bilinmeyen bir zamanın ya da düşüncenin çağrışımlarına davet eden koreografisini kıpırdamadan uzunca bir süre seyrediyor birbaşına. Ardından &lt;span style="font-family:arial;"&gt;küçümen adımlarla uzaklaşıyor. Peşi sıra iki sevgili...Kırmızı yağmurluğuyla genç adam, fıskiyelerden kurulu labirentin arasından ıslanmadan geçebileceğini göstermek ister gibi koşar adım katediyor meydanı; yine de kaçamadan küçük bir sağanağa tutuluyor&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;Arada meydandan geçen bir iki bisiklet bu gösteriye katılıyor. &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-08xxeO0rvmk/TbSHm_23_yI/AAAAAAAABA8/I9rJ6mdYxEs/s1600/DSC_0358.JPG"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 133px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5599249340774743842" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-08xxeO0rvmk/TbSHm_23_yI/AAAAAAAABA8/I9rJ6mdYxEs/s200/DSC_0358.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--lQd7UeJ9tg/TbSI7Lc63iI/AAAAAAAABBM/I1Z-gBz0_nE/s1600/DSC_0286.JPG"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 133px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5599250786996117026" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/--lQd7UeJ9tg/TbSI7Lc63iI/AAAAAAAABBM/I1Z-gBz0_nE/s200/DSC_0286.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sonra yine çocuklar; çocuklar aslında meydanın tek hakimi. Onlar, zamanlama oyununu suya dokunmak üzerine kurmuşlar çoktan. Aralardan kaçmak ya da bir gözlemci olarak izlemek için fazlasıyla meraklı ve heyecanlılar. Görüntülerin hepsini bitiştirmeye başlıyorum. İnsanın katettiği yaşam dilimleri üzerine düşünceye dalıyorum uzun bir süre. Çocukluğun oyun/hayat çerçevesinde ıslanmak pahasına, olayın içinde olmak, hatta ıslanmak için ona dokunmak, merakın gerçek bir dokunuşla ödüllendirilmesi, anlamak, kavramak ve hissetmek için dokunmak ve belki de cesaret de düşünüldüğünde pür bir yaşam için herşeyi içinde barındırdığı zamanların büyüsünü düşünüyorum. Yaşamı (oyunu) kavramak için oyunlar içinde tüm bir yaşam bilisine hali hazırda sahip olunan ferah ve geniş zamanlar.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Her yerde, her zaman oynanmıştır çünkü - antropologlar, etnologlar, arkeologlar ve kültür tarihçileri, oyun türleri ve kuralları hangi değişkenleri gösterirse göstersinler, Tarih'in ve Coğrafya'nın bütün köşelerinde, oynamanın bir anafiil, bir anaeylem olduğuna dikkat çekmişlerdir....Ola ki, bu saptamanın çekirdeğinde gizlenen başka bir saptama vardır: Bütün oyunlar, oyun türleri, temelde tek bir oyunun çeşitlemesine, oynamak fiilinin yaşamak fiiliyle denkleşmeye çalışmasına dayanmaktadır"***&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Aslında ne oluyorsa daha sonra oluyor; belki de belli bir yaştan sonra tüm oyun ( tıpkı genç adamın ki gibi) kendi kurduğumuz bir labirentin fıskiyelerinden kaçmaya çalışmakla geçiyor. Aklın hükümranlığı, hayatta kalmayı, engelleri aşmayı, oyunu stratejik bir perspektiften ele alıp, fazlaca zarar görmeyecek bir düzlemde katılımı esas addettiğinden olsa gerek, tüm perspektifler (oyunlar) böyle bir gözlüğün arkasından göz kırpıyor artık bize.&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 213px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5599994917542848722" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-1kVWGbvLkbI/TbcttRwiaNI/AAAAAAAABCE/e5hj7Fp3hRA/s320/DSC_0299.JPG" /&gt; Yaşlılık ise belki de sapılan yanlış yollardan sonra, geçmişteki (ilk gençlik ve çocukluktaki) büyülü zamanların aranması, hatırlanmaya çalışılması üzerine kurulu. Stratejik oyunlardan yorgun düşen zihin belki de basit ama eğlenceli oyunların hatırda bıraktığı hiç bir kazancı (aynı zamanda kaybedeni) olmayan oyunların tazeliğini arıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin yavaş yavaş batışa geçmesi ile su oyunları sona eriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;"&gt;Bern, 2011 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;"&gt;MS&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;"&gt;*Enis Batur, Başkalaşımlar&lt;br /&gt;*Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi&lt;br /&gt;***Enis Batur, Başkalaşımlar&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-451653473786396759?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/451653473786396759/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=451653473786396759&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/451653473786396759'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/451653473786396759'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/04/jeux-deau-taslak.html' title='Jeux d&apos;eau (Taslak)'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Dpo8cET8cpU/TbcyoBVTTPI/AAAAAAAABCs/Qk30aSFQwow/s72-c/DSC_0329.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-8880714690819880265</id><published>2011-02-26T02:27:00.001+02:00</published><updated>2011-02-26T02:33:32.673+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='notlar'/><title type='text'>Notlar- Kuşatılmış Yaşamlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-rXGcsCvoVUc/TWhHzmE0dBI/AAAAAAAAA-o/kOqrVvVISFA/s1600/michelhouellebecq.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577787090218021906" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-rXGcsCvoVUc/TWhHzmE0dBI/AAAAAAAAA-o/kOqrVvVISFA/s200/michelhouellebecq.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-7_NUUzs9YaM/TWhHsGr0ipI/AAAAAAAAA-g/Hm9yGcgZ1j8/s1600/ceccaldi372.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 103px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577786961532586642" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-7_NUUzs9YaM/TWhHsGr0ipI/AAAAAAAAA-g/Hm9yGcgZ1j8/s200/ceccaldi372.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Wikipedinin belirttiği üzere sevenleri için Houellbecq, Baudelaire ve Sade'a kadar uzanan provakatif edebiyat geleneğinden geliyor; öte yandan aleyhtarları, onu, pespayeliğin işportacısı olarak görüyorlar.İki ayrı, bilenmiş kutup... Hal böyleyken, Houellebecq'in benim okuduğum ilk kitabı "Kuşatılmış Yaşamlar", ağzımda kekre ama keskin bir tat bıraktı, her ne kadar bir okur olarak beni bazı açılardan yakalamış olsa da, ayrıntılara girmedikçe çözemeyeceğim bir sıkıntı tortusunu şuracığa dökeyim istedim. İşte ilk alıntı geliyor:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;"Şu var ki, diyorum kendi kendime, bizim toplumlarda seks, bal gibi de paradan tamamen bağımsız, ikinci bir ayrımcılık sistemini temsil ediyor; en azından aynı derece acımasız bir ayrımcılık sistemi gibi işliyor. Zaten bu iki sistemin etkileri kesinlikle eşdeğer. Tıpkı sınırsız ekonomik liberalizm gibi ve benzer nedenlerle, cinsel liberalizm de mutlak yoksullaşma olguları üretiyor. Bazıları hergün aşk yapıyor, bazıları hayatlarında beş-altı kez yapıyorlar; ya da hiç bir zaman yapamıyorlar. Bazıları onlarca kadınla aşk yapıyor; bazıları hiçbir kadınla. 'Piyasa kuralları' denen şey işte bu..."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;"Tamamen liberal bir ekonomik sistemde bazıları hatırı sayılır servertler elde eder; bazılarıysa işsizlik ve sefaletten çürür. Tamamen liberal cinsel sistemde bazıları değişken ve heyecan verici bir erotik yaşama sahiptir; bazılarıysa mastürbasyon ve yalnızlığa mahkumdur."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Houellebecq'i de okumaya hemen ilk sayfadaki alıntılardan başlıyorum ama ilerde kitabı bir kenara bırakarak "yazar"ın kitabının berisinde duran kanlı-canlı portresinin her okuru gıdıklayan merakı ile savrulduğum yerlere de geleceğim. Alıntılar, kitabın dokuduğu bütünlükle garip bir absürdü işlemek için iliştirilmiş gibi. İlk alıntı, Yeni Ahit'te epey yer tutan, Pavlusun Romalılara mektuplarının 13. Bap, 12. kısmı. Aslında sanki alıntı yarıda kesilmiş gibi çünkü alıntılanmamış 13. kısım aslında şöyle devam ediyor: "Çılgınca eğlencelere ve sarhoşluğa, cinsel ahlaksızlığa ve sefahate, çekişmeye ve kıskançlığa kapılmayalım. Gün ışığında olduğu gibi saygın bir yaşam sürelim." Öte yandan, kitabın son bölümünde Jean-Pierre Buvet'nin Günah Çıkartması adlı bölümde, aynı adı taşıyan rahibin de bir kız tarafından baştan çıkarıldığını ve ardından "Artık varlığını hissetmiyorum" diyerek tanrıdan uzaklaştığını gösteren bir episod da var. Zaten Houellebecq'in nihilistik bir klasik olarak vaftiz edilmiş kitabı "Temel Parçacıklar" şurada duruyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;İlerleyen kısımlarında, (her ne kadar bir yerde Barthes'a göndermede bulunmuş olsa da) budist kutsal metin ve öğretilerine göndermelerle karşılaşıyoruz, ama öyleki, alıntılar ve metin arasındaki bağ, çok kolay ele avuca gelecek gibi durmuyor. Sadece bugünün dünyasının&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt; dünyevi ızdırapları (yalnızlık, kuşatılmışlık, bağsızlık, cinsel yalnızlık) ile provokatif bir uslupla bir hesaplaşmaya zorlanan okuyucunun, öte dünya ile ilgili olur olmaz kurcalanması sanki...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Kuşatılmış Yaşamlar'da birinci bölüm, insan yaşamındaki mutlak yalnızlığın (iş saatleri, peşi sıra gelen boş zamanlar için yapılan planlar, zamanla özellikle ortayaştan sonra bunların yavanlaşması) ve günlerin öldürücü bir sıradanlık ve yapay ilişkiler ağında geçirilmesine neden olan iş hayatı içine serpiştirilmiş, adeta reklâm karelerinden alınmış, baş kahramanın vizörünün gezindiği kısa etek boylarına, kaba ete, giydirilmiş vücuda, kısacası kadın bedenine yönetilmiş çiğ ve düz bakışların betimlenmesi ile kuruluyor. Çocukluğun ve ilk gençliğin yitiminin ardından orta yaşın ve bu yaşla gelen sıradanlık, değişmezlik, yılgınlık ve kaybetmişlik hissiyle dolu, ana karakterin cinsel başarısızlıklarını da değinen bir atmosfer resimlendikten sonra iş hayatı içindeki ayrıntıların (pasta kesim ritüeli, yeni gelenle tanışma ritüeli, türlü ayak oyunlarının oynandığı müşteri-işveren ritüeli, motivasyon ve verim almaya yönelik klasik amir-memur ritüeli, toplantı ritüeli gibi) işkapanında devinen sosyal ilişki olarak nitelendirebilecek tüm alanlara sokulup bunların buz yavanlığını ve suniliğini işlemeye koyuluyor. Kitabın başından sonuna kadar, sürekli kadınları ve cinselliği dillendiren bir ses, metni kateden tüm yer, olay, durum ve vizörün içine sokuluyor; bunlara sıklıkla kendini tatmin eşlik ediyor. Bütün bunlara işsonrası zamandan arta kalan zamanlarda "arkdaşlar" ile geçirilen ama paylaşımın hiç bir hazzı ve sevinci kıpırdatmadığı donuk zamanların eklendiği romandaki kısımları eklemek gerek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;İkinci bölümde anlatıcı ile beraber çıkılan iş gezilerinde, romanda bir çok örneğine rastladığımız şu cinsel sistemin pek nazik davranmadığı, romanda bir çok benzeri olan, genel olarak çirkin, çekiciliği bulunmayan, cinsel dürtülerini bir türlü doyuramamış, eksik kalmış, bu açlıkla da çökmüş karakterlerden Tisserand ile bağ kurmaya başlıyoruz. Tisserand cinsel sistemin liberalleşmesini, para karşılığı ihtiyaç gidermeyi gruruna yediremediğinden "bakir" olarak ödemiş bir "çirkin" olarak çıkıyor karşımıza. Tisserand, her türlü durumda, iş yaşamının sosyal yakınlaşma avantajını tanıdığı durumlar, sosyal mekanların (kafe, restoran, bar) göz göze gelmeye, bir temas ve yakınlık kurmaya uygun durumlarında, elinden geldiğince şansını denemeye yılların ona bahşettiği laneti kırmak için kız-kovalamaya, onlara asılmak için elinden gelen tüm çabayı harcamaya devam ediyor. Biraz da alkolün etkisiyle sürekli karı-kız hikayleri dillendiren Tisserand tüm çıplaklığı ile dile geliyor daha sonra:"Bir süpermarket reyonunda selofan kağıdına sarılmış bir piliç budu gibi hissediyorum kendimi" sonra zembereğini iyice boşaltıp itiraf ediyor :"İçine ettiğimin, yirmi sekiz yaşındayım ve hala bakirim!..." İkinci bölümün son kısmı "Uğrak Liman" bugünün dünyasının cinsel dürtülerin tatmin edilmesi amacını da kimileri için içinde barındıran, geceye ve alkole bulanmış mahut bir barda Tisserand'ın kadınlara başarısız asılma denemelerine sahne oluyor. Kitabın anlatıcısı burada Tisserand'na ilk adı hitap ederek eyleme geçmesini salık veriyor:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;-Raphael&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;-Ne yapabilirim, diye sordu.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;-Git otuzbir çek...&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;-Durum berbat mı diyorsun&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;-Elbette. Uzun zamandan beri berbat, ta başından beri. Sen asla erotik bir genç kız düşü olamazsın Raphael. Bunu kabullenmen lazım; böyle şeyler sana göre değil. Hem zaten artık çok geç. İlk gençlik günlerinden beri yaşadığın cinsel başarısızlık, on üç yaşından beri peşini bırakmayan abazanlık sende silinmez bir iz bırakacaktır, Raphael. Bundan sonra kadınlarla birlikte olabileceğini varsaysak bile -ki doğrusu buna inanmıyoruz- bu yeterli olmayacaktır; artık hiç bir şey yeterli olmayacaktır".&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Ne var ki bu sohbetin ardından gelen, Tisserand'na acılarının savuşturulması için kanlı bir eylem çağrısı....&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Son bölüme geçmeden romandaki mekanlara değinmek istiyorum. İşyeri, boğuntulu bir ev, ulaşım araçları, bar, restoran, kimsenin müdahle etmediği bir adamın öldüğü bir süpermarket, bir hastane, bir psikiyatri kliniği ve doğa. Hepsi de donuk ve insanın yalnızlığını büyütecek yerler şeklinde betimlenmiş, hiç bir renk, hiç bir sıcaklık yok. ("Kendimi çok dipte hissediyor değilim, daha çok etrafımdaki dünya bana yüksek görünüyor").&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Romanın katettiği güzergâhta ölüm haberi gelenlerin sayısı hiç de az değil; yanlış saymadıysam eğer en az dört kişi ölüyor. Ölümlerin hemen hemen hepsi genel bir aldırmazlık ve umursamazlıkla süratle unutuluşa terkediliyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Houellebecq'in, satır aralarında kendini gösteren provokatif dilinden nasibini alanların sayısı da az değil: Tarım Bakanlığı çalışanları, Rouen belediye başkanı, arap zenciler, "çirkin"ler, psikoloji okuyan kız öğrenciler vesaire liste uzayıp gidiyor. Her fırsatta, anlatıcı, dünyada kin duyduğu tüm şeylere ilişkin sivri dilini beceriyle...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Üçüncü bölümde anlatıcı, büyüttüğü bu yalnızlık denizin yüzüne vuruyor: tatlı mırıltıları ile depresyon her köşeye siniyor. Klinikteki söyleşide Maupassant üzerinden ilk bölümdeki izleklerden bir doz veriliyor okuyucuya: " -Hayır, Maupassant'ın delirmesinin nedeni madde, hiçlik ve ölüme dair keskin bir bilince sahip olmasıydı." Yine de kapanışta iyimser bir hava esiyor. Birazdan olayın Freud'yen taraflarına sokulacak olmam vesilesi ile anlatıcının yaşamış olduklarından kaçışını betimlediği yolculuğun, anlatıcının ailesinin yaşadığı yere ve doğa-ananın koynuna doğru gerçekleştiğini belirteyim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;İmdi, artık bunca nottan sonra beni rahatsız eden şeyleri de sıralayabilirim sanırım. Anlatıcının tespitlerinin, yani şimdiki zamanın dünyevi zevkleri ve "madde" bağımlığını taçlandıran kisvesine, iş yaşamının, zaman tüketici, boğucu ortamına, suni ilişki ve ritüellerine, tanrının öldüğünün çoktan ilan edildiğine, liberalizmin herşeye (cinsellik dahil) bulaştırdığı sözde "özgürleşme" etiketiyle yüceltilmiş, sınırların kaybolması nedeniyle insanı derin bir boşluğa sürekleyen atmosferine, kuşatılmış olduğumuzdan ve zaman yokluğundan yiten arkadaşlık bağlarına, çağın bizi atomlarımıza kadar ayırmış olmasına faltaşı gözlerle bakıyorum, öte yandan anlatıcının bir çok şeye yönelttiği nefretine, hiçliği ve çözümsüzlüğü vadeden, çöküşü betimleyen tek tip görüşü ise beni sanırım rahatsız ediyor. Bahsettiğim kekre tat bu olsa gerek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;Şimdi romanın anlatıcısından, Houellbecq'in kendisine geliyorum. Houellebecq soyadı, "ebeveynlerinin ona olan ilgisi altı yaşındayken bitince" onu yetiştiren ve ona tek sevgi gösteren kişi olduğunu söylediği annannesinin kızlık soyadı. Houellebecq, annesi ile uzun yıllardır hala görüşmüyormuş. Meraklıları için The Guardian'da yayımlanan 83 yaşındaki annesi ile yapılan söyleşinin linkini &lt;a href="http://www.guardian.co.uk/books/2008/may/07/fiction.familyandrelationships"&gt;buraya&lt;/a&gt; iliştiriyorum. Houellebecq, validesi ile en son, yazılan doğruysa, ünlü olmadan önce 1991'de görüşmüş. Söyleşinin devamına konuk olan psikanalist Houellebecq'in kitaplara sinen öfkesinin kendisini korumak için takındığı bir tavır olabileceğini söylüyor. Ana-oğul arasındaki kinin ise çok uzun bir hikayeye dayandığını belirtiyor. Her ne kadar annesi ile görüşmese de diye eklemiş, bu öfke annesi ile bağını sürdürdüğünün bir belirtisi. Söyleşiyi okumaya yeltenenler annesinin üslubunu tüm açıklığı ile göreceklerdir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İlk başta da belirttiğim gibi, kitaptan etkilendiğimi ve bir yandan da huzursuz olduğumu söylemeliyim. Kuşatılmış Yaşamlar, içindeki öfkenin bilenmesini (belki de etkiyi bu yapıyor), kimi sığ kısımları, eğreti duran alıntıları, didaktik parçaları ve çözümlemeyi bir tarafa bırakacak olursak, bugünün insanına rahatsız edici, simsiyah bir farkındalık tokadı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;MS, 2011&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-8880714690819880265?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/8880714690819880265/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=8880714690819880265&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8880714690819880265'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8880714690819880265'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/02/noltar-kusatlms-yasamlar.html' title='Notlar- Kuşatılmış Yaşamlar'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-rXGcsCvoVUc/TWhHzmE0dBI/AAAAAAAAA-o/kOqrVvVISFA/s72-c/michelhouellebecq.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-6304424695721596147</id><published>2011-02-13T22:25:00.001+02:00</published><updated>2011-02-13T22:27:55.777+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>çentikler 45</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;" 'Bu olduktan sonradır ki, şu oldu.!' Bu noktada bizi yatıştıran, basit bir sıranın varlığıdır, hayatın olağanüstü çeşitliliğinin, bir matematikçinin söylemiyle, tek boyutlu bir düzlemde resmedilmesidir; mekanda ve zamanda cerayan etmiş ne varsa, hepsinin incecik bir tele dizilmesi, 'anlatının ana motifi' diye adlandırılan noktada odaklaştırılmasıdır; hayatın ana motifi de işte bunun aynıdır. 'Olduğu zaman', 'önce' ve '...sonra' diyebilen kişi, aslında ne mutlu kişidir! O kişi kötü bir şey yaşamış, acıyla kıvranmış olabilir: Fakat olayları zamanın içinde akışlarına göre sırayla yeniden anlatmayı başardığı anda, kendini sanki güneş karnını ısıtıyormuşçasına iyileşmiş hisseder. Romanın sanatsal düzlemde yararlanmış olduğu şey; işte budur: Yolcu, ister sağanak yağmurun altında anayolda at sürsün, ister sıfırın altında yirmi derecede soğukta karda yaya yürüsün, okur kendini keyifli hisseder, ve epik anlatımın çocuk bakıcılığı yapan kadınların bile küçüklerini sakinleştirmek için yararlandıkları bu sanatsal aracı, başka deyişle 'aklın perspektif bağlamında bu değerini en çok ispat etmiş kısaltılışı' aslında doğrudan hayata dahil bulunmasaydı, bunu anlayabilmek güçleşirdi. İnsanların büyük çoğunluğu kendi kendisiyle olan temel ilişkisinde anlatıcı durumundadır. Onlar şiiri sevmezler, ya da çok kısa süreler için severler, ve hayatın ana motif örgüsüne biraz da 'çünkü' ve 'böylece' karıştırılsa bile, aklın bunun ötesine geçen her türlü müdahalesinden nefret ederler: Onlar, olguların düzenli şekilde birbirini izlemesinden hoşlanırlar, çünkü bu, bir zorunluluk gibi gözükür, ve hayatlarının bir 'seyrinin' bulunduğu izlenimi sayesinde, kendilerini kaosun içinde şu veya bu şekilde korunmuş hissederler."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;Robert Musil, Niteliksiz Adam &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;color:#000066;"&gt;Kendi hikâyesini uygun bir düzende, kendisi için dillendirebilen kişi, yaşayışının ana güzergâhını kat eden olayların sıradanlığı, korkunçluğu, bir yer varmazlığına aldırış etmeden bundan sonraki adımı atmak için zincirin önceki halkalarına dayanarak yeni bir halkayı daha ekleyiverir. Yaşamın tamamı birbirine her an(la) çok kolay ekle(mle)nemeyecek fragmanlar halinde yaşanmasına rağmen, fragmanların birbirine ulanmasının yaratmış olduğu bütünsellik hissi, kişiye başı ve devamı belli olduğudan 'geleceği de olacak' bir korunaklılık sağlar. "Şimdi" ele avuca sığmaz bir şekilde sürekli yeni bir "şimdi"ye doğduğundan, arkasında bıraktığı "geçmiş" denen tortuyla erimiş bağları, olguların seyriyle görünmez bir ipe dizilir. Yekpare bir zamanda, değişmez bir sahneye (dekor ve kostüm değişsede) sürekli çıktığını uslamlamak çıldırtabilirdi insanı. Oysa, 'yol' vadedicidir; olguların birbirini takip eden seyrinin uzamsal bir şeklidir adeta; bu haliyle insanın kendine anlattığı hikaye, kaosun birbiri içine geçişen, sayısız yönlere ve boyutlara uzanan, bilinmeyen, ürküten yollarının ve çıkmazlarının aksine, ona kendi yolunda olduğunu ve kaybolmadığını fısıldayıp durur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;color:#000066;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;color:#000066;"&gt;MS, 2011&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-6304424695721596147?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/6304424695721596147/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=6304424695721596147&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6304424695721596147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6304424695721596147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/02/centikler-45.html' title='çentikler 45'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-1755445991549354499</id><published>2011-02-12T01:36:00.001+02:00</published><updated>2011-02-12T01:37:38.624+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa Öyküler 60</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-rJw1uTU9u0o/TVXH2VkP9WI/AAAAAAAAA-I/LaSbw2vC2ss/s1600/crwd.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 120px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5572579850256905570" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-rJw1uTU9u0o/TVXH2VkP9WI/AAAAAAAAA-I/LaSbw2vC2ss/s200/crwd.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Alaca kıyamet koptuktan sonra neredeyse dört ay oldu, hiç gözükmediler. İhtiyarın soluklanmak için bile bir an durduğu görmemiştim o güne dek. Her daim yetişmeleri gerekli bir yer varmış gibi ilerliyorlardı. O gün, ihtiyar bir ara, durup seyredalmak istediği bir şey mi gördü ya da aklına bir şey mi geldi yoksa arşınladığı mesafeler onu yorduğundan mı bilinmez, durdu ve nefeslendi. Önü sıra ilerleyen köpeklerle arası biraz açılmıştı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;İhtiyar ve şürekâsı...Buralardan geçtiyseniz ya da şehrin başka bir köşesinde dikkatli bir şekilde geziniyorsanız onları görmüş olma ihtimaliniz var. Omuzunda taşıdığı ince uzun sopanın ucundaki çıkınında sakladıkları benim için hâlâ tam bir muamma. Taşduvar yığınlarının arasına, insancıkların nefes alacağı yeşil bir alan serpiştirmek için betonçatlatan bir avuç tohum taşıyordur belki kimbilir. Bir şehir gezgini edasıyla hızlı adımlarla ilerliyor cadde ve sokaklarda. Peşi sıra, önünde, yanında yöresinde onunla beraber adımlayan köpeklerle ilerlerken meraklı gözlerin hiçbirine aldırmıyor. Sayabildiğime göre, dağınık düzende ilerleyen yedi köpekten oluşuyor maiyeti. Saçı sakalı uygun bir boyda; kimse durup da bir sokak çilekeşi yaftasını yapıştırmaz bu görünüm karşısında; açık yeşil, cep üstünde yamaları olan bir gömlek, kemer niyetine sarılmış bir urganın çevrelediği kahve bir pantalon, uzun koyukahve bir pardösü... Şehir cangılının içinde başka bir zamandan ya da müzayede evlerindeki pastoral bir tablodan fırlamış gibi yol alıyorlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Köpeklerin altısı çomardı, yani bilindik sokak köpeği oysa bir tanesi, bana kalırsa kire bulanmış beyaz tüyleri ile bir kaniş. Olsa olsa, beyi yakın zamanda sizlere ömür, yaşı geçkin bir hanımefendinin romatizma münasebetsizliği ile gezdiremediğinden, istemeyerek de olsa sokağın herşeyi kucaklayan soğuk ve geniş rahmine salıverdiği bir yetim. İhtiyarın tereddüt etmeden kolkanat gerdiği bir sahipsiz...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;O gün, ihtiyar duraladı. İnceden bir yağmur yağıyordu. Aksilik bu ya, bir münasebetsiz durduk yerde çarptı şehir çobanına. Çoban dediğime bakmayın, görünmez güzergâhında yolalışı bir evliya edasında; belki de ihtiyar, kendince, akıl kırıntıları ve kendileri her yöne dağılmış şu insancıkları güdüyor koca şehrin keşmekeşinde. -Köpeklerin sayısını iyiden iyiye artırması gerekli hal böyleyse-. Evliya ses etmeden, bir hasbinallah çekti başıyla. Şehir beyefendisi bu duruma alınınca koca ağzını açıp şarladı. İhtiyar hiç ses çıkarmadan yoluna koyulacaktı ki, şehir beyefendisi üstüne veba bulaşmışçasına, ceketini ellinin tersiyle süpürdükten sonra evliyayı iteledi. Köpekler hep birlikte, sezgisel bir dönüşle durumun farkına vardılar. Yürüyen kalabalığı, gösterdikleri sivri dişleri yararak, göz açıp kapayana dek şehir beyefendisinin etrafını sardılar. Uzaktan seyreden meraklı bakışlar arasında bağırış, kıyamet...Köpekler adamı iyiden iyiye ablukaya aldıklarında ihtiyar hızlı adımlarla karmaşadan uzaklaşıyordu. Biraz uzaklaşınca, omzundaki değneği havaya kaldırıp, farklı bir lisanda, garip bir sesle, iki kollunu da köpeklere doğru sallayarak yüksek bir sesle ünledi. Köpekler bir an bile tereddüt etmeden ablukaya aldıkları adamı bırakıp, kuyruklarını sallayarak evliyaya doğru koştular. Şehir beyefendisi, rutin hayatının içinde, tadına az rastlanır, bulunmaz bir heyecan tufanına yakalandığından olacak, nefes nefese yere çöküp, öylece kaldı. İhtiyar ve şürekası hiç bir şey olmamışçasına her zamanki bilindik hızlarıyla kalabalıktan uzaklaştılar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;MS, 2011&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-1755445991549354499?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/1755445991549354499/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=1755445991549354499&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1755445991549354499'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1755445991549354499'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/02/ksa-oykuler-60.html' title='Kısa Öyküler 60'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-rJw1uTU9u0o/TVXH2VkP9WI/AAAAAAAAA-I/LaSbw2vC2ss/s72-c/crwd.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-8593033491502951573</id><published>2011-01-26T23:40:00.003+02:00</published><updated>2011-01-27T17:31:12.004+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 59</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TUCUosnzyoI/AAAAAAAAA98/JsLZ3CaZJ_s/s1600/prk.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566612566323743362" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TUCUosnzyoI/AAAAAAAAA98/JsLZ3CaZJ_s/s200/prk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt;Ne zamandır bu ziyareti beklemesine rağmen, ziyaretin yaklaştığının farkına bile varmamıştı. Bekliyor olmasına rağmen giyimi konusunda hâlâ özenli, yıllardır tekrar etmekten usanmadığı bazı alışkanlıkları konusunda ısrarcıydı. Yüzündeki kırışıklar, ağaran saçları, kendini tutturulmuş kemerin üstünden koyvermiş göbeğine rağmen gençliğindeki yakışıklı ve dingin adamdan yansıyan cılız ışık dikkatlice bakıldığında hâlâ seçilebiliyordu. Pantalonu ve gömleği eski moda fakat baharın renkleri ile uyumluydu. Ağaçlarla adeta yeşil bir mağaraya dönüşmüş parkın bu köşesinde, rahat bir bankta şu anda öğle şekerlemesine devam etmesine rağmen birkaç saat sonra yanına oturan meraklı başka bir ihtiyarın da (üstüne düşecekti) farkedeceği üzere teknik olarak bir ölü olacaktı. Ölen birinin hareket etmesinin imkansızlığına yani herhangi bir eyleme geçerek başka birine zarar veremeyecek olmasına rağmen kucağına düştüğü ihtiyar kadın, cin çarpmışçasına, parkta iç huzurunu mayalamaya gelmiş tüm insancıkların içine işleyen tiz bir çığlık koyuverecekti. Kadını, üzerine düşen enkazı itelerken uzaktan görenler bunu mevcut verilerle değerlendirerek ilkin bir karı koca kavgasının hararetli sahnesi sanmalarına karşın, kasların yitmiş gerginliğiyle banktan aşağı yuvarlanan bedenin devinimlerindeki cansızlık kısa zamanda anlaşılacaktı. &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Adam, o an hayatta olsa idi, bir hanımefendi tarafından herkesin gözü önünde bir öcü gibi itelenerek mahcup bırakılmaya kesin kes şiddetle karşı çıkacak olmasına rağmen ölmüş olacağı için durumu kabullenmiş gibi gözükecekti. Kısa süre sonra gelen ambulansdaki görevlinin, karşılaştığı fizyolojik durumu alışılagelmiş terimlerle süsleyerek belgede belirttiği üzere teknik olarak öldüğü (yani ex olduğunu vs) kayıtlara geçecekti. Belge üstündeki saat ve dakika, kısacık bir an sonra kuşkuya yer bırakmayacak şekilde mevcut zaman göstergelerinin gerisinde kalacaktı. Artık bir ölü olduğundan, bu peş peşe dizilmiş sahneler birbirine eklenip dururken, adam, yüzündeki ifadesizliğin de katkısıyla rüzgâra kapılmış koca bir yaprak gibi ya da cüssesi düşünüldüğünde sele kapılmış koca bir kütük gibi hiç bir şey yapmasına gerek kalmaksızın başka bir hâl içinde de yol almaya devam edecekti. Diğer bir deyişle ölülere verilen bedava taşıma vs işlemleri büyük bir kolaylık içinde yinelecekti. Ambulans içinde kısa bir yolculuktan sonra ilgili ilgisiz tüm kayıtlara bu yeni hâliyle geçmesi, önce hastanenin, sonra devletin ve şehrin yıllık ölüm envanterlerinin, oturma belgelerinin, sigorta kayıtlarının (ve diğer tüm kayıtlardan düşmesi için son bir kayıt meselesi daha)düzenlenmesi, bir yakınına haber verilmesi ve morgun raylı dolaplarına konulması için hiç bir uğraş sarf etmesi gerekmeyecekti. Yaşarken yalnızlığını eylemek üzere görüşme çağrısı gönderdiği ama hayatın tüm zaman göstergelerini unutturan hızlı hayhuyundan dolayı (kendi yakınları dâhil) toplanması neredeyse imkânsız bir kalabalığın, birbirini takip eden hızlı bir telefon ve haberleşme zincirinden sonra kimileri bazı başka şehirlerden hatta ülkelerden bir araya gelerek, anlamlı bir dayanışma içinde durumu bir an önce olağanlaştırmaya çalıştıkları küçük ve sessiz bir partinin düzenlemesi içinde kılını bile kıpırdatması gerekmeyecekti. Kısacası herşey onun için çok önceden düşünülmüş ve tasarlanmışcasına, bir çırpıda, artık hareket etmeyen ve yüz mimiklerini kaybetmiş bu cansız bedenden kurtulunulması için gerekli önceden yazılmış tüm prosedür, gelenek, önlem, yazışma, iletişim süratle işleme konacaktı. Öte yandan kütüphane üyeliğinin kayıtlardan düşürülmesi, internet sayfasının ağın çöplüğünde unutulması için birkaç onyıl, onun anan insanların ortadan kaybolması için bir kaç çeyrek asır, ondan geriye kalan kimi eşyaların (resim vesaire) zamana yenik düşmesi için birkaç yarım yüzyıl gerecekti. Mevsimlere ve zamana meydan okuyan mezar taşının da birkaç yüzyıl sonra tamamen tahrip olması ve toprağa gömülmesi ile birlikte yeryüzünde bir zamanlar yaşamış olduğunu gösteren tüm ayrıntı ve kalıntılar tamamen silinecekti. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Oysa hâlâ yaşıyordu; öğle şekerlemesine ara verdiğinde, sık örülü yaprakların arasından süzülerek gözlerinin içine sokulan güneş ışınları ile gözlerini açtığında derin bir nefes aldı. Gündelik hayatın ayrıntılarını düşünürken yaşlılığın insana bahşettiği, gençliğine adeta yabancılaşıldığı için ağızda egzotik bir tat bırakan birkaç hatıranın içinden şimşek hızıyla geçti. Biraz serin olmasına rağmen güzel bir gündü, bu günün ve şehrin nefis bir köşesinde kurulu olduğunu düşündü.  Beklediği ziyaretin geciktiğini ansıdı. Parkta gezinen ve dinlenen türlü insanlara doğru yönelttiği bakışları tekrar kendine yöneldi.  Hayatının son zamanlarda oldukça basit; üç öğün yemek hazırlıkları, ortalığın elverdiğince toparlanması, güç toplanabildiği zamanlarda parka kısa yürüyüşlerin yapılması ve arada sevdiği kitaplardan güç bela birkaç satır okunması etrafında devinen durgun akışı içerisinde huzurlu ve mutlu olduğunu düşündü. Bu kadar basitliğin, gençliğindeki birçok arzu ve isteğinin yerine getirilmesi için var gücüyle peşinden koştuğu, dur durak bilmeyen zamanların aksine onu bunca mutlu edebildiğine şaştı. Belki de diye düşündü, benim için daha başkaca planları var ya da ben gitmemek için direniyorum, ama böylesine olabildiğince mutluyum. Aklına gelen bir düşünceyle gözleri uzaklara doğru daldı, ardından dudaklarında gezinen hınzır gülümseme ile sessizce söylendi  "ya da tanrı beni burada tamamen unuttu". Bu hınzır bir gülümsemenin ardından tekrar gözlerini kapattı. Hâlâ yaşıyordu, eklemlerindeki tatlı uyuşukluk ile arkasına doğru yaslanırken baharın serin tazeleğiyle olabildiğince doldurdu ciğerlerini.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;div align="right"&gt;MS, 2011&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-8593033491502951573?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/8593033491502951573/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=8593033491502951573&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8593033491502951573'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8593033491502951573'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2010/01/ksa-oykuler-59.html' title='Kısa öyküler 59'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TUCUosnzyoI/AAAAAAAAA98/JsLZ3CaZJ_s/s72-c/prk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-4046843291361531204</id><published>2011-01-15T14:51:00.003+02:00</published><updated>2011-02-05T20:54:01.818+02:00</updated><title type='text'>çentikler 44</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TTGbQaZm1ZI/AAAAAAAAA9k/g-T5b7RU9aY/s1600/vsvs.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 132px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5562397721046209938" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TTGbQaZm1ZI/AAAAAAAAA9k/g-T5b7RU9aY/s200/vsvs.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;"Başka deyişle, her biri bir içeriği ve itici gücü gereksinen günlerin çok sayıdaki anlarını kendi ideal konumu yerine bu ideal konum için harcadığı çabalarla, yani bu ideal konuma ulaşmasına hiçbir zaman gerek bulunmadığı konusunda ona kesin güvence veren, amaca yönelik çok sayıda araçlar, engeller ve küçük olaylarla doldurur. Çünkü ruhla donanmışlığın ateşine kesintisiz olarak dayanabilmek, ancak uçukların, ruh hastlarının ve saplantılı kişilerin işidir; sağlıklı insan ise, bu gizemli ateşin bir kıvılcımı bile eksik olsa, hayatın yaşanmaya değer olmayacağı yolundaki açıklamayla yetinmek zorundadır" (Niteliksiz Adam - Robert Musil)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;İdeal konum yerine ona hiçbir zaman yaklaşamayacak sabit bir mesafede, ya da ondan daha da uzaklaşarak tutukluğun çemberinde gezinirken, düşlenilen tarafa geçebileceğimiz, başka bir deyişle merkeze doğru yolalabileceğimiz, bizi başka bir boyuta taşıyacak bir kapının açılmasını beklemeye koyuluyoruz. Mahut yasa gereği, olabildiği kadar düzensizliğe ve minimum enerji barındıran bir düzeye geçişirken, gittikçe büyüyen kaosu ve onun buz kestirdiği bir eylemsizliği bir anda dönüştürecek bir olay, bir durum, kapının beklenmedik bir anda çalınması, öngörülmemiş ama özlenmiş bir çarpışma, hesaplanmamış ama gündüşlerini süslemiş bir atılım, ilerlenen güzergâhta ansızın beliriveren büyülü bir patika ile karşılaşma olasılığı üzerine çılgın hayaller kurmaktan geri durmuyoruz. Aslında yıpranmış imgesinden başka pek bir şeyine inanmadığımız, bir anda beliriverip tüm insanlığı kurtuluşa götürecek mesihle içten içe dalga geçerken bizi bu öldürücü sığlığın sularından açıklara götürmesinin beklediğimiz haber, kişi, ulam, uzam türevi, her birinin kendi kişisel tarihi ve devindiği dünyadan alelacele bir yüz bağışladığı, o bedensiz mesihin gelmesini bekleyip duruyoruz. "Yapmak için düşünmek, düşünmek için yapmak" yerine yapar gibi düşünmek ve düşünür gibi yapmanın belirsizliğinde kıvranıp...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;br /&gt;MS, 2011&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-4046843291361531204?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/4046843291361531204/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=4046843291361531204&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4046843291361531204'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4046843291361531204'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2011/01/centikler-43.html' title='çentikler 44'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TTGbQaZm1ZI/AAAAAAAAA9k/g-T5b7RU9aY/s72-c/vsvs.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-3765171525604025239</id><published>2010-12-19T09:40:00.008+02:00</published><updated>2010-12-23T15:22:17.463+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 17</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Labirentin bilindik güzergâhından sapış...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"Han'fendi bu yol kapalı" &lt;blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Adımlardan, seslerden, görünmez ara duraklardan, geçitlerden örülü bir labirentin girişinden başlayıp çıkışına kadar her gün katettiği, işini kolaylaştıracak her ayrıntıyı ezbere bildiği bir güzergâhta yürüyordu. Başkaları için sıradan bir ayrıntı olan, onunki gibi ezberlenmemiş olsa da alışkanlığın ve zaman kazanma denkleminin bir parçası olarak benimsenmiş tüm diğerlerinin rotalarından farklı olarak, onun ev-iş-ev arası yürüyüşünün bu kadar kolay hale gelmesi, şekilleri ve yerleri ezberlenmiş parçalarının bir pazılı oluşturulmasından farksız olmuştu.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Örgü, yumak,çetrefil&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"Han'fendi bu taraftan geçemezsiniz. Kadına bir yardımcı olun" &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Üçüncü kez şehir labirentinin farklı köşelerine doğru yönlendirilmişti. Kimseye tenezzül etmeden, sadece adımlarını önceliyen değneğinin küçümen adımları ile geçmiş onyılların ardından, şehrin bilmediği bir noktasında kalakalmıştı. Sesler, kokular, onu çevreleyen yapı ve yönlere ait tüm duyumsamayı bir anda yitirdiğini hissetti. Farklı bir yerde olduğuna dair bilinmeyenin az da olsa mutluluk veren kısa heyecanı ile, kalakalmışlığın, kapana kısılmışlığın ezici tutukluğu arasında hareket etmeden durdu. İnsan hayatında, böylesine anların görünmez kıvılcımı herşeyi birden bire tutuşturabilir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Birileri onun kaybolmasını ister gibi bildiği tüm yolların üstüne geçilmez duvarlar çekmişti. Pazılın parçalarını yeniden en başından başlayarak örebilirdi; sokaklardan, geçitlerden, trafik ışıklarından, seslerden örülü bir rotayı zihninin karanlığında en baştan kurmak için sıfırdan... Kendine bu gücü bulamadı. Bir az önce çıkan yangın tüm gücünü tüketmişti. O an sadece, evinde her eşya ve ayrıntının bilindik uzayında olmayı diledi. Onu yönlendirmeye çalışan ısrarcı seslerin arasında eteğini el yordamı ile düzeltti, alnındaki teri sildi. Labirentin ürkütücülüğü, görme yetisini kaybettikten sonra dışarı çıkmak için cesaretini toplayıp yola koyulduğunda onu kuşattığındaki gibi onu yeniden ele geçirmişti. Geriye başka bir seçeneği kalmadığından, haritayı karanlığın içinde bırakıp emekli olmaya karar verdi ve yönleri yitmiş bir rotada nereye doğru gittiğine pek aldırış etmenden isyancı bir yürüyüş için ileri doğru adımladı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;MS, 2010&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-3765171525604025239?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/3765171525604025239/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=3765171525604025239&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3765171525604025239'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3765171525604025239'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2010/12/sonsuzksa-hikayeler-16.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 17'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-7888219070630026626</id><published>2010-11-24T12:50:00.001+02:00</published><updated>2010-11-24T12:54:53.002+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>Çentikler 42</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TOzrGmzaBaI/AAAAAAAAA84/0umYi8k7zPs/s1600/yt.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 290px; FLOAT: left; HEIGHT: 148px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543063740114142626" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TOzrGmzaBaI/AAAAAAAAA84/0umYi8k7zPs/s320/yt.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;  &lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Daha farketmeden yola koyulmuş ve anakaradan hızla uzaklaşmış bir gemideymiş gibi duraksadığında, yönleri kestirmek için gri bir enginlikte tansık aramaya koyulduğun sıfır derece enlemi. Geri dönülmez bir ekvator öte yakası. Işıklar açılınca sağa sola kaçışıp sıvışan kelimeler. Haritanın yırtık yeri. "Kendini" geride bıraktığından, uyanamadığından kendine, farkedilmemek için kalkıp giyinmeye karar verdin.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-7888219070630026626?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/7888219070630026626/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=7888219070630026626&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7888219070630026626'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7888219070630026626'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2010/11/centikler-42.html' title='Çentikler 42'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TOzrGmzaBaI/AAAAAAAAA84/0umYi8k7zPs/s72-c/yt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-2660381277874469879</id><published>2010-11-02T00:24:00.003+02:00</published><updated>2010-11-02T09:14:06.298+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='notlar'/><title type='text'>Notlar / Yıl II, 7 Thermidor</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TM866sZdV4I/AAAAAAAAA8w/I25UzyNbOOo/s1600/AndreChenier.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 244px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534707247086393218" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TM866sZdV4I/AAAAAAAAA8w/I25UzyNbOOo/s320/AndreChenier.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;div align="center"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt;Üzerinden kim bilir kaç yıl geçti...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt;"Şiir"in nasıl okunacağı konusunda &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt;demli bir sohbete koyulmuştuk...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Enis Batur'un doğu-batı divanı III isimli şiir kitabını okumaya koyulmadan, ilk baskısı 1997'de yapılmış Doğu-Batı Dîvanı'na döndüm gerisin geri. Gri Dîvan'ın başı mühürlü.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;"Ah, kimselerin vakti yok&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Durup ince şeyleri anlamaya"&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Gülten Akın&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Peşi sıra "Goethe Evi" şiirine dönüp, yokladım satır aralarını.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;...."Yıllardır tek doğru bellediğim şiir ayıklamak ve arındırmaktır yollu ölçek tersyüz olmuştu handiyse: Şiir yüklemek ve boğmak neden olmasındı?"&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;...Goethe öleceğini biliyordu - "Dîvan'ını yazarken.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Ben, öldüğünü biliyorum - "Dîvanı"ını okurken.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Öleceğimi de - "Divanı"ımı yazarken.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Herşeyin temel bilgisi, hatta oluş nedeni &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;budur, biz artık onu öylence düşünüyor ol-&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;masak da.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Yılgı verir ölüm, ölümlülük. Boşuna ya da &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;değil, ölümsüzlük için arayış, çırpınış, diklen-&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;me hayat ekseninde yer ederse, bu ölüm gerçe-&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;ği hayatın gerçeğini biz (daha) yaşarken, hız-&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;la, ağır ağır sildiği içindir.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Doğu-Batı Dîvanı'nda şiirler "genelde insan yaşamından kesitler"in içine sokulmuş, "bazen bir ömrün tek bir momentine ayarlı". Herbirinde canalıcı bir yerde kurulu duruyor kamera. Şiir örgüsü "biraz sahneleme tekniklerinden biraz anlatma tekniklerinden" yararlanırken, şiir, sahnenin yangın yerinde/n dokuyor ipliğini. Kayıtlar &lt;em&gt;("doğru olabilir mi ama kayıtlar?")&lt;/em&gt; zaman tünelinden (&lt;em&gt;bilirsiniz, hem de nasıl basmakalıptır zaman tüneli imgesi. Girdim oysa ben, çıkamadım&lt;/em&gt;) fırlayıp perdenin orta yerinde fırdönüyor. Nirengi noktalarından usul usul boylanıyor şiirler. Ama öyle ki "doğrudan doğruya hayattan modelini almayan ama zaman zaman hayattan da modelini alan" bir bütün var dîvanlarda. "Çoğu kez kurmaca ("doğru değildi kesinkes, hiç bir insan, öykü, olay ya da düşün etrafına kurduğum hiçbir şiir doğru değildi hiçbir şey") olduğu söylenmiş olsa da, belli belirsiz kıpırdasa da taşlar, atımını, sancısını, sanrısını kül olmuş bir takvimin uçsuz sınırlarına dayadığı kolaylıkla okunuyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Yıl II, 7 Thermidor şiiri de Dîvan'ın parçalarından biri. Bir çok şiir gibi bir tarihle açılıyor sahne. (Bir şiiri okumaya şiirin adından başlayarak, önce soldan sağa sonra yukardan aşağıya....). Yıl II, 7 Thermidor tarihi, Fransız Cumhuriyetçi Takvimi'ne göre düşülmüş: 25 Temmuz 1794. Bu tarihte ne olmuştu? diye soruyor okur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"Kadınım, sevgilim, kızım, anne- Temmuz bitti, bitiyor son temmuzum" ...."ben André, 7 Thermidor, öleceğim öylesine belli." André ve 25 Temmuz 1794. Kayıtlara bakılırsa André, André Chenier. &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Hapishanenin içinde kurulu duruyor kamera da, André'nin 25 Temmuz'da idam edileceği günün gecesinde. Devlete karşı işlediği suçlar gerekçesi ile giyotine gönderilen bir şairin son gecesindeyiz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Kayıtlara bakınca André'nin Galata'da doğduğunu öğreniyoruz. "Koşmuyor kimse uzakta Galata'da - "nicedir istediği gözlerimin" bambaşka bulutlar benim için bir sağanak" Önceleri idil ve bukolikler (pastoral şiir) yazarken 1790'dan itibaren satirler yazmaya koyulduğu belirtilmiş. Yıl II, 7 Thermidor şiirinde "birazdan ağarır gün, hücremi kaplar uzaktaki / bir köyün uyanan müziği: Horozlar, keçiler, yumuşak bakışlı köpekler, süte giden genç kızlar, buğdaya giden/" mısraları pastoral şiirlerine bir gönderme gibi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;"Yurttaş, gönderiyorum sana, infaz kararını Roucher'in, Chenier'nin ve başka bazı yoldaşlarının". Şair olan Jean-Antoine Roucher'le, Saint Lazare hapishanesinde karşılaştığı ve sırdaş oldukları da geçiyor kayıtlarda. Andre Chenier'in bütün şiirleri, Henri de Latouche tarafından derlenmiş; yine Chenier'in son anlarının bir betiminin de kendisi tarafından fazla dramatik bir şekilde kaleme alındığı belirtilmiş.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;André'nin giyotine gönderilen bir şair olarak (elbette zaman zaman politik imgesi ile birlikte) imgesi (son anlarının geridöndürülemez trajedisi ile birlikte) çok fazla yazar ve sanatıçıyı da etkilemiş. Sainte-Beuve onu romantik hareketin öncülerinden ve Victor Hugo'nun müjdecisi olarak vaftiz etmiş. Puşkin, dört şiirinin rusçaya çevirmiş ve André Chénier adında son anlarını betimleyen bir şiir yazmış; librettosu Luigi Illica, bestecisi Umberto Giordano olan bir Andre Chenier operası var.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;selamlar,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Merih&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-2660381277874469879?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/2660381277874469879/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=2660381277874469879&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2660381277874469879'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2660381277874469879'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2010/11/notlar-yl-ii-7-thermidor.html' title='Notlar / Yıl II, 7 Thermidor'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/TM866sZdV4I/AAAAAAAAA8w/I25UzyNbOOo/s72-c/AndreChenier.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-3559812640492464705</id><published>2010-06-24T13:19:00.005+03:00</published><updated>2011-01-16T00:37:37.187+02:00</updated><title type='text'>Çentikler 41</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Gün ışığıdığında, insanların da dahil olduğu tüm şeyler dünyası uyanmış, gizemli bir evrensel çarkın kendini var edebilmesi ve sürdürebilmesi için gerekli devinimin şaşmaz ritmini sürdürebilmek için kendilerine düşen pay her ne ise -kendi sıralarına uygun olarak senfoniye dahil olan müzik aletlerinin sırasında; uzaklarda başlamış hareketi gürültüleri ile besleyen, yeryüzünün asfalt zeminin dönmeye başlamış taşıtlar, bina sahanlığında üveyen güvercinler, yola dizilen türlü yürüyüşlü ve tınılı adımlar, açılan kepenkler, sokağı arada heyecanlanarak gürültüye boğan köpekler, kilisenin sabah çanları, sokağın dayandığı çeperleri çizerek onu farklı gediklerden tek tek doldurmaya başlayan sözcükler; ya da bir tiyatro oyununda gözleri kendine çekmek için sahnenin bir tarafında kapanıp diğer tarafında açılan ve devinime ilk hızını veren görünmez bir ışıkçının işaretinde; sokak lambalarının sırayla sönmesi, evlerin ışıklarının sokağın çok gözlü kare pazılında göz kırpışları, karşı pencereden sokulan gitgide dirileşerek dünyayı ısıtmaya hazırlanan güneşin ışınları-, o payı layıkıyla yerine getirebilmek için harekete geçmişlerdi. Sesin, ışığın, sıcaklığın, uzamın, canlılığın ve cansızlığın güneşin aydınlığı ile fokurdamaya başlayan alaşımı, günün ilk saatlerinin kalıbına dökülüyordu. Dün, dünde kalmıştı. Dünü değiştirmenin olanaksızlığını mühürlemişti güneş. Gece, karanlığın içine doğurduğu ve ondan çaldığı her zerre ile kendini yutan bir karadelik gibi yutuluyor ve kendi üstüne kapanıyordu. Derken sabah oldu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-3559812640492464705?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/3559812640492464705/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=3559812640492464705&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3559812640492464705'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3559812640492464705'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2010/06/centikler-41.html' title='Çentikler 41'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-398104741575708044</id><published>2010-05-17T11:02:00.002+03:00</published><updated>2011-01-16T00:38:51.116+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa hikayeler 24</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Çıplak&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın çıplak olup olmadığına karar veremedi. Gökyüzü kesinlikle çıplaktı. Toprak örtünmüştü, örtüyordu, örtbas ediyordu. Denizler çıplaklığa davet etmesine karşın çıplak değildi. Ay kesinlikle çıplaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heykel atölyesinde çalışanların işleri bitince, birer kadeh şarap içilirdi, biraz laflanırdı. Gülüşmeler, kadehlere eşlik ederdi, bugün de öyle oldu. Akşam olunca, tek tek çekip gitmişti herkes. Atölyenin ortasındaki sobaya birkaç odun atmıştı. Üstünden çıkartmaya üşendiği bornozun iplerini hafifçe bağlamıştı. Sona ermişti bu günki parti de. Sobanın üstündeki deliklerde bir görünüp bir yiten alevler, tavanı sarı göz kırpışlarıyla aydınlatıyordu. Köşedeki kanepeye doğru ilerlemişti. Ahşap her adımında başka bir yerinden gıcırdıyordu. Yükten, taşıyamayacağı kadar çok yükten… Oturup, bacak bacak üstüne atmıştı. Baldırlarına doğru açıldı bornoz. Başı ve gövdesi gölgede kaldı. Gözleri ile gezindi odanın geniş sınırlarında. Şimdilik bulabildiğinin en iyisi buydu. En azından yatacak bir yeri olsun vardı; en azından… Gelenlerin zaman zaman bir iki şişe iyi şarap ve peynir getirdiği bile oluyordu. Odada gezinen gözleri, gelip çıplak baldırlarına takıldı. Başucuna yakın kütüphaneden bir kitap çekti. Üst üste dizilmiş tuğlalar gibi duruyordu ders kitapları uzakta. Elindeki kitabın kenarından gözüken çıplak baldırlarına takıldı yine gözü. Kitap giyinik bir şeydi. Herşey kalın cildinin içinde. Satırlar çıplaktı. Harfler giyinikti, şeklen örtüktüler. Dünya konusunda kararsız kaldı, dünya kat kat çıplak olmasına karşın, zaman usulca örtüyordu üstünü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağa kalktı. Ayak sesleri, yüküyle gıcırdayan ahşapta… Yalnızken eşyanın sesi… Şeylerin pek önemsenmeyen fısıltıları duyulmaya başladığında, eşyanın dili çözüldüğünde yalnızdır insan. Döne dolaşa kendinde konaklayan yalnızlık giyinik bir şeydi. Sevgilisinin kollarında ise çıplak hissetmişti kendini yıllar önce. Nefret ve ihtiras çıplaktı. Sevgi giyinikti. Soğukta giyiniklikti biraz. Bornozu süzülüp indi bacaklarından aşağıya. Yerde içi çekilmiş bir beden gibi dertop oldu bornoz. Harlanmış ateşle gümbürdüyen sobaya yaklaştı. Büzüşüp durdu biraz sobanın yanında. Ayaklarını karnına doğru çekip çöküverdi olduğu yere. Ateş çıplaktı. Tenden geçip ruha işliyordu ateş. Çenesi dizinin üstündeydi, göğsü baldırlarına deyiyordu. Sobanın sıcağı ahşap tavana doğru yükseliyordu. Çırılçıplaktı. Ayak ve el parmakları yan yana ahşap zeminin üstünde… Çok kollu, çok çıkıntılı hayvanların ürkünçlüğünü düşündü bir an. Kırkayak çıplaktı, kelebek giyinik. Kıpırdayabilen kendine ait bunca uzvun yanyana durması rahatsız etmiyordu insanı. Tanıdık olmayan herşey giyinikti. Düşler çıplaktı öte yandan. Olmadık suretlerle seviştirirdi gece. Gece çıplaklıklığı fısıldardı ve kovuk örtüklüğündeydi.&lt;br /&gt;Tiz bir çığlık attı. Sonra ansızın bıçak bileyen bir sessizlik yayıldı geniş odaya. Sobadan ürkek birkaç çıtırtı gecenin içine bir iki ünlem bıraktı. Çırılçıplak bir çığlıktı kendi gibi. Belki zihninden çınlayıp, sessizliğin içine çekilmişti. İnsanlar arasındaki konuşmaların tümü giyinikti. Kimse kendini elevermiyordu. En çıplağı çığlıktı sesler arasında. Demin odadaki sessizliği yırtan çığlak kendinden mi, zihninin oyunu mu diye düşündü. Yükten gıcırdıyordu ahşap. Sessizliğin içine bir gözyaşı süzüldü yanağından. Birdenbire gözyaşı… Ahşap zemin evde konaklayan onca insanın ağırlığını sürekli tartmaktan yorgun düşmüştü. Geceleri uyandığında ahşap geceyi bölerdi gıcırtısıyla. Birkaç adım attı. Heykellerin birinin üstündeki örtüyü kaldırdı. Çamurdan biçimlenmiş kendine benzeyen bir çamur yığını; çırılçıplaktı. Dokundu. İlerledi, diğer örtüyü de açtı. Etrafında gezindi. Ilık bir gözyaşı yine... Ahşabın bilindik sesi ... Diğer örtüyü, sonra, bir diğerini kaldırdı. Kendine benzeyen sekiz suret büyük bir yuvarlağı tamamlıyordu. Çamurdandı hepsi. Çıplak değildiler sanki. Toprak ve çamur çıplak değildi. Örtüleri kaldırdıkça daha da çıplak hissetti kendini. Ona benzeyen çamurdan suretlerin tam ortasında durdu. Döndü. İnilti sesi gibi bir ses geldi boğazından. Döndü. Ahşap gıcırtısı yine dönenip duran bedenin yükünden… Gözyaşına eklenen bir başka inilti... Dokundu kendine. Elleri çamurlu. Bir üşüme geldi. Göğsünde bir çamur lekesi... Çılgına dönmüş gibi hıçkırıyordu. Koştu. Kendine benzeyen suretlerden birini devirdi koşarken. Çamur bidonlarından birini açtı. Naylonu sıyırdı. Avuç avuç çamur aldı. Hıçkırıyordu. Yüzüne gözüne sürmeye başladı, baldırlarına, ayak parmaklarına, göz kapaklarına, saçına, kalçalarına, göğüslerine. Çamurla kaplanana değin devam etti bir yandan ağlayarak. Hıçkırık çıplaktı. Çamura bulanınca kesildi hıçkırığı. İyice yorulduğundan çamurdan heykellerin ortasında durdu. Üşümesi geçer gibi oldu biraz. Orta yere uzandı boylu boyunca.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;MS&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-398104741575708044?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/398104741575708044/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=398104741575708044&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/398104741575708044'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/398104741575708044'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2010/05/ksa-hikayeler-24.html' title='Kısa hikayeler 24'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-7320269601888145476</id><published>2010-03-21T14:15:00.003+02:00</published><updated>2010-04-27T10:23:44.778+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 16</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/S6YEzQfVFUI/AAAAAAAAA7o/C-V_0prfPnU/s1600-h/kiss.jpeg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5451049677624776002" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 193px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/S6YEzQfVFUI/AAAAAAAAA7o/C-V_0prfPnU/s200/kiss.jpeg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/S6YD8mNarhI/AAAAAAAAA7g/6NlnRGRkNZk/s1600-h/kiss+t.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5451048738562420242" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 156px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/S6YD8mNarhI/AAAAAAAAA7g/6NlnRGRkNZk/s200/kiss+t.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(102,102,102); LINE-HEIGHT: 14pxfont-family:arial, helvetica, sans-serif;font-size:11;"  &gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000000;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;ÖPÜCÜK&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt; &lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Garda&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Yıllar sonra tren garında aynı noktada dikiliyordum. Karım el sallayıp uzaklaşırken, bu mesafeli vedalaşmaya anlam verememiş gibi tatlı bir gülümseyişle bakıyordu. Garın koca saatine bakarken zamanda geriye doğru çekildim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Zamanda&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Garın gürültüsü içinde gözlerimizden sessizce dökülen yaşlara eşlik eden doyumsuz bir öpücüktü. Ağlamaktan, garın tepesinde süzülen ışıkla parıldayan sapsarı saçları bir yağmura tutulmuş gibi ıslanmıştı. Islak gözyaşları, dudaklarımız, dudaklarımıza dolanan sarı saç telleri, yüzümde gezinen ellerindeki keskin soğuk, bedeni, kollarım, ruju, kokusu, akan makyajı, kürklü mantosunun yumuşaklığı, gözleri, evet gözleri, ayrılık vakti hızla yaklaşırken gözleri ile mühürlediği ve hayatın sıkıca düğümlediği bu ayrılık sahnesini bir yabancı gibi kaç kez izledim zihnimde. Geriye kalan saniyelerin telaşı içinde bir kez daha, ayrılacakken son bir kez daha, dudaklarını, burnunu, gözlerini, telaş içinde dudaklarımın yönünü kaybetmesinden sonra yitirmenin, sonların sonuna doğru salya,sümük, gözyaşı içinde geriye dönüp bir kez daha, ayrılıp şiddetle sarılıp bir kez daha, vagonun kapısına doğru adımlarken kolundan tutup bir kez daha, demir merdivenlere zıplayıp bir kez daha, düdükler çalarken bir kez daha...Gözlüğüme takılmış bir saç teli kaldı. Onu bir daha hiç görmedim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Evde&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Eve döner dönmez, usul da olsa sönmeye başlayan ateşi harlayan ve yüreğimi avucunda sıkmaya koyulan Doisneau'nun "Öpücük"ünü gazete kağıdına sarıp kaldırmıştım. Uzun süre evden hiç çıkmadım. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000000;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Öpücük&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Klimt'in "Öpücük"ünü beraber yaşamaya karar verdiğimizde, karım bana getirdiği valizlerinden birinden çıkartıp yatak odasının duvarına astığında, sessiz bir iç kanamasının ardından, masum bir tabloyu istemediğimi ve nedenlerini sıralamaktansa, garip bir suçluluk duygusu içinde bunu kabul etmeye karar verdim. Kanamalar sanırım zamanla azaldı. Ortak beğenilerin mutluluğu büyüttüğüne inancım olmasa da, uzun yıllardır paketinde sarılı duran Doisneau'nun öpücüğünü çıkarıp ona gösterdim; boynuma sarılıp :" Çalışma odasında harika olur" dedi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Kimsenin göremediği bir tablo zihnimde yol alıp duruyordu. Karımı bir kaç aylğına uğurlamaya gara geldiğimde, tablo bir an çakımı içinde beni kollarına aldı. "Vedalaşmayalım" dedim. "Vedalaşmaları sevmiyorum." "Peki" dedi "kocaman bir öpücük istiyorum yine de." &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: right"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;&lt;span class="Apple-tab-span" style="WHITE-SPACE: pre"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Şubat, 2010 &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: right"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;MS&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-7320269601888145476?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7320269601888145476'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7320269601888145476'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2010/03/sonsuzksa-hikayeler-16.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 16'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/S6YEzQfVFUI/AAAAAAAAA7o/C-V_0prfPnU/s72-c/kiss.jpeg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-196319815844668995</id><published>2010-03-21T00:15:00.002+02:00</published><updated>2010-03-21T00:43:52.982+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='An çakımı'/><title type='text'>Diagram Prize / The Oddest Title of the Year</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;Frankfurt Kitap fuarında verilmeye başlandığı 1978 yılından beri, fuara katılan en acayip başlıklı kitapları taçlandıran bu ödül, gecenin şu saati beni şenlendirmeye yetti. Bu ödülün sevgili okurların da katkılarıyla yılın en absürd roman karakteri, yılın en tuhaf romanı, yılın en sallama çevirisi, vs gibi (daha çok yaratıcılık istiyor) değişik dallarda da verilmesi eğlenceyi katmerleyebilir diye düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;Gerçekten insanı dehşete düşüren başlıklar var, birazdan en beğendiklerimi aşağıya iliştireceğim ama bundan önce, 2008 yılında prestijli Booker ödülü seçimi için oy verenlerin sayısının Diagram Prize oy verenlerden daha az olduğunu belirtmek isterim. Küçümen, eğlenceli ama eni boyu, ve hafifliğine karşın, kendi saygınlığını edinmiş bu ödülün bir benzerinin ya da farklı bir versiyonunun İstanbul Kitap fuarında verilmesi dileğiyle beni etkiliyen en tuhaf başlıkları aşağıda sıralayım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;Ödülün verildiği yıl ödülü alan : "&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;Proceedings of the Second International Workshop on Nude Mice"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;1979'da                                                       : "&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;The Madam as Entrepreneur: Career Management in House Prostitution"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;1989'da                                                        : "&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;How to Shit in the Woods: An Environmentally Sound Approach to a Lost Art"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;2003'de                                           :"The Big Book of Lesbian Horse Stories"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;2007'de                                           : "&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;If You Want Closure in Your Relationship, Start with Your Legs"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;26 Mart'ta açıklanacak bu yılın ödülü içinse kısa listeden "&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: separate; -webkit-border-horizontal-spacing: 0px; -webkit-border-vertical-spacing: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;Afterthoughts of a Worm Hunter" favorimdir, ilân olunur.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: separate; -webkit-border-horizontal-spacing: 0px; -webkit-border-vertical-spacing: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: separate; -webkit-border-horizontal-spacing: 0px; -webkit-border-vertical-spacing: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;selam&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: separate; -webkit-border-horizontal-spacing: 0px; -webkit-border-vertical-spacing: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: collapse; line-height: 19px; -webkit-border-horizontal-spacing: 2px; -webkit-border-vertical-spacing: 2px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: separate; -webkit-border-horizontal-spacing: 0px; -webkit-border-vertical-spacing: 0px; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;Merih&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-196319815844668995?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/196319815844668995/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=196319815844668995&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/196319815844668995'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/196319815844668995'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2010/03/diagram-prize-oddest-title-of-year.html' title='Diagram Prize / The Oddest Title of the Year'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-4350359192505390567</id><published>2010-03-04T10:27:00.002+02:00</published><updated>2010-03-04T10:46:13.243+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Okuma Lambası'/><title type='text'>Okuma Lambası</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/S49zFnQDh2I/AAAAAAAAA7I/lP8s6NS3L2E/s1600-h/exlibris.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5444697014787082082" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 245px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/S49zFnQDh2I/AAAAAAAAA7I/lP8s6NS3L2E/s400/exlibris.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Proust'a kısa bir mola verip, iki kaçamak yaptım arada. Yine, Barnes ve Baricco'nun arasında mekik dokudum. "İpek" bir çırpıda bitiverdi. Talihin garip bir tuhaflığı olsa gerek, daha ilk kısımda Flaubert'den ve Salambô'dan bahsediyordu. Baricco'nun, "İpek"i oturttuğu zaman diliminde, bu kitabın Flaubert'in tarafından yazılıyor olmasına denk gelmesinden başka ne gibi nedenlerle Salammbô'ya göndermede bulunduğu dair pek bir fikrim olmasa da, destekli atışlarla belki bir şeyler yakalanabilir hissine kapıldım. Project Gutenberg üzerinden edindiğim metninde yapılan kısa gezintiler, böylesine kısa bir gezintiden bu göndermenin kendini açık etmeyeceğini anlamama yetti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Her ne kadar bu sokulduğum ikinci Baricco metni olsa da, iki metin içinde göz kırpan ayrıntıların (bazıları tarafından genellemeci bulunabilirler) Baricco'nun dünyasına ışık tutmak konusunda hiç de yabana atılacak şeyler olmadığını düşünüyorum. Sanayi devrimi sırasında egzotik gezintiler yapan tüccarların ana karakterler olması sanırım hiç de tesadüf eseri değil. Ticaret ile uğraşmalarına karşın bildiğimiz tüccarlara benzemiyorlar. Cam fabrikası ve lokomotif, ipek ticareti ve park, hiçbir yere varmayı amaçlamayan raylar ve cam saray, uzaktaki egzotik sevgili(ler), küçük kasaba(lar) ve alışılagelmiş şahsiyetler gibi arz-ı endam etmeleri bir yana düşsel özellikler barındıran kasaba sakinleri, erotizm, zanaatkârlık; her iki kitaptaki benzerlikleri sıralamakla bitmez. Öte yandan İpek, Öfke Şatoları'na nazaran çok daha damıtılmış, olabildiğince fazlalıklardan arındırılmış bir metin hissi veriyor insana. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Barnes'a gelecek olursak "Flaubert'in Papağanı"na hakkını vermem lazım. Barnes'ın ezber bozan romanı (biyografi-romanı demeli ya da kaleydoskop romanı belki de) samimiyetle sivriltiği keskin cümlelerle dolu. Flaubert'e kütüphanede şimdiye kadar yer açmamış olduğuma utandım biraz. Papağının yazılmasına eşlik ettiği Flaubert hikayesini (Saf Bir Yürek')i de barındıran Üç Öykü'yü hemen edindim. Bundan sonra Salammbô'nun merakıma ağ atmasına izin vereceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Güray gibi meraklıları için), bişeyler bulur muyum diye gezinirken dinlediğim iki Barnes şöyleşinin linkini aşağıya iliştiriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barnes'ın şapkadan tavşan değil ama papağandan kitap çıkarttığını söyleyebilirim. Kayıp geçmişi ete kemiğe büründürmenin ve onu yeniden diriltmenin sancısından boy veriyor kitap bir nev-i. İki papağandan gerçek olanın (belki de her biyografi yazarının, geçmişe ve bugüne serpiştirilmiş çelişkin ayrıntılarla, "asıl"ı bulmak için boğuşurken yaşadığının benzeri bir duygu kim bilir) bulma güdüsünün tetiklediği çok gözlü, çok katmanlı bir roman-biyografi. Geçmiş, birçok ilmeği eritiyor, katmanların üstüne yeni katmanlar ekliyor, bunun için biyografi yazarlarını (eğer sahici ve en doğru olanın peşinden gidiliyorsa) yaşanmış olanın izini sürmek konusunda sayısız engel bekliyor, bunun da ötesinde spekülasyonlardan, yalan yanlış savlardan, geçmişin çarpıtılması için kendi merceklerini dayatan bakış açılarından kaçınmak işi de bir o kadar önemli.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Barnes'la, "Flaubert'in Papağını" üzerine yapılmış iki söyleşiden birine bu linkden: &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.bbc.co.uk/mediaselector/ondemand/worldservice/meta/dps/2008/02/080215_julian_barnes?bgc=003399&amp;amp;lang=en-ws&amp;amp;nbram=1&amp;amp;nbwm=1&amp;amp;bbram=1&amp;amp;ms3=14&amp;amp;ms_javascript=true&amp;amp;bbcws=1&amp;amp;size=au&amp;amp;bbwm=1"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;BBC World Book Club &lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;kitap klubü diğerini şu linkte: "&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.ercla.paris4.sorbonne.fr/Audio/Julian%20Barnes.mp3"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Julian Barnes at the Sorbonne&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"dan ulaşabilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Barnes, kitabı ateşleyen tohumun Eylül 1981'de Rouen'da atıldığını söylüyor. Bir yayımcı tarafından, Fransız yazar ve sanatçıların evleri ile ilgili bir rehber kitap yazmak konusunda sipariş verildikten sonra (ki bu kitabı bitirememiş), bunlarla ilgili tuttuğu seyahat günlüğüne düşülen notlar kitaba akacağı yatağı hazırlamış. Hangi papağın gerçek papağan olduğuna ilişkin merak Barnes'ı kısa bir hikaye yazmaya itmiş. Etlenen metin sonunda bu daraya kavuşmuş.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Barnes, Flaubert'i onunla 15-16 yaşlarında tanıştıktan sonra ki o sıralar erotik olduğun düşünerek okumuş, ilk okuyuşunda erotik bulmadığını ama olgunlaştıktan sonra okuduğunda gerçekten erotik olduğunu ama birçok kısmını ıskalamış olduğunu farkettiğini anlatıyor, Flaubert'in takıntı haline geldiğini belirttikten sonra bazı takıntıların kitaba dönüştüğünü bazılarının ise dönüşemediğini ekliyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Kitabın sonunda yeniden bir romanın içinde olduğunuzu hatırlıyorsunuz. Limon Masası'ndakilere benzer yaşı geçkin bir anlatıcının, evlilik, sadakat, hayat üzerine hızla sıraladığı çarpıcı görüşlerle kalakalıyorsunuz. Nihayetinde papağana dönüyoruz tekrar. "Asıl" kayıp; geçmişi tüm gerçekliği ile diriltmenin güçlüğü çetin bir şekilde dikiliyor karşınıza. Son dikişi buraya atıvermiş Barnes; belki de anlatıcının karısı için hiç sormaya yeltenmediği, belki de bastırdığı "Aslında kimdi?" sorusu, papağının asıl olanın peşinden gidilirken bir katarsis sağlıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Bütün bunları okurken aklıma Çimen Yapraklarındaki Whitman'ın aşağıdaki şiiri geldi, paylaşayım istedim:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;When I read the book&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;When I read the book, the biography famous,&lt;br /&gt;And is this then (said I) what the author calls a man's life?&lt;br /&gt;And so will some one when I am dead and gone write my life?&lt;br /&gt;(As if any man really knew aught of my life,&lt;br /&gt;Why even I myself I often think know little or nothing of my real life,&lt;br /&gt;Only a few hints, a few diffused faint clews and indirections&lt;br /&gt;I seek for my own use to trace out here.)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;selam,&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Merih&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Ocak-Mart 2010&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-4350359192505390567?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/4350359192505390567/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=4350359192505390567&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4350359192505390567'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4350359192505390567'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2010/03/okuma-lambas.html' title='Okuma Lambası'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/S49zFnQDh2I/AAAAAAAAA7I/lP8s6NS3L2E/s72-c/exlibris.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-1127856849876223714</id><published>2009-12-24T14:24:00.002+02:00</published><updated>2009-12-28T09:36:03.421+02:00</updated><title type='text'>Notlar-2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SydWcPk5saI/AAAAAAAAA6o/ruSxIkYJcws/s1600-h/DSC_2637.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5415392120153944482" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 347px; CURSOR: hand; HEIGHT: 260px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SydWcPk5saI/AAAAAAAAA6o/ruSxIkYJcws/s400/DSC_2637.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;Bir şehrin belki kalbinin attığı yerler olmasa da, bir gezmen tarafından uzun yıllar orada kalınmadıkça keşfi zor olan bazı rotaları, geziş, yürüyüş güzergâhları, ferah alanları vardır. İnsanın ruhunda sevgiyle yer etmiş birine ait, kısa bir tanışma da asla tesadüf edemeyeceği, kendini hemen açık etmeyen bir gülümseyişin, gözlerindeki bir pırıltının, bir nidanın, sadece tanıdıkça, herşeyi dönüştüren ve farklı yüzlerle tanıştıran zamanın yatağına usul usul uzandıkça görebilmesine izin verilen şeylerde olduğu gibi, şehrin uzamları, ışıltıları ve sesleri de bu gizi açık etmek için verilmiş randevularını bekler. Günün saatlerinin, mevsimin oyunlarının, rüzgârın, yağmurun, halet-i ruhiyenin de yadısınamaz bir paya sahip olduğu içe-işleyiş ve tanışma merasimi, içinde yol alınan uzamın ancak göz kırpabileceği ya da seslenip kendini duyarağı bir atmosferin içinde gerçekleşir. Oysa bu kadar uzun zamanın yok burada. Valizi toplayıp göz açıp kapayıncaya kadar tekrar yola koyulacağım. Benden önceki gezmenlerin seslerine, yazılarına sokuluyorum, şu görülmezse Paris'in görülmemiş sayılacağından dem vurulmuş rotalardan birini işaretliyorum; Quai D'anjou, Quai Burbon'u katederek Vosges meydanına ilerleyiş.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SzNUJP7zExI/AAAAAAAAA64/L_OPuwEWRho/s1600-h/DSC_2075.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418767294529737490" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 213px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SzNUJP7zExI/AAAAAAAAA64/L_OPuwEWRho/s320/DSC_2075.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Randevuyu ısklamış olabilirim, mevsim, gökyüzü, soğuğa karşı çetin bir savaş veren yüzüm, boş sokaklar ilerlediğim rotayı bambaşka bir çehreye kavuşturmuş olabilir. Yine de garip bir hissiyata kapılıyorum; uzun süredir burada konaklayan birinin soluklanmak için, zihninde çınlayan düşünceleri demlemek için, ufkun ve manzaranın sıcak bir yatak hazırladığını bir güzergâh'da yol alıyor olması ve adımlarım yana yana yürüyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5415391891097421634" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 213px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SydWO6Rkh0I/AAAAAAAAA6g/tOBybS6jFRY/s320/DSC_2640.JPG" border="0" /&gt;Y&lt;span style="color:#000000;"&gt;olun sonunda Victor Hugo'nun evi karşılıyor beni. Neyseki cebimde düş kurup konaklamak için sayısız ayrıntı var. Uzun zaman önce BNF'nin virtüel sergilerinden birinde bildiğimiz Victor Hugo'dan epey farklı bir adamla karşılaşmıştım, çok yönlülüğü şaşırtıcı derecede etkilemişti beni. İçeri sokuluyorum, zaman evin içinde sonsuza dek hapsedilmiş, içeri fazlaca ışık sızdırmayan, meydana bakan pencerelerinden dışarıyı gözlüyorum. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Evin içinde usul geziniyorum. Sayısız ayrıntı ile zamanın kapısının kapalı durduğu odalardan bir diğerine adımlıyorum, doğu motifleri, porselenler, yatağı; el yazmalarında gelip duruyorum. Mürekkep, yüzlerce sayfaya, kalın ve geniş ciltli defterlere akıtılmış. Yolladığım güzergâhın bir ucu Quai D'anjou'da bir ucuda kalın ciltli defterlerin satırlarında kendi üstüne kıvrılıyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;Aralık, 2008&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-1127856849876223714?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/1127856849876223714/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=1127856849876223714&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1127856849876223714'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1127856849876223714'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/12/notlar-2.html' title='Notlar-2'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SydWcPk5saI/AAAAAAAAA6o/ruSxIkYJcws/s72-c/DSC_2637.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-1438271457007205483</id><published>2009-12-04T09:00:00.001+02:00</published><updated>2009-12-04T09:17:29.153+02:00</updated><title type='text'>Notlar-1</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SqfEDHJGSnI/AAAAAAAAA5o/XETaHyMa6Mo/s1600-h/furs.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379483837653207666" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SqfEDHJGSnI/AAAAAAAAA5o/XETaHyMa6Mo/s200/furs.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SU0hPg80JBI/AAAAAAAAAyc/-YOCrvonPdQ/s1600-h/DSC_2319.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281914488402224146" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 213px; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SU0hPg80JBI/AAAAAAAAAyc/-YOCrvonPdQ/s320/DSC_2319.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;Bir şehri adımlamaya nereden başlanır, bir şehir insanın içinde yer etmeye nasıl başlar? Senenin bu ayında soğuğun keskin bir yüzü var şimdi. Yüzüm soğuğun yüzüne değiyor. Açık alanlardan, yürüyerek katedecek mesafelerden, acelesizce, sere serpe vakit geçirilecek ferah alanlardan çok adımların bir an önce varması gereken yere doğrulduğu bir kurgunun içindeyim. Mevsim, şehrin açık alanlarını soğuğun keskin mızrakları ile donatmış; olur olmaz kafelere, evlere, kliselere, duvarların arkasına, içine doğru... Sigara içmek için bile, kafelerin önelerine konmuş alevli şemsiyelerin altına sinmekten başka şans yok gibi; neyseki yalnız hissetmiyor insan; mızraklara üfürdükleri dumanın sıcaklığı, koyu gri-mavi bulutsu kalkanları ile meydan okuyan tiryakilerin sayısı hiç de az değil.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Her ne kadar birkaç plan yapmış olsam da, sabah uyandığımda sanki fazlaca düşünmeden oluyor herşey, başlangıç için, RER ve metro'da yapılan kısa bir seyahatten sonra St. Germain'e, kilisenin karşısındaki köşede bulunan &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Les Deux Magots'ya sokuluyorum. K&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;aptan köşkünün yerinin tespit ettikten sonra insanın bir kartpostalda gördüğü ve çağrısını işittiği davet için derin bir istek duyduğu, kendini kartpostalın içinde düşlediği bir görüntünün içindeymişçesine, zamanın ve zihnin türlü oyunları ile katmanları farklılaşmış o görüntünün içine kurulmuşluğun verdiği garip bir "buradayım-oradayım" duygusu ile kahvemi yudumluyorum. Bu duygunun içinde "Oradayım"da var çünki bu kartpostal görüntüsü düşlenip durdukça uzağa, daha da uzağa sıvışarak içinde olabilmenin imkansızlaştığı bir mesafe duygusu doğuruyor. Bir türlü gerçekleşmeyen bir düşün artık sadece bir düş olduğunu kabul etmeye başlıyor galiba zihin, buraya bir mim. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Soğuk, camların arkasında kaldı; alımlı ve şık giyimli beyfendilerin, han'fendilerin, gazete hışırtısı, çatal ve kaşık sesleri ve kendi sesleri ile doldurdukları bir ses kalabalığına, içerinin kuşatıcı sıcaklığına bir yandan teslim olurken ayrıntıları yoklamaya koyuluyorum. Bir şehir ile tanışmanın, şu yakada gül, elde kitaplı randevu verilerek görüşülen günlerde "hayal edilen"e beslenen heyecanla, artık "yan yana" olunanın sunduğu, artık tanıdık olan ama düşlenmemiş sayısız ayrıntıyı da barındıran bir ikili bütünlük arasında mekik dokuyarak bir benzeşim, iki ayrı imgeyi (düşleneni ve karşısında olunanı) tek haline getirmeye çalışmaya benzediğini düşünüyorum. Çift dallı bir görüntünün uçlarının yaklaşarak tek bir görüntü de birleşmesi gibi bir nevi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;Aralık 2008&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-1438271457007205483?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/1438271457007205483/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=1438271457007205483&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1438271457007205483'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1438271457007205483'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/12/notlar-1.html' title='Notlar-1'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SqfEDHJGSnI/AAAAAAAAA5o/XETaHyMa6Mo/s72-c/furs.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-4968647313891289411</id><published>2009-11-08T13:15:00.005+02:00</published><updated>2009-11-08T13:59:16.466+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='notlar'/><title type='text'>Notlar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Julian Barnes'ın Limon Masası'ndan sonra, Baricco okumak değişik bir zihinsel vites değişlikliği doğurdu. Yılların kırılganlaştırdığı ve metal yorgunluğunun avucuna düşmüş, çaptan düşmüş, "ölme"nin kıyısına gittikçe yaklaşmış, -ölmek bile zaman alıyor- hayata ilişkin önemsedikleri bağlarından vazgeçişlerini günbegün cilalayan Barnes karakterlerinden sonra, Baricco'nun küçük bir kasabanın içinde yaşayan ama düşleriyle büyüttükleri bir uzayda gezinen kararkterleri, biraz kekre bile olsa garip bir ferahlık duygusu yaşatıyor okuyana. &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Barnes, sıradan detayların tanıdık ve kolay alımlanabilirliği ile açtığı zihin deliğinden içeri sokulup, keskin bir gerçeklik üzerinde yürütmeye çalışırken okuyucu -ki vazgeçişler ve kabullenişlerden sonra yaşlılığın tek sunduğu, anıların gölgesinin düştüğü sıradan, gündelik ayrıntılar ile avunmak-, Baricco, Quinnipak'ın sakinlerinin sonsuzluğa çevrilmiş gözlerinde, sıradışının göz kamaştırıcılığına davet edip, oturaklı alegoriler ile biraz önce sizi gökyüzüne çıkartmışken hızlı bir inişle yeryüzüne gerisin geri indiriyor. Düşüş sağlam ve sonuç garantili.  &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;"Bazen soruları andıran şeyler olur. Ya bir dakika ya da yıllar sonra yaşam bir yanıt verir"&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-4968647313891289411?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/4968647313891289411/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=4968647313891289411&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4968647313891289411'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4968647313891289411'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/11/notlar.html' title='Notlar'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-5986441112815621564</id><published>2009-10-04T21:30:00.003+03:00</published><updated>2009-10-04T21:44:31.585+03:00</updated><title type='text'>Kaplan</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Sorunun çengeli&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-WEIGHT: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-STYLE: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Onu&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-WEIGHT: normal; FONT-STYLE: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;nla ilk def&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-WEIGHT: normal; COLOR: rgb(51,0,51); FONT-STYLE: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;a karşılaştığımız yere hâlâ sık sık gidiyorum. Küçümen bir meydan, iki üç katlı, art nouveau stili bir kaç apartmanın çember düzenine yakın bir düzende bir araya geldiği, oldukça kuşatıcı ve bu küçük şehirde benzeri bulunmayan, kendine özgü bir yer; bir başkası küçük bir avlu olarak bile betimleyebilir burayı. Kafeye gelenlerin oturup seyre koyulduğu karşıdaki binanın birinci katındaki -hâlâ orada kimin oturduğunu merak eder dururum- denizlikleri donatmış çiçek cümbüşünün büyüleyiciliği her bakanı kendine esir eder; diğer katlara serpiştirilmiş detaycı bezemeler, usanmadan buraya gelen benim gibi gediklilerde bile hâlâ merak ve hayret uyandırır. Binaları saymazsak dünyanın en gösterişsiz ve en huzurlu meydanı. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="apple-style-span"&gt;&lt;span style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-STYLE: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-WEIGHT: normal"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;Meydanın mütevazı albenisi yüzünden hiç boş kalmayan iki kafesi vardır; bunlardan sık sık ziyeret ettiğim kafede -sahibi dostumdur- her zaman yaptığım gibi gazetemi okurken gördüm onu. Sağımdaki masaya şu gürültücü emekli ihtiyarlar kurulmuştu, yanlarındaki masada çoğu zaman küçük bir çocuk ile -sanırım torunu- beraber arzı endam eden zarif ama yaşı geçkin hanımefendi frapesini yudumluyordu; o ise sol arka köşedeydi. Doğal bir şekilde selamlaştıktan sonra ansızın aklıma bir şey gelmiş gibi durdum, gazeteden tekrar başımı kaldırıp oturduğu yere doğru baktım. Hep kuzeyli adamları düşündürmüştür bana yüzü, iri yarı gövdesi ile kendinden emin bir duruşu vardır. Sigarasını derin iççekiş ve üfürüşler ile körüklerken epey düşünceli gözükmüştü, gözleri epey uzağa bakıyordu. Onunla daha önce nerede tanışmış olduğumuzu bir türlü çıkartamadım. İyice düşüncelere dalmışken tekrar göz göze geldik; gülümsedik. Kalkıp yanına gitmek için derin bir istek duydum içimde, kalkmak için hazırlık yaparken, o benden önce davrandı. Kahvesini, sigara tabakasını, sandalyeye astığı pardösüsünü toparlamaya başladı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Görüngülerin ayasında&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-WEIGHT: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-STYLE: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;G&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-WEIGHT: normal; COLOR: rgb(51,0,51); FONT-STYLE: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;örünmez gizil döngülerin, başkalaşmaların, yeniden oluşların, kayboluşların ve birbirini takip eden, birininin içine geçişip dönüşen mevsimlerin, yitişlerin ve onları bütünleyen dirimlerin içinde bir yerde miyiz? Ölüm ve doğuş, yitiş ve diriliş aynı oddan mı tutuşuyor? Onunla tanıştığımızdan beri durmadan böyle sorular soruyorum kendime, son zamanlarda aynı hikayeyi evirip çeviriyorum usumda. Bu hikayeyi kimin, ne zaman anlattığına ya da okuduysam nerede okuduğuma dair hiç bir ipucu yok. Anımsayışların nankör labirentinde sırra kadem bastı. Sıradışı bir İskadinav hikayesi gibi tınladığını anımsasam da-bu yöndeki arayışlarımdan elime hiç bir şey geçmedi- bir doğu hikayesi olması ise akla daha yatkın gelir. Hikayenin adını anımsamak için çok uğraştım ama onu bir türlü gizlendiği mahzenden tekrar çağıramıyorum. Kolaycılığa başvurarak onu "Aslını yitiren adam" olarak vaftiz etmekten başka elimden bir şey gelmiyor. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-WEIGHT: normal; COLOR: rgb(51,0,51); FONT-STYLE: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Hikayenin karakteri, düşünde kendini bir hâlden -şeyden- sürekli başka bir hâle -şeye- dönüşürken görüyordu; söz gelimi bir kır çiçeğiyken, çetin geçen bir kıştan sonra, başka bir yerde başka bir şey olarak açıyordu gözlerini. Düşün uçucu hızı içerisinde "kendi" diye bildiği bedeni ansızın aklının sınırlarının dışında bir yere göç ediyordu. Yeni bir şeye dönüştüğünde önceden bildiği ve biriktirdiği tüm yaşam bilgisi, çehresi ve darası değişmiş bir dünyada yararsızlaşıyordu. Dönüşümlerin -kendinden başkalaşıp kendileşmenin- epey sıkıntılı geçtiğini, önceleri hatırladığı ilk haline dönmeye çalıştıkça, sanki gittikçe daha uzaktaki bir anakarada, bambaşka hâl ve varoluşun içinde buluyordu kendini. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-WEIGHT: normal; COLOR: rgb(51,0,51); FONT-STYLE: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Düşün çıkmazında, aslını yitiren adam, birbirini takip eden dönüşümlerin çokluğundan, aslında -bir asıl var mı?- ne olduğunu unuttuğu, sadece bir önceki halini güçlükle, bir hayâli anımsar gibi anımsadığı bir boyuta geçiyordu. Başka bir şeye dönüşmenin sıkıntılı ve sancılı bilisinden başka hissettiği tüm duygular yitip gitmişlerdi peş peşe. Eğer varsa bile geri dönüş yolu tamamen kapanmıştı; sadece ileri doğru, dönüşümün vazgeçilmezliği ile ilerlemeyi kabullenmenin ötesinde bir çıkar yolu yoktu. Bunu kavradığında, yani umudunu iyice yitirmişken, apansız tekrar dönüşüverdi düşünde ve gördüğü düşün farkına varıp açtı gözlerini. Bu gecenin etkisini uzun süre üstünden atamadığını tahmin etmek zor olmaz herhâlde. Hikaye, belki de bitmesi gerekirken tam da burada başlıyordu. Dünyayı algılayışı tekrar tamir edilemeyecek bir biçimde değişmişti artık. "Kendim" dediği, onu sınırlandıran çizgiler netliğini kaybetmişti. Aynada uzun süre sûretini inceledikten sonra yola koyulup içinde bulunduğu dünyaya alıcı gözle bakmaya başladığında, her şey farklılaşmıştı; her ne kadar sıkıntılı bir düşten uyandığını hatırlasa da kendini bir gün öncekinden daha güçlü hissediyordu. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Büyük aile&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-WEIGHT: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-STYLE: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Kafe P.'de karşılaştığımız günden bu yana aradan iki yıldan fazla geçmiş olmasına karşın hâlâ pazar günleri çok erken saatlerde buluşuyoruz onunla. Uzun yürüyüşler yapıyoruz. Kalabalıktan uzakta, sakin ve yeşilin bol olduğu yerleri seçiyoruz. Bu görüşmelerin gittikçe genişleyen çemberinde artık bir ailem daha var ya da onun büyük ailesine yeni bir fert olarak eklendim diyebilirim. Yürüyüşten sonra hiç değişmez bir şekilde, büyük bir şenlik havası içinde kahvaltıya koyuluyoruz. Mevsime göre, bahçede ağaçların gölgeliğindeki bir masada, kış bahçesinin ışıltılı yansıları içinde ya da salonun kovuk sıcaklığında. İlk başta bu durumu gerçekten yadırgamış olsalar da, zamanla onlar da alıştılar. Aileden biri gibi hissettiğimi, onların da beni böyle kanıksadıklarını bilmek sevindiriyor beni. Birbirlerini hasbelkader tanımış iki adamın bir anda -aslında hiç de azımsanamayacak bir zaman aldı- bunca yakınlaşmalarını anlamaları elbette zordu. Geriye dönüp düşündüğümde benim için bile kabullenmek epey zaman aldı; sonunda sorulardan vazgeçip olduğu gibi kabul ettim herşeyi. O ise çok farklı bir şekilde düşünüyordu; başından beri soruların bizi bir yere götürmeyeceğine inancı tamdı. Belki de benden sekiz yaş büyük olmasının, yaşam tecrübesinin ya da hayatı algılayışının ona kattığı bir serin kanlılık. Öyle ki her ne kadar bu durum onun için de çok fazla alışıldık olmasa da kafede karşılaştığımız o günden şimdiye dek benden daha az heyecanlıydı fakat en az benim kadar meraklı olduğunu ama bunu belli etmemeye çalıştığını düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Kafe P.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="FONT-WEIGHT: normal; COLOR: rgb(51,0,51); FONT-STYLE: normal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Belki de yaşadığı tüm zamanların tek ve biricik gözlemcisi olduğundan, insanın kimselere anlatamayacağı bir benliği vardır. Kesişimler ve rastlaşmalar ola ki sadece o âna, beraber yaşanmışlıklar ise sadece o kesite tanıklık eder. Gelip yanıma oturmuştu Kafe P.'de tanıştığımız gün. "Nerede tanıştığımızı söylemenizi umut ediyorum" demişti. Pardösüsünü yerleştirirken, garsona iki kahve daha sipariş etti. Gülümsedikten sonra uzun süre hiç bir şey söyleyemeden baktım yüzüne. Böyle anlarda zihnimin bir atlı gibi koşturup, türlü dehlizlerde gezindikten sonra bulduğu cevap ile durumu netleştirmesi olağanken -hafızamın iyi olduğuna inancım hâlâ sapasağlam- sadece alık bir suratla birbaşıma bıraktı beni. "Sorunuzu cevap verebilmeyi inanın sizden çok isterdim" dedim. "Size garip gelebilir ama sadece bir yerde karşılaşmış olmaktan başka sizi yıllardır tanıdığıma yemin edebilirim şu an; ama bunu nasıl olur da hatırlayamıyorum buna bir anlam vermekte gerçekten güçlük çekiyorum." diye ekledim. "Size aynı şeyi söylersem garip karşılanmaktan korktuğum için söyleyemedim. Bu durum gerçekten tuhaf. Sizinle tanışmış olma olasılığımız bana sorarsanız hiç yok. Buraya iki gün önce taşındık; daha doğrusu, bu uzun bir hikaye ama kaçmak zorunda kaldık." İsimlerimizden başlayarak, okuduğumuz yerler, ailelerimiz, gitmiş olduğumuz tatil beldeleri, çalıştığımız yerler, yaşam yapbozunun türlü parçalarında, ikimizin bir zamanlar bir arada olduğu bir parça bulabilmek için hızlı ve başdöndürücü bir geziye çıktık. Bir faydası olur diye zevklerimizden bahsetmeyi ihmâl etmedik. Bu kısımda bir kaç defa ikimizde " Nasıl olur bilmiyorum ama sizi tanıdığıma eminim" diye ünledik. Bana sorarsanız, o gün hava kararırken elimizde iki şey vardı; biri isimlerimizdi -ki hiç bir çağrışım yaratmıyordu- diğeri ise tanışıklıktan öte birşeyler yaşamış olduğumuza dair kanının güçlenmiş ve gizemli hâlesi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(51, 0, 51); font-weight: bold; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Dedecthief&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Bu kelimeyi o buldu. İlk sene haftada bir iki kez görüştük. Birçok kez Kafe P.'de. Kafamıza takılan çengelli soruyu aydınlatabilmek için türlü şeye başvurduk; fotoğraf albümlerinden, karşılaşma olasılığımız bulunan yerleri saptamak için ülke ve dünya haritalarına, çağrışımları bütünlemesi için almanaklara; hiç birinin zerre kadar faydası olmadı. Bütün deneyim ise güçlü bir atom bombası gibiydi. Bellirli bir yaşa geldikten sonra geçmişini bir soruya cevap bulabilmek için didik didik etmiş bizim gibi kaç kaçkın bulanabilir ki? Bu dedektiflik oyunu dehşetli bir zaman hırsızıydı, merakımız azalacağına, yılacağımıza her seferinde bir sonraki seferin gelmesi için heyecanım artıyordu. İkimizin geçmişinin geniş coğrafyasının tüm topraklarında aynı anda başlatılan derin kazı aslında geride bir çok çukur bıraktı. Diyeceğim o ki yaptığımız bu sorgu seansları bir başımıza kaldığımızda kaseti kaldığı yerden tekrar çevirmeye başlıyordu; şimdiyi bırakmış geçmişte kalmış birçok kör noktayı yeniden durmadan zihinde çevirip duruyorduk. Bir zaman sonra dedektifliğin bizi hiç bir yere götürmediğini sadece şimdiki zamanı çaldığını dillendirmeye başlayan ilk o olmuştu; her ne kadar bu işten garip bir keyif aldığını söylese de -belki bana anlat(a)madığı şeylerden, her insanın geçmişinde sıkı sıkıya mühürlediği, açılmaması istediği bazı sandıkları mecburen açtığından- durumun biraz canını sıkmaya başladığını düşünmüştüm birkaç kez. Bir yıldan fazla bir süre kaybettik, evet, ama birbirimizi zamanın bir kıyısında kesinkes daha önce tanımıştık, buna inanmaktan hiç vazgeçmedik. Birbirimizi tanıdıkça bu kanı daha da güçlendiğinden, merakımız hiç yatışmadı. Belki de bu çok boyutlu dejavu duygusu gittikçe kitch'leşse de ikimizin de hayatındaki beyhudeliğe bir anlam katmaya başladığından bırakmak istemek. Espri ile karışık, -söylediklerine bir an olsun inandığına sanmıyorum- herhangi bir yerde bir anlığına birbirimizi görmüş olabileceğimizi, hayatımıza vakti zamanında girmiş birilerinden almış ve cilâlamış olduğumuz bir motifi birbirimize yamamaya çalışıyor olabileceğimizi, gördüğümüz bir film, okuduğumuz bir roman karakteri ve saireden böyle bir kanıya varmış olabileceğimizi dillendirdi bir kaç kez. Bir seferinde "Nerde ve ne zaman tanışmışsak bunun artık hiç bir önemi yok, artık bir seneyi aşkın zamandır tanışıyoruz" dedi; haklıydı. Tanışıklığımızı zaten tanışmış olmamıza borçlu olduğumu söylediğimde ise bana kahkahalarla güldü.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Kaplan&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Beş altı ay önce bir gezi dönüşü onu tren garında yeniden gördüğümde nerede tanıştığımızı hatırlamaya başlıyorum gibi bir hisse kapıldım. Sislerin içinden bir an, bir yaşanmışlık, bir tanışıklık hikayesi sökün eder gibi oldu. Geçen seferlerdeki gibi yine uydurmaya başladığım hikayelerden biri olabilirdi, belki de bu sefer her şey bir iki cümle sonra açıklığa kavuşacaktı. Ona bununla ilgili bir şeyler söyleyecektim ki durdum; canını sıkmamak için vazgeçtim. Daha doğrusu bir cevap bulmanın bizi mutlu edip etmeyeceğine dair kesinliği bir anda yitirdim. O kısacık an içerisinde nedense nerede ve ne zaman tanışmış olduğumuzu bulmanın artık o kadar önemli olmadığını düşünmeye başlamıştım. Bir çıkış yolu aramaya ve olanı yaşamaya karşı gösterdiğim direnç bir anda kırıldı; kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissettim. Zamanın bir kıyısında tanışmış olduğum adamı bırakıp biricik dostumu özlemle kucakladım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:georgia;"&gt;Ailedeki herkesin ve yakın dostların bildiği bu tanışmış olma hikayesi üzerine bazen hâlâ üç beş kelime ediyoruz. Bu konu hakkında konuşmaya başlar başlamaz, bakışlarını uzağa çevirip hatırlamaya çalışır gibi sabit gözlerle bakar; tabakasından bir sigara çıkartıp parmakları arasına yerleştirip tüttürmeye başlar. Kalın cüssesine rağmen parmakları çok zariftir, bir piyanistin parmaklarına sahip olduğunu söyledim bir seferinde. Başka hünerleri de olduğunu söyledikten sonra tavan arasından bir mikado takımı çıkartmıştı. İki çocuk gibi mikado oynadık birkaç kez. Geçen hafta mikado oynarken "Bizim şu geçmiş kazılarımız" dedi, "varsa bile en alttaki çubuğu çekmeye çalışmaya benziyor, hem de çubukların sayısı kırkbirin kat be kat üstünde." Ben de bir yandan oynamaya devam ederken "aslını yitiren adam"ın hikayesini anlattım ona. Uzun süre sessiz kaldıktan sonra "Başka bir yaşamda mı yani..." dedi. "Neden olmasın? Buna inanmak o kadar güç değil." dedim. Hikayenin sonunu ona anlatmadan iki çubuğu çapraz kesen, bir ucu altaki bir çubuğun ortasına dayalı, diğer ucu hava duran çubuğu aradan çekmeye koyuldum. "Seninle tanıştığımızdan beri yaşadıklarımız, hayatımıza ve geçmişe dair kazılarımız yani, beni öylesine değiştirdi ki... Şüphesiz seninle tanıştığım günki kişi değilim artık. Tüm parçaların derlenip toplandığı düşünüyorum bazen. Olduğum yerde ve şimdide sımsıkı duruyorum." Bilgiç bir bakış fırlatıp, her zamanki kendinden emin haliyle gülümsedi. "Hikayenin sonu?" dedi "Hikayenin sonunda aslını yitiren adam bir dağ kaplanına dönüşmüş olarak uyanmıştı. İnsan suretinde bir dağ kaplanı. Düşün ucu yaşama bitişmişti yani. Bir kabusa uyandığını düşünmek yerine yeni sûretini cesaretle kabullendi, tekrar dönüşüm geçireceği bir başka ana kadar yeni sûretiyle  beklemeye karar verdi."          &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="text-align: right;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;MS &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="text-align: right;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#330033;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;Eylül-Ekim 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-5986441112815621564?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/5986441112815621564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=5986441112815621564&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5986441112815621564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5986441112815621564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/10/kaplan.html' title='Kaplan'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-7665017295585117756</id><published>2009-09-05T10:45:00.004+03:00</published><updated>2009-09-08T10:50:48.136+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>Çentikler 40</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SqYHUL1KzCI/AAAAAAAAA5Y/zlKrZHSSngY/s1600-h/ucccc.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378994848295210018" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 240px; CURSOR: hand; HEIGHT: 156px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SqYHUL1KzCI/AAAAAAAAA5Y/zlKrZHSSngY/s320/ucccc.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Değişimin başdöndürücü anaforunda savrulup dururken, her adımın kendinden boyverip ileri doğru uzaklaşırken kendinden, yaklaşırken kendine. Bir uç vermiş filiz, bir sürgün, sürgün ki anadaldan başka, boyverip başkalaştıkça anadalın bir parçası. Kendinden sürgün vermek için sürmek kendini uzundur kalakalınmış bir anakaradan uzaktaki yabansı bir kara parçasına. Olumsuzu devirmek için kendinden olumsuz bir uç vermek; öyleyse, öyleyse yeniden kalem tutmak için nefiy.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;MS&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-7665017295585117756?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/7665017295585117756/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=7665017295585117756&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7665017295585117756'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7665017295585117756'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/09/centikler-40.html' title='Çentikler 40'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SqYHUL1KzCI/AAAAAAAAA5Y/zlKrZHSSngY/s72-c/ucccc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-380202739081753007</id><published>2009-06-03T12:05:00.007+03:00</published><updated>2009-06-29T08:43:06.790+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mektup'/><title type='text'>Mektup</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SiY82wax37I/AAAAAAAAA4w/MsNXbzI2wUM/s1600-h/000040.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343024919329497010" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 216px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SiY82wax37I/AAAAAAAAA4w/MsNXbzI2wUM/s320/000040.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Haz. 2009 &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;istanbul &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SiYO52rcF2I/AAAAAAAAA4g/oVwlRTPzHBk/s1600-h/000040.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Yeni bir güne başlamanın ve o günde yaşamanın uykudan dirilişten sonra hangi dinamiklerle devindiğini, insanı uyanır uyanmaz bir anda avucuna alan, kendini bir anda içinde bulduğu huzursuz, huzurlu, heyecanlı, diri, duru, isteksiz, istekli, kararsız vs gibi ruh hallerinde oluvermenin uyku arasında bilinmez bir yerden fısıldanan bir sufleden mi yoksa artık geride kalan yaşanmış tüm zamanların bir bileşkesinin vücud kimyasını harmanlayıp o gün için dirilene sunduğu bir hal mi olduğu konusu gerçekten bir muamma. Eniyle boyuyla tasarlanabilecek en uzun zaman dilimi gün. Ayları ve yılları ancak bir kedinin karşı çatıdan uçup giden bir kuşa kekeleyerek baktığı alıklıkla tasarlayabiliriz. Günün saatlere bölünmüş uçucu takvimi sabahlardan hız alıyor. &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Günün rutin çemberinin içinden çıkabilmek için arda derede zamanların içine kuruluyorum. Deli çarkı (mesai) öncesi bir parka gidip kitap okumak için pek de uygun olmayabilir. Neye göre? Erken kalkmışsam deli çarkında dönmeye başlamadan yirmi dakikalık bir yürüyüşle parka varıyorum. Parkın içinden kendi rotalarına doğru hızla yol alan insanların arasında uygun bir banka kurulup kitabı açıyorum. Bu günlerde telaş ve hızın çağrısı tüm hücrelere ulaşmadan yüksek ağaçların, yeşilin, banka yaslanabilmenin huzuru içinde Frisch'in bay Stiller'i beraber yol alıyoruz. “Ich bin nicht Stiller!” Birazdan iş yerinin boğuntulu havası içine girecek olan "ben" de ben değilim. Gün ışığındaki ve gecedeki "ben" ben değiller. "Sie sind nicht ich" Sonra usul usul vakit geliyor. Kitabın içine dalış ve kelime(lerle)aşkınbiryolculuk yapabilmek için çok kısa bir zaman; olsa olsa kurabiyenin ucundan alınmış bir ısırık, diretmek için küçük bir parça peksimet. Başka bir gün deli çarkına girmek için izlemem gereken rotanın tam tersine doğru adımlıyorum. Sahile inmek epey vakit alıyor. Hız başımı döndürmeden, rutinin karınca yuvasında de(li)liğe düşmeden, ona sıkı bir nanik yapmışım duygusuyla koşuşturan insanlardan usul usul soyutluyorum kendimi. Önümde deniz kokusu ve kelimeaşkınbiryolucuk için tamı tamına yirmibeş dakika olduğu zamanlar oluyor. Açlığım biraz olsun geçiyor. Oysa ne çok zaman var; öğle arası nanikleri de eklendiğinde (kaçılabilecek etrafta bir kaç yer olması bir şans), tırtıkladığım peksimetlerden neredeyse çeyrek öğünlük gıda çıkacak. Bay Stiller ("Duran kişi") gerçekten uzunca bir kaçışın içinde duralıyorsa, belki de durmanın zamanıdır. Julika ile otel odasında bekliyorlar şimdi. Görünmez bir işaret koydum kitaba. Otel odasının kıpırtısız bir fotoğrafını çektim; kayıtlı. &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;"Çağrışımların doğurgan gebesi." Antonioni'nin Passenger'ında David Locke'un kaçışı pek uzun sürememişti. "Ich bin nicht David" Filmin son karelerini peş peşe geçiriyorum zihin perdesinden. Kameranın, odanın dışına çevrilmiş olması bir yana, izleyenin odadan başka bir yeri izleyemediğini, başka bir yere bakabildiğini kim savlayabilir ki? Başka birinin hayatını sürebilmenin iç gıcıklayan lezzetini hayal etmek bile güç. Kendi hayatını, seçimlerin, çarpışmaların, zorunlulukların (mı demeli) getirdiği yerde daha fazla sürdüremeyen, kesin bir ayrıma gelen birinin iyi bir kaçış rotasına ya da ödünç alınabilecek başka birinin hayatına gereksinimi mi var? Bilmiyorum. Son vermektense başka bir kişikostümle neden yola devam edilmesin ki? &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Sökün eden çoğu kısa hikaye tasarılarından ilk cümlede sıkılarak vazgeçmek gibi bir huy edindim. Kayıtlar sayısız ilk cümlelerle dolu. Belki de bu anlaşmazlığı çözmek için kendime uygun bir yerde randevu vermeliyim. "Sie sind nicht ich, Ich habe eine Verabredung mit mich"&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Merih Sakarya&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;foto: Merih Sakarya (Büyükada 2009)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-380202739081753007?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/380202739081753007/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=380202739081753007&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/380202739081753007'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/380202739081753007'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/06/mektup_03.html' title='Mektup'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SiY82wax37I/AAAAAAAAA4w/MsNXbzI2wUM/s72-c/000040.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-1294289060635992501</id><published>2009-05-13T13:30:00.000+03:00</published><updated>2009-05-13T13:40:04.071+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mektup'/><title type='text'>Mektup</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;Le Havre, 1902&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/Sgp9_YUsEpI/AAAAAAAAA3g/Aghhf9bbvq0/s1600-h/lehavre.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335215236388229778" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 210px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/Sgp9_YUsEpI/AAAAAAAAA3g/Aghhf9bbvq0/s320/lehavre.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Mayıs, &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;istanbul&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Elimdenhiçbirşeygelmemekgeliyor. Sartre'ın başdöndürücü Bulantı'sı içinde dönüp duruyorum. Dönüp dolaşıp Sophie Tucker'ın parçasını dinliyorum. Someofthesedaysyou'llbesolonely someofthesedaysyou'llmissmehoney you'llmissmyhugging(1927)... Koltuğun yanına demirlediğim küçük bir sandalın içine atlayıp, salonun içinden yavaş yavaş kapıya doğru kürek çektikten sonra sisli bir denize doğru açıldığım bir düş gördüm geçen gece. Etrafta hiç bir ışık yoktu. Uzaktan sesler geliyordu. Ertesi gün, kalkıp ne zamandır aklımda dolanan bir hikaye için notlar almaya başladım. Kelimelerle kanlı bıçaklıyız. Notalamamaklığımlakalakaldım. Bouville'in, Le Havre olabileceği ya da Le Havre'dan esinlenerek inşaa edildiğini düşünenler var. Sartre'ın öğretmenlik yıllarında burada kaldığı düşünülürse. Kanlı bir hikaye yazmak istiyorum. Bulantı'nın akıp gidebileceği bir delik açtıktan sonra. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-1294289060635992501?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/1294289060635992501/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=1294289060635992501&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1294289060635992501'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1294289060635992501'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/05/mektup.html' title='Mektup'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/Sgp9_YUsEpI/AAAAAAAAA3g/Aghhf9bbvq0/s72-c/lehavre.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-6780363584431407629</id><published>2009-04-06T11:46:00.001+03:00</published><updated>2009-04-07T11:53:31.201+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 15</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Dayanmamanın varolmaz hafifliği (Reloded)&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SdsUXzbuERI/AAAAAAAAA2Q/tOZyBxR1Noc/s1600-h/dcf.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321869783844393234" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 216px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SdsUXzbuERI/AAAAAAAAA2Q/tOZyBxR1Noc/s320/dcf.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Hayatın hayhuyu içinde oradan oraya sürüklenmekten yılmamaya çalışarak koşuşturan, kemikleri sayılacak kadar zayıf bir adam unutulmuş bir bilmemneler dairesininin arşiv bölümünde memurdu. Uzun yıllar işten çıkarmalar, istifalar, tayinler derken tek başına kalmıştı arşiv bölümünde. Sıraları, tarihleri ve kayıt numaraları birbirine girmiş evrakları ince eleyip sık dokuyarak yerleştirirken pencereden dışarı baktığında gördüklerinin doğru olup olmadığına inanabilmek için gözlerini iyice açtı. Göğe doğru yükselen şeylere gözlerini ovuşturarak tekrar baktı. Gördüklerine inanmaya başladığında birçok şey yukarı doğru yükselip gözden yitmişti bile. Yerden bağlarını söküp koparan her şey adeta kanatlanıp uçuyordu. Şehir, yükselen binalar ve artan yığınların ürettiği ve içinde dönüp durduğu kaos ve bu çılgınlığın içinde devinen insanlar beraber o kadar ağırlaşmıştı ki herşey kanatlanıp uçuyor belki diye düşündü ansızın içinde çınlayıveren bir düşünceyle. Yüksek ses sağır edebilirdi insanı, fazla mutluluk ağlatabilirdi, fazla ışık kör edebilirdi; öyleyse diye düşündü: eşiğin öte yakasına geçip yeterince ağırlaşan her şey uçabilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Arşivin bulunduğu bodrum katından dışarı çıkana kadar cadde üzerindeki arabaların çoğu bulutlara yaklaşmıştı bile. Caddenin ortasında kalkaldı bir süre. Trafik ışıkları, sokaktaki simitçi, tezgâhı ve simitleri, trafik lambaları, kol saatleri, duvar saatleri, takvimler, makyaj malzemeleri, heykeller, şapkalar, çantalar derken gökyüzü kaşla göz arasında uçuşan şeylerle dolup taşmıştı. Yukarı doğru süzülen insanlar bilmedikleri bir boşluk dünyasının içinde dengede kalmayı çabalıyorlardı; alışmış oldukları hayatlarındaki gibi ama faydasızca boşluğu bir yerden tutmaya davranarak… Ayakları üstünde durmaya ve yitirdikleri dengeye tekrar ulaşmak için gökyüzüne doğru yükseldikçe sanki umutsuzca daha fazla debeleniyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Uçmaya başlayan ve yukarı doğru süzülen şeylerin karmaşasının orta yerinde, faydasız bir acele içinde nereye gideceğini bir türlü kestiremedi; gerisin geri arşive inerek uzun zamandır içinde gittikçe ağırlaşan bir sorumluluk duygusu ile uçmalarını engellemek için kayıtların bulunduğu dolapları zincirlemek geldi aklına. Binanın kapısına doğru adımını atar atmaz, bütün bir binanın havalandığını gördü. Koca beton yığını gökyüzüne doğru uçuşa geçmişti; temelinden sarkan koca bir ağacın köklerine benzeyen toprak parçaları, etrafına saçılmış toz, toprak ve beton kütleleri ile uzayın boşluğunda göktaşları ile beraber yol alan bir astroid gibi hızla yol alıyordu. Hayretler içinde bakakalmıştı. Her yandan kulakları sağır eden bir gürültü yükseliyordu. Yeryüzünün tüm dişleri sökülüyordu. Uzaklaştıkça binadan geriye koca bir oyuk kaldı; havalandıkça pencerelerden büyük dolapları gözüken arşiv bölümü de gözden yitti. Yıllarca uğraş verdiği arşiv bölümü ve tüm emekleri de arşivle beraber uçup gitmişti. Şaşkınlıkla ne yapacağını bilemedi önce, sonra uzundur gizliden gizliye âşık olduğu kadını kurtarmak için derin bir istek duydu içinde. Cesaretini toplayıp hengâmenin içine daldı, ana cadde üzerinde var gücüyle koşmaya başladı. Uçuşa geçmiş şeylerden kendini sakınarak hızla bulduğu aralıklardan geçerek ilerledi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Herşey köklerini, bağlarını sıyırıp gözkyüzüne doğru süzülüyordu, birbiriyle ilgili ilgisiz binlerce şey gökyüzünü yavaş yavaş kuşatıyordu. Caddeler, sokaklar her geçen an çehrelerini değiştiryordu. Şehrin ortasındaki parkın tüm ağaçlarla beraber gökyüzüne doğru süzüldüğünü görmek inanılmaz bir şeydi. Koskoca park, uçuşan şeylerin arasından kendine kocaman bir yer açarak bütün halde bulutlara doğru yükseldi. Şehir tanınamaz bir hale gelmişti. Sabah kahvesini içtiği kafenin yanındaki kitapevinin içi neredeyse boşalmıştı; kitaplar, rafları emen koca bir elektrikli süpürge tarafından çekilirmişçesine pencerelerden dışarı doğru süzülüyordu. Karmaşanın içinden, kemikleri sayılacak kadar zayıf bedeni ile sokakları hızla geçerek, aşık olduğu kadının evinin önüne kan ter içinde vardı. Kaygılı gözlerle aramaya başlamıştı ki onu kırmızı eteği ile ters dönmüş bir şekilde, adeta gökyüzüne doğru çekilirken gördü; ufalıp bir nokta haline gelene dek, gökyüzünü kuşatmış şeylerin arasındaki boşluklardan yüzünü bir kez daha, son bir kez daha görmeye çabaladı; gözden iyice kaybolduğunda hâlâ özlemle arkasından bakıyordu. Derin bir hüzün kaplamıştı içini. Tarifsiz bir ağırlık çökmüştü içine. Bu ağırlıkla ilkin ayakları biraz kesilir gibi oldu yerden sonra yavaş yavaş sakinleşip kendini biraz olsun toparlamaya başladıkça ayakları yeniden sıkı sıkıya yere bastı. Sanki görünmez binlerce ip, yeryüzünü usul usul yukarı doğru çekiyordu Sokak kedileri ve köpekler de havaya doğru süzülüyordu kadının yanı sıra; kediler dengede durma işinin üstesinden gelmiş gibiydiler. Evdeki kedisi geldi birdenbire aklına. En azından onu kurtarabileceğini düşünerek iki sokak ötedeki evine doğru yöneldi. Arkasına dönüp baktığında binalardan geriye kalan oyulmuş, delik deşik kraterlere benzeyen geniş alanları gördü. Şehirden geriye pek bir şey kalmamıştı. Koca gökdelenler dikilmeden onyıllar öncesinde görülebilen, uzaktaki dağlara kadar erişen geniş bir ufuk göz alabildiğine uzanıyordu. Dağlar tüm ihtişamı ile sapasağlam duruyordu. Birkaç dakika aklından geçen sıkıntılı düşüncelerle caddenin ortasında nefeslenip koşmaya devam etti. Peşi sıra asfalt yollar bile yavaş yavaş dalgalanarak sıyrılmaktaydı yeryüzünden. Evinin önüne gelirken, uzun yıllardır bir kez olsun konuşmadığı ama korku içinde ondan yardım isteyen komşularının gittikçe uzaklaşan yüzlerini gördü; alnındaki terleri sildi, biraz daha nefeslenip koşmaya devam etti eve doğru.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Anahtarları sokup içeri girdi acele içinde; tencereler, televizyon kumandası, tavalar, limon sıkacağı mutfağın duvarında açılan koca delikten uçuşa geçmişti. Vakit iyice azalmıştı. Köşeyi dönüp salona girdiğinde çıplak kalmış kütüphanesini gördü. Kitapların hepsi buharlaşmıştı; acele içinde kediyi aradı gözleriyle. Sonra birden tavanda gezinen şeyi gördüğünde içine su serpildi biraz olsun. Tavanda duman rengi tüyleri diken diken olmuş, onu yukarı doğru çeken kuvvete karşın olduğu yerde kalmaya çalışıyordu kedi. Onu tavandan indirmek için etrafta bir sandalye arandı. Geride kalan hiçbir mobilya yoktu. Duvardaki deliğe doğru çekilip mecburen adımlamaya başlayınca kedi, uçup gideceğinden korktu. Merdivenlere doğru koşup kalan tüm gücüyle zayıflıktan iyice incelmiş ayaklarının çatıya doğru artırdı hızını.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Çatıya ulaştığında, havanın boz bulanık bir karanlık içinde olduğunu fark etti; kaldırıp başını gökyüzüne baktı. Dört bir yanı kuşatan şeylerden güneş artık gözükmüyordu. Karanlığın içinde kulakları sağır eden gürültüyle her şey yukarı doğru uçuyordu. Tam da tahmin ettiği gibi oldu: çatıya vardığında, kedi duvardaki delikten çatıya doğru uçuşa geçmişti bile. Nefes nefese kalmıştı. Ellerini iki yana açıp dengede kalmaya çalışarak çatının kıyısına doğru bir ipin üstünde yürürmüş gibi usul usul yürüdü. Dengesini yitirmemeye çalışarak çatından aşağıya baktı. Boz bulanık karanlığın içinde iki küçük misket büyüklüğünde ışıldak gibi seçiliyordu kedinin gözleri; yavaş yavaş ona doğru yükseliyordu kedi. Mahşeri seslerin ve alacakaranlığın içinde yavaş yavaş çatının ucuna doğru yükseldi kedi. Yükseldi, yükseldi… Tam çatının kıyısına ulaştığında ileri doğru hamle yaptı yakalamak için ama kuyruğu elinin ucundan sıyrılıp gitti. Gökyüzünü örtmüş karanlığın içinde bir iki defa parlayıp söndü kedinin gözleri sonra kaybolup gitti. Kedisini de yitirdiğinin düşüncesi koca bir kaya gibi çöreklendi içine. Her şeyini kaybetmişti. Bütün bu olanlar pek ağır geldi kemikleri sayılacak kadar zayıf adama. Tarifsiz bir üzüntü içinde başı dönmeye başladı. Kaybettiklerinin içine gittikçe yerleşen ağırlığıyla kendini aşağı doğru bırakıverdi çatıdan, ama beklediğinin aksine yere doğru gitmedi. O da gökyüzüne doğru kanatsız uçuyordu şimdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Merih Sakarya 2009&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-6780363584431407629?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/6780363584431407629/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=6780363584431407629&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6780363584431407629'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6780363584431407629'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/04/ksa-oykuler-15.html' title='Kısa öyküler 15'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SdsUXzbuERI/AAAAAAAAA2Q/tOZyBxR1Noc/s72-c/dcf.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-9067355040840216950</id><published>2009-03-21T20:00:00.001+02:00</published><updated>2009-03-21T21:00:07.634+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>Çentikler 39</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/ScU3PnpgfZI/AAAAAAAAA2A/41DjCARArXs/s1600-h/insmr.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/ScU3PnpgfZI/AAAAAAAAA2A/41DjCARArXs/s320/insmr.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5315715676661382546" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;p  style="text-align: justify; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;"Yan yana gelmemiş kelimeler"den söz edilir; sanırım Melih Cevdet Anday'ın sözü idi bu; diğer yanda da Borges'in "Bu ya da şu altı ayaklı mısrayı kaç kez söyleyeceğin konusunda sana tahsis edilmiş sayıyı tüketeceksin, ve yaşamaya devam edeceksin" deyişi duruyor. Birbirlerinden bunca uzak gözükmelerine karşın, aynı anda kucaklayabiliyorum her ikisini de. Biri, yan yana geldikleri büyüleyici zincirin sonsuzluğuna, yan yana geldiklerindeki bileşimlerin, alaşımların sınırsızlığına uzanmaya çalışırken diğeri, kelimelerin her birinin ya da oluşturdukları bütünün (mısra sözgelimi) tek başına tekrar edilebilecek (nasıl, ne zaman, yine ama nasıl bir başkalıkla?) sonluluğuna dokunmaya uzanıyordu. Bir kelimenin üstünde (dilde-düşüncede) sonsuz kez konaklanabileceği, bir kelimenin başkalarıyla sonsuz farklılıkta yan yana gelebileceği, her seferinde farklı bir zincirin halkısı, her seferinde kendini açık ettiği aynılığının içinde bir başkalıkla yeniden görünebileceği düşüncesi heyecanlandırmıyor mu insanı? Hem yazana hem de okuyana açık bir davet değil mi bu? Birbirlerinden bunca uzakmış gibi dursalar da iki cümleyi beraber, ikisini aynı anda okumaya koyuluyorum. Yaşamın keskin hatlarla belirlenmiş sınırlarına rağmen, sürekli tanıdık bildik kelimeler-cümlelerle de olsa bu yolculukta sürekli bambaşka şekillerde ve zamanlarda onlarla beraber, onların içinde yüzerek ilerliyor olmanın hissiyle, çatılan türlü alaşımların, birleşimlerin genişlettikleri sonsuzluk ve hissettirdikleri sonsuzluk hissiyle de sarılıp sarmalanmıyoruz? Yaşamın sonluluğuna karşın her seferinde bambaşka bir iksiri hazırlar gibi usda düşünce kaydırmanın, düş kaydırmanın ele avuca gelmez keyfi...Başka bir usda bir araya gelmiş bir simyanın bir başkasının usunda yeniden okunur kılınabiliyor olması da cabası.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div  style="text-align: justify; color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Her ne kadar binlerce kelimenin yaratmış olduğu yazı-düşün evreninde, sonsuz olanaklar alanının içinde de olunsa, yerleşik olanın, kulağa-dile-yazmaya kolay gelenin tez-kapan'ından kurtulmak kolay iş değil doğrusu. Uzayın derinlerde küçük bir yerde olduğumuz gibi, diller ve kelimeler uzayının da kıyısında, kenarında küçük bir yerde gezinip durduğumuzu düşünmeden edemiyorum. Sonsuz olanaklar alanını tüketmek için dil uzayının derinlerine doğru yola çıkanların (yazarlar-şairler-iyi okurlar...), geri dönebilseler bile farkına vardıkları bu uçsuz uzayı sadece oraya gidebilmişlere ya da en azından gitmeye cesareti olanlarla paylaşmaktan başka çareleri yok gibi. Öyleki dil hem bir uzay hem de kurduğu ve genişletiği sınırsız uzaya gidebilmenin yegâne aracı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;font-size:85%;"  &gt;Kelimeler huzura geldi mi, yazma tutkusunun (graphomania) her türlü hali ile arz-ı endam eden (çok)yazar ademoğullarını düşünmem gayet doğal. &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;font-size:85%;"  &gt;Çok-yazanların hiç kimsenin pek farketmediği bir kelime-ekonomisi içinde devindiklerini, kelime-ekonomisi-denizi içinde yüzdüklerini düşünmeden alamıyorum kendimi. İşte burada bir kelimenin tek başına oluşturduğu bir dünyadan söz etmenin gerekliliğine doğru geliyorum usul usul. Farkındalığını hiç kaybetmeden yol-alan bir yazma tutkununun aynı kelimeyi kaçıncı kez kullandığını bilmese de, ne sıklıkla, nasıl ve nerelerde kullandığı -diğer yandan nerelerde okuduğu ve işittiği- ile ilgili içsel bir istatistik bilgiye sahip olduğunu savlayabilirim neredeyse. Onun da ötesinde, bir çok araştırmacı, bu istatik bilgilerin kuytuda durduğu içsel alacakaranlık dünyayı sadece sahibine bırakmış değiller doğrusu. Bibliyografya araştırmacılarının yazarlar tarafından kullanılan kelimelerin sayısına, çeşitliliğine, ne sıklıkla kullanıldıklarına dair  araştırmaları  yazarların alacakaranlık dünyalarına uzun zamandır ışık tutuyor. Bir keresinde çok önemli bir buluş gerçekleştirmişçesine "kıpırdanmak" kelimesinin farklı kitaplarındaki kuşattığı imge öbeğinin durduğu yerlerin birbirine yakınlığının farkında  olup olmadığını  sormuştum EB'ye; hiç  nefes almadan  yüzünde aydınlanan bir gülüşle, bilirmiş ve sorarmış arası hınzır bir "öyle mi?" ile savuşturmuştu beni.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;MS, 2009&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-9067355040840216950?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/9067355040840216950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=9067355040840216950&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/9067355040840216950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/9067355040840216950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/03/centikler-39.html' title='Çentikler 39'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/ScU3PnpgfZI/AAAAAAAAA2A/41DjCARArXs/s72-c/insmr.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-6977901202995914453</id><published>2009-03-15T18:00:00.002+02:00</published><updated>2009-03-15T19:29:24.788+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mektup'/><title type='text'>Mektup</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/Sb0tOY5AfoI/AAAAAAAAA1w/HgxH6wZtbVg/s1600-h/hrb.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 214px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/Sb0tOY5AfoI/AAAAAAAAA1w/HgxH6wZtbVg/s320/hrb.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313452860590030466" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Mart, İstanbul&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-size:85%;" &gt;Parçalar, olgunluk çağında, yiten günlerin alfabesine daha aşina olmuş gibi ya da hesapsız bir uzaydayken birdenbire alışılagelmiş bir matematiği öğrenmiş olduğunun farkına varmış gibi olmadık bir düzende bir araya mı geliyorlar yoksa büsbütün ayrışıp derişip bilinmedik bir gökyüzüne mi karışıyorlar? Bir meydan heykelinin eskiyen yüzüne bakar gibi bakıyorum. Kaidesinin üstünde zamanın sessiz ve pürüzsüz geçişini izleyen hareketsiz bir meydan heykelinin dilsiz imgesi. Geçip giden kalabalıkları gözlüyorum. Kesişip ayrılan yolların çok dillisi kalabalıklar... Renk, gölge, ten, gövde, adım, ses, bakış alaşımı... Oysa ben telaşsız bir gökyüzünde azamet ve ufkun dinginliğiyle yıkanmış, billur sessizliğin aynasında durmamacasına yansıyan, döne dolaşa kendine erişemese de kendinde konaklayan bir bakışın çağrısını işitmeye çabalıyorum. Yonttuğum birkaç imgede yankılanan çağrısına kulak kesiliyorum. O bakış olmadık bir zaman çıkmazında yitmiş, onu çağıracak türlü efsunlar aklımdan uçup gitmiş sanki. Öylesine ağırlaşmış ki dilim, ufku esrik gözlerle soruşturmanın hafifiliğine uzanmaya çabaladıkça. Ça. Ç P T Ş F K Se. sert sessizler....Sert sessizler uygun adım yürüyen bir tabur. Ça sıvılaşamayan ama buharlaşan bir katı gibi süblimleşiyorum. Katıdan, katı bir kıvamdan havaya karışıyorum. Nabız: kusursuz. Nefes: Göğüs kabarıp iniyor. Yıldız: yıldızınız parlak. Büyük ayının kuyruğundan hafifçe yana doğru kayınca. Orada. Gece boyunca pozlayan bir fotoğraf makinesinin kaydettiğinin aksine elbette yerli yerinde duruyor tüm yıldızlar, kuzeyi mıhlayan yıldız dünya ile aynı eksen de dolanıp durduğundan...Den dan da şimdi yeni yeni kabulleniyorum durumu. Güneyde yol alanlara gözükmediğini yani...Efemerisimi yatak odasında başucuma aldım. Her gece gözlüyorum yatak odasının tavanında uygun düzende yerleştirdiğim tüm fosforlu parıltıları. Uykuya dalmadan tepeye dikiyorum gözlerimi. Tüm parıltılar yerli yerinde, dizdiğim düzende diye kaydediyorum. Tüm ışıkları kapatıyorum; yatağın içine iyice sindikten sonra gözleyip kaydediyorum.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Kendime yeni bir harmani alacağım. Alışveriş tanrısına bir kurban daha adıyacağım sunakta. Havanın ağırlığı geçip gider belki. Bulutlar yer değiştirir. Sonra bir sandal/et. Sandal ya... Adımlarımı taşıması için yalvaracağım ona. Yalnızca, kısa da olsa, içinde bir anlık bir esriklik olan bir geceye, bir hayret nidası koyuvereceğim bir durumun orta yerine, bir gündüşünün ağızda garip bir tat bırakan uyanışına, yola koyulmuş ve yolda yolalmaktan görünmezleşmiş, yola geçişmiş adımlara, serinlikle gelen beklenmedik bir yaz ürpertisine ulasın beni. Bu aralar sık sık unutuyorum. Orta yerinde, hayatın en orta yerinde konuşmaya başlayacakken tam. Zihnin kıvrımlarından döne dolaşa dilime doğru uzanan kelimeler akıntısında yol alan bir cümle, nefesle dışarı yolalamadan yok oluyor. Ayakları ve enli gövdesiyle olur olmaz suya gömülen, gerisinde sadece köpükleri, yıkılıştan sonra suyun yüzünde bir anda kabarıp yatışan köpürmesi duyulan bir köprü gibi. Unutuşa yenik düşen parçalardan bazıları tekrar sökün ediyor; suyun altında uzunca kalmış birinin yüzeye çıkar çıkmaz boğazını yırtarcasına ciğerlerini doldurduğu  ilk derin nefesin güngözüne ulaşan tersinir hali. Oysa bazıları zihnin kıvrımlarında kayboldukları labirentte gezinmeye devam ediyor.  Durumu kavramaya çalıştıkça durumun bir benzerini inşaa etmeye koyuluyorum. Labirentin soğuk duvarlarını, kapıları, geçitleri. Sonra yavaş yavaş bu kısa ve önemsiz unutuşların dokuduğu alegori ele geçiriyor beni. Kendimi fazla direnmeden teslim ediyorum. Sandalları ayağıma geçirip labirenttin içine doğru  sokuluyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="color: rgb(0, 0, 0); text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-size:85%;" &gt;Parçalar...Bütünü ancak bittiğinde kendini açık edecek bir pazılın yan yana gelen parçaları. Meydan heykeli, alışveriş tanrısını falan bir kenara bırakıp doktorun tavsiyesine uyup kuzeyin yüklü bulutlarından bir zamanlığına güneye ya da doğuya küçük bir kasabaya yollanan yaşı geçkin roman kahramanlarından birinin edasına bürünmeliyim. Şehirden yani bu çok gözlü ufukyutandan ötelere gitmeli...Kötü bir süprizle karşılaşmamak için okunmuş bir iki kitap, dinlenip sindirilmiş bir çalma listesi, ucu açılmış bir kalem. Bir de cesaret ve güç toplamak için uç sivriltici bir çakı: Yazıya bilenmenin yalın hali. Kasabaya doğru vakit kaybetmeden yola koyulmalıyım. Şehri geride bırakmanın hızında dinlendirmeliyim düşüncelerimi. Molaların hepsinde dışarı çıkıp göğün, sıcaklığın, çevrenin, çehrelerin değiştiğini haberveren tüm belirtilerin içindeki hınzır sevince geçişmeliyim.  Kasabaya varır varmaz kitapları, defteri, kalemleri uygun bir düzende yerleştirip masanın üstüne bir harita serip tüm yönlere uzanan rotaları tespit etmeli. Her sabah, kahvaltının hemen ardından sabahın ilk ışıkları ile yola düşmeli. Ola ki bu kasabadan yakın rotalara küçük yürüşler düzenlendiğim günlerden biri geçmiş zamanın keskin izlerini ve gölgelerini taşıyan bir harabeye rastlarım. Onun için türlü hikayeler uydururum olur olmaz. Ona sinen sesleri, görüntüleri, duvarlarındaki dokunuşları yeniden diriltmeye koyulurum kelimelerle. Bulduğum bir köşeye yaslanıp göğü ve ufku seyre dalarım.  Gözlerden ve kalabalıktan uzakta taşları dinlerim, taşların içinde tutup sakladığı yüzyılları soğukluğu ve taşların zamana meydan okuyan gizil gücü usulca sarıp sarmalar içimi.  Parçalar eksik de olsa, onları bütüne tamamlamanın eksiksiz hazzı belki sağaltır beni.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-size:85%;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-6977901202995914453?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/6977901202995914453/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=6977901202995914453&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6977901202995914453'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6977901202995914453'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/03/mektup.html' title='Mektup'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/Sb0tOY5AfoI/AAAAAAAAA1w/HgxH6wZtbVg/s72-c/hrb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-1485195705156858687</id><published>2009-02-09T12:30:00.003+02:00</published><updated>2009-02-09T14:18:54.839+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>İçmeye gidelim</title><content type='html'>&lt;span style="color:#000000;"&gt;Ana güzergâhı bir anlığına bile yitirince&lt;br /&gt;İbre kıpırdıyor. İçmeye gidelim.&lt;br /&gt;Şehre gidelim, bardakların dudaklarına,&lt;br /&gt;zamanı içmeye. Ne zamandır&lt;br /&gt;eteklerini toplamış bu dağda&lt;br /&gt;birbaşınayım. Avuçlarımda tütün,&lt;br /&gt;en giyinik gecenin tütsüsü, bildiğim tüm&lt;br /&gt;tanrılara yakardım. İki şimşek, bir uçurum sessizlik,&lt;br /&gt;pencereden süzülen yağmur damlası.&lt;br /&gt;Bildiğim tüm kravatlı tanrılar, takım elbiseli,&lt;br /&gt;hepsi iş yorgunu. Çift budaklı asalarımızı&lt;br /&gt;bırakıp koyulalım yola. İçmeye gidelim,&lt;br /&gt;hiçliği içmeye. Hepten unutalım günde&lt;br /&gt;eskiyen kelimeleri. Geceye dolaşşın dilimiz.&lt;br /&gt;Evet kaybolduk. Kim inkar edebilir ki?&lt;br /&gt;Yitik patikalarda gezindik. Bir dağ kaplanıydı,&lt;br /&gt;uzandığım tüm uykulardan geçip gitti gölgesi.&lt;br /&gt;Hem de...&lt;br /&gt;Kendi tarihinin kudretle yabancısıdır kişi.&lt;br /&gt;Gelecek, bir geçmiş yangını sırasında&lt;br /&gt;boğazda tutuşan bir evi seyreder gibi&lt;br /&gt;seyre dalınan kül rengi zaman.&lt;br /&gt;Alevin akisleri düşer denize, &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Ateşin titrediği gözler ve teninize.&lt;br /&gt;Bir anlık bir silkinişten, nedensiz bir&lt;br /&gt;ürpertiden sonra Şimdi. Otacının fokurdayan &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;kazanında, yaşam kırıntıları, düş &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;parçaları, uçucu kayıtlarının fersahlarca&lt;br /&gt;uzağında. Şehrin bildiğim tüm sokakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;bana benzeyen hayaletlerle dolu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Kaybolan anlarda &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;savrulurken&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;geride bıraktığım benlerim. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;İçmeye gidelim. Sonrası olmasın.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Varoluşun dipsiz kuyusunu içmeye.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Merih Sakarya, 2009&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-1485195705156858687?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/1485195705156858687/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=1485195705156858687&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1485195705156858687'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1485195705156858687'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/02/icmeye-gidelim.html' title='İçmeye gidelim'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-6738269701624820648</id><published>2009-01-16T08:57:00.000+02:00</published><updated>2009-01-16T10:15:37.964+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SVnI-E69yZI/AAAAAAAAAy0/Hd9SHUZ9DDs/s1600-h/bythe.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5285476606494493074" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 258px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SVnI-E69yZI/AAAAAAAAAy0/Hd9SHUZ9DDs/s320/bythe.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;Açıkta kalmış günlerin arasından soğuk sızıyor. Kışın ölgün göğündeki açık kalmış aralıklardan dökülüp serpiliyor her yana ışık: Salınışın esrikliğine teslim olmuş ve düşüşe geçmiş  sonsuz sayıda yaprak gibi....Yeryüzüne ağıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Şehir, içine gömüldüğü yoğun bir dumanın içinde bekliyor. Kendi üstüne kapanıyor ağır ağır. Dumanın içinde yüzmeye koyulmadan iyice ağırlaşıyor. Bacalar koyulaşan dumanı durmamacasına besliyor. Göz göz ışıklar, göz göz odalar karanlığın içinde. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Zihin de kendini örtmeye, çekilmeye koyuluyor. Aralıkları iyice azaltmaya koyulmuş, kendinden kendine kıvrılmış bir kedi gibi. Gerilere çekiliyor.  Yalnızlıklar en iyi kışta saklanır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;MS&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-6738269701624820648?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/6738269701624820648/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=6738269701624820648&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6738269701624820648'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6738269701624820648'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2009/01/akta-kalm-gnlerin-arasndan-souk-szyor.html' title=''/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SVnI-E69yZI/AAAAAAAAAy0/Hd9SHUZ9DDs/s72-c/bythe.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-5829783932340101689</id><published>2008-12-31T13:08:00.009+02:00</published><updated>2008-12-31T14:59:20.720+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 58</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Evimde bir oda var...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Eve kadar uzanmadan önce epey uzaktaki bir gardan başlayacağım. Davetli olduğum müzenin görevlilerinin geç geldiğini düşünüp küfrederken gözüm koca duvardaki ışıklı panodaki tarihe kıskıvrak yakalandı. Bir gün erken gelmiştim. Son bir ay içinde Avrupa'daki üç kentin birinden diğerine taşınmıştım, bu dördüncü ve sonuncusuydu. Gar yolcularına epey akraba hissetmeye başlamıştım kendimi. Trenler peş peşe gelip gidiyordu. Onca kutu ile beraber -birinin üstüne oturdum- bir saat kadar garda fır dolanan insanları izledim. Kutuların bolluğundan, küçük bir sirk sahibini izlermiş gibi bakan gözleri üstümde hissediyordum. Kalabalığın koşuşturmalarından aşkın bir yaşam enerjisinin ortasındaymışım gibi bir hisse de kapılmıştım aynı zamanda. Anlatması zor... Garda dolananların potansiyel bir seyir/ci kitlesi oldukları nice sonra geldi aklıma. Hava epey soğuktu. Sıkı sıkı sarınmıştım. Müzeyi arayıp bir gün erken geldiğimi söylemek zahmetine katlanmaktan nedense vazgeçtim. Sigara üstüne sigara tellendirirken, içimdeki sese uymaya karar verdim. Fransızcam hiç denecek kadar yoktur. Yine de üç beş kelimeyi yan yana getirip  derdimin bir kısmını biraz da İngilizce kıvırtarak anlattım. Görevli, garın yetkilisinin yerini tarif etti; eşyalar konusunda da tasalanmamam için güven verici el kol hareketleri yaptı. Sonra da yine onlarca kutuyu göstererek içten bir gülümsemeyle beni uğurladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarım saatten biraz fazla sürdü. Sıcak diyebileceğim bir sohbetten sonra istediğimi almıştım. Bana yardımcı olması için iki de görevli bulunmuştu; sonra da aman kimse ölmesin diye dalgasını geçti el sıkışırken. 8. peron ile 9. peron arasındaki neredeyse yüzelli, ikiyüz metrelik uzunca bir koridorda kutuları açmaya ve uygun bir sırayla yerleştirmeye başladım. Garın atmosferi gerçekten müthişti. Alabildiğine yüksek, ışığı içeri çağıran ışıklıklı bir tavan, koca metal kirişler, koca koca sokak lambaları. Boşalan kutulardan, gezmenler için hazırladığım bu sokak sergisinde dolaşmak için minik koridorlar çıktı. Trenler doldur boşalta devam ettikçe, meraklı ufak bir kalabalık da beni izliyordu. Herşeyi yerleştirmek üç-dört saatimi aldı. Büyük havuzu su doldurmadan sergilemeye karar verdim. Elime geçen mukavva kutusu üzerine de İngilizce "Yaşamak istediğinize emin misiniz?" yazısını da yerleştirince iş tamamlandı. Ellerindeki valizlerle hızla geçip giderken, meraklarına yenilenler minik koridorların ağına düşüyordu. Bir kahveyi haketmiştim; bir kafe ekspres bir de kruvasan şenliğinde uzaktan insanları izlemeye koyuldum. Birkaçı valizlerini bırakıp sohbete koyuldu, fotoğraf çekip yoluna devam edenler oldu, bir iki  kişi cesaret gösterip silaha dokundu, kimisi bir süre baktıktan sonra burun kıvırıp gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oracıkta neler düşündüğümü anlatmak gerçekten güç. İç içe geçmiş bir alegori. Gar, yolda olanlar, merakına yenik düşenler, valizleri, -yükleri demeli- onları yüklerinden kurtulmaya çağıran sayısız intihar aleti arasındaki kısa gezintileri; gözümün hatırat kamerası tüm detayları usul usul kaydetti. Bu sokak işinin, &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;sergi salonlarının kimi zaman bana yapay gelen duvarlarının dışında olması beni epey şenlendirmişti.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Hava kararınca  her şeyi tekrar  toparlamaya koyuldum. Ertesi günki izlence için kutulara yerleştirdim. Kutuları görevlilere emanet edip yakın bir otel bulmak için yolu tuttum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradaki "ev"in odaları daha çok hoşuma gitti. Her gittiğim yerde, müze ya da sergi salonu kendi imkânları ve zevklerine göre bir sergi-ev tasarlıyordu. Evlerin olabildiği kadar sıcak ve bilindik hissi vermesi dışında bir koşul diretmemiştim. İhtiyacım olan büyüklükte bir odayı da bana bırakıyorlardı.Bunun da diğerlerinden pek bir farkı olmadı; bu seferki intihar odası için yatak odasının yanındaki yer ayrılmıştı. Kutular açıldı; elime geçirip, bir kaç sene boyunca özenle biriktirdiğim intihar aletleri, intihar etmeye meyli olanları kışkırtıcak bir davetkârlıkta ve ev sıcaklığındaki "intihar odası"nda yerlerini aldılar, görücüye çıktılar. Bir gazete de küçük bir yer de yaşam, yaşamakta diretmek ve intihar etmek üzerine sıkı bir yazı çıktı: "Hayatınızda bir kez kullanacağınız bir oda" başlığını atmıştı yazar-kişi. Serginin son günlerine doğru zarif bir bayan gelip sordu: "Sergiden sonra bunları ne yapmayı düşünüyorsunuz?" Gülümseyerek cevap verdim. "Zaten ben evimdeki bir odayı buraya getirdim, tekrar evime götüreceğim" Bana inanmadı, oysa söylediğim gibiydi.Evimde ara sıra girip dolaştığım, oturup kendimi dinlediğim bir oda var.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-5829783932340101689?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/5829783932340101689/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=5829783932340101689&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5829783932340101689'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5829783932340101689'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/12/ksa-ykler-58.html' title='Kısa öyküler 58'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-3750788453864110983</id><published>2008-12-28T14:57:00.001+02:00</published><updated>2008-12-28T15:39:21.446+02:00</updated><title type='text'>Kısa öyküler 57</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-family:arial;" &gt;Mappa Mundi&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;En Kuzeyde&lt;/strong&gt; ve güneyde donmuşsular bulunur, böylece ağırlıklarıyla terazide tutarlar dünyayı. Kuzey donmuşsularının çekik gözlü insanları, ölmeye yüz tutmuş, unutulan diller konuşur. Soğuğu, donakalmış engin sulara salan ak renkli ayı burada yaşar. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Kuzeyde ve en batıda&lt;/strong&gt;, toprakların yerinden edilmiş yerlilerinden başka, tüm diğer topraklardan toplanıp biraraya gelmiş insan biçimli az-devler yaşar. Siyah su içerler. Yeraltından çıkan siyah suyu içen az-devlerin büyük adımlı savaşçı askerleri vardır. Bayraklarında bir çok yıldız bulunur. Denizkabukları şahid olsun ki, gidebilseler yıldızlarda bile gözleri vardır. Susayınca siyah su içer, acıkınca insan yerler. Başka ülkelere gidebilsin diye silahlara, başka yıldızlara gidebilsin diye makinalara büyük kanatlar takma işinde ustadırlar.  &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Batı'nın ortasında&lt;/strong&gt;  tanrıları git gide unutulan bir imparatorluğu yeniden kurmanın düşü peşinde yaşayıp giden insanların torunları yaşayıp gider. Geçmiş zamanlarda dünyanın dört bir tarafına doğru gemilerinin yelkenlerini şişirmişlerdir. Gittikleri her yere kılıçlarından düşen payı savurmuşlardır.  Düşlerinin kılıcını her çekip kükremelerinde koca koca savaşlar kopar. Önce şarlekman sonra nepalekyon sonra da hiteklor. Kuzeyin en batısının devleriyle anlaştıklarından insanlar şimdilik burada güvendedir. Onların şimdilerde sahip oldukları tüm güçleri kitapyiyen atalarından gelir. Kılıçları yüzyıla yakın bir zamandır gözükmediğinden, yakında yeniden havada vızıldamaya başlayabilir. Bu kılıç, iki yüzlü bir madalyona benzeyen bir barış  için düşlerini kuluçkaya yatırdıkları bir kının içinde durur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Doğu'nun Ortasında&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;Burası dünyanın en karışık yerlerinden biridir hâlâ. Gariptir ki dünyanın tanrılarının neredeyse tüm elçileri buraya gönderilmiştir.  Söylenir ki şeytanın başının düşüp yeraltında cehennemin girişini açtığı yerin üstünde duran bir şehir de dünyanın bu kıyısında olduğundan hiç durulmamıştır.  Kandan boyanan kırmızı tablolarda kaybolup yiten insanların sayıları söylenip durur eskiyen hikayelerde.  Kaybolup gözünün feri  uçanları, kalabalıklar son bir yolculukla hiddetle tanrılarına uğurlarlar.  Bir kısır döngünün dönülmez çemberinde kan ve nefret kolkola dolandıkça, kuzeylilerin uçan silahları yeryüzünün bu kısmında alevli kanatlar peydahlar. Babil gökdeleni yıkıldığından beri karışmış kaybolmuş kelimelerin kör düğüm lisanı burada konuşulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Güneyin doğusunda&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Dünyanın zenginliği kuzeye taşındığından beri kül&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; benizli  açlar burada yaşar. Haritaları devlerin cetveli ile çizilmiştir. Güneşten yeryüzüne düşen ejderi gördüklerinden benizleri simsayahtır ve ejderin geçip gezindiği her toprak parçası kuraktır. İri, siyah gözleri vardır ve aslında insanın bir iskelet olduğunu yaşarken daha hatırlatırlar. İnsan yiyen kuzeylilerin vicdanı burada birkaç kase buğday ve pirince dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bu haritada yekpâre bir yeryüzünde yaşayıp gidildiğini söylerler zamanın feylesofları ama herkesin ayrı bir yüzyılda, zamanın ayrı bir kıyısında. Rivayet odur ki insan icadı silahlar zamanın yekpâreliğini bölmüştür.  Zamanın her parçalanışında toprak insana doyar.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;MS, 2008&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-3750788453864110983?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/3750788453864110983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=3750788453864110983&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3750788453864110983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3750788453864110983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/12/ksa-ykler-57.html' title='Kısa öyküler 57'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-3124387656465419353</id><published>2008-12-14T09:34:00.006+02:00</published><updated>2008-12-20T18:06:38.444+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 56</title><content type='html'>&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Fehlerlos Glück'ün Ölümü&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SUtVNC_q1OI/AAAAAAAAAx8/hWY7lNYwo-g/s1600-h/frst.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281408670652617954" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SUtVNC_q1OI/AAAAAAAAAx8/hWY7lNYwo-g/s320/frst.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;1. Gün&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Sesini duyurmak için ikindi vaktine kadar yanıt beklediği çığlıklarını saymazsak ilk gün oldukça sakin geçmişti. Bir yaprak kıpırdamadı dense yeriydi. Öğleden sonra bir kaç damla yağmur düştü sadece. Çarçabuk oldu yağmurun yerini güneşe bırakması. Güneş tepeye varana kadar geçen zaman diliminin, ortalık ısındıktan sonra geçen kısmı çok yavaş ve sıkıntılıydı. Alışmaktan çok uyum sağlamaktan bahsedilebilirdi belki. Uyum sağlaması ya da içinde bulunduğu durumu kabullenmesi geceyi bulmuştu. Güneş en tepedeyken herşey kovuğuna çekilmişken böylece göz önünde durmak yalnızlık duygusunu iyice büyütmüştü içinde. Güneşin bunca yakıcı olduğuna, yaşı epey ilerlemiş olmasına rağmen ilk defa tanık oluyordu. Güneşe bir kez bakmayı denedikten sonra göğe asılı kaynar bir kazanın beynini pişirdiği ile ilgili gündüşlerinin içinde debelenip durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Gün&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İkinci günün sabahı güneşin ilk gözüktüğü anı ağlıyarak karşıladı. İlk günün gecesinde yaşadıklarından sonra başka biri gibi hissetmekteydi artık kendini. İlk gece, aklını yitireceğinden korkarak saatlerce güneşin doğmasını beklemişti. Göremediği bir gece hayvanı uzunca bir süre tüm bedenini sonra da yüzünü kokladıktan sonra yüzüne doğru sıcak soluğunu üfleyip uzaklaşmıştı yanından. Bundan sonra geçen her dakika, dipsiz bir kuyuda uzun bir düşüşten sonra derine saplanan bir çivi gibi işlemişti tenine. Tekinsiz gece hayvanlarının seslerinden, düşüncelerinin ürküyle sarmalanmış sesini bile işitemez olmuştu. Gözleri, karanlıkta nöbeti kulaklarına devrettikten sonra dallarda gezinen rüzgârın uğultusu da işitilmeye başlamıştı. Güneşin yakıcılığını uzaklaştırdığı için ilk günün akşamına teslimiyetle kendini bırakmasına rağmen, bugün, gecenin getireceklerinden kaygılı olduğu için ikinci günün akşamını korkuyla dudaklarını kemirerek ve olur olmaz titreyerek karşılıyordu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;3.Gün&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ağaçların çevrelediği geniş bir boşluğun ortasındaydı. İkinci günün gecesi yorgun düşüp uykuya daldığı bir ara, yağmurun sesine uyanmıştı. Bütün gece boyu hiç hız kesmeden yağmaya devam etmişti yağmur. Saatlerce ağzını açıp su içmeye çabalamıştı. Yıllardır neredeyse hiç ağlamamış olmasına rağmen ikinci kez yüzünden süzülen damlalarla beraber hıçkırarak ağladı. Bu sabah, belki de ilk defa açlığı tüm sızılarının önündeydi. Gücü git gide tükeniyordu. Üçüncü gün sadece bir kez, hava kararırken bağırmayı denedi. Bu seferki bir yardım çığlığından çok boşluğa savrulmuş bir küfürdü sanki. Sırt üstü yatar durumda kalakalmıştı. Kafasının ezip çukurlaştırdığı balçığa dolan su kulağına süzüldüğünden bir kaç saat yer değiştirmeye çabaladı. Kurtulayım derken sağ doğru dönmeyi becerdi sonunda. Geçen iki günden sonra ilk defa sık ağaçların ördüğü ormanın içine doğru bakmaktaydı. İşte bu an çığlığı bırakıvermişti içinden. Geri dönülemez bir noktaya doğru ilerlediğinin farkına vardığından olsa gerek umut etmekten vazgeçişini imlemek için son bir çığlık...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;4. Gün&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Olağan bir günün kusursuz akışı içinde, arabasında Mozart'ın 39. senfonisini dinleyerek evine doğru yol alırken. Yol alırken...Yol almakta olduğu uzayıp giden huzurlu bir an, üç uzun gün boyunca sayısız defa geçmişti zihninden. Arabanın durdurulması... Kapıları açıp üzerine çullanmaları... Bagajda korku içinde yol alması... Kusursuz bir günün akışı içinde arabada yol alırken... Üzerine çullanmaları...Arabada yol alırken. Ne olup bittiğini anlayamadan elleri ve bacakları bağlı bir şekilde ormanın içinde bulmuştu kendini. Dördüncü gün, zihninde hızla devinen olay kesitlerini yeniden, bir daha, bir daha gözden geçirip olanlara neden bulmaya çalışmaktan vazgeçmişti artık. Ölümün çağrısı, tüm hücrelerine neredeyse ulaşmıştı. Bir türlü anlamlandıramadığı tüm görüntüler yerlerini, bitkinlikten ara sıra gözlerini açtığında ormanın derinlerine dek uzanan sık dallardan oluşan sabit bir görüntüye bırakmıştı. Açık kalmış, yerde yan yatmış bir kamera gibi... Dördüncü gün, güneşin dayattığı, günden geceye uzanan zaman dizini zihninde iyice silikleşti. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;5. Gün&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Güneşli bir günde ormanın içinde kuşlar ötüyordu. Toprak sert ve kuruydu. Bulunduğu yere birkaç kilometre uzaktaki yolda arabalar hızla yol alıyordu. Ağaçların dalları rüzgârda kıpırdıyordu. Bir an gözlerini güçlükle açtığında karşıdaki dalların arasında gezinen bir iki sincabın silik suretlerini seçebildi, sonra yeniden uzun bir uykuya daldı. Güneş yükselip yeniden yeryüzünün öte taraflarını aydınlatmak için ufkun arkasına dolanıp uzakta battı. Gecenin gelmesi ile orman sesleri de değişmişti yine. Bir baykuşun ormanın içlerinden gelen sesi duyuldu. O sıra hafifçe titredi. Arabada yol aldığı uzun anın silik görüntüsü içinde yol alıyordu belki de. Ay tepede ilerlerken, ağaçların arasındaki kuru dalları kırarak ilerleyen bir ayı yanına yaklaşmaya başladı. Ayaklarının üstünde yükselip kükredi. Sonra hızla üstüne doğru geldi. İkinci bir kükreyişten sonra sokulup onu yemeye başladı. Hiç sesini çıkarmadı. Gözlerini açmadı. Her yanı bağlı olduğundan kütük gibi duruyordu. Baykuşun sesi yeniden duyuldu. Ayı iştahla devam ediyordu. Bu olanların hiç birini hissetmedi; Fehlerlos Glück, beşinci günün gecesi ayı onu yemeye başlamadan hemen önce zamanda yol almayı bırakmıştı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;MS, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-3124387656465419353?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/3124387656465419353/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=3124387656465419353&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3124387656465419353'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3124387656465419353'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/12/ksa-ykler-56.html' title='Kısa öyküler 56'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SUtVNC_q1OI/AAAAAAAAAx8/hWY7lNYwo-g/s72-c/frst.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-7052600782069381596</id><published>2008-11-22T14:12:00.003+02:00</published><updated>2008-12-17T00:20:48.133+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 55</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Rüzgârlar bulutları sürüklemektedir. Hardal sarısı, siyah kareli pantolunu ile balkona kurulmuş, bacak bacak üstüne atmış, üsteki bacağının dizine dayadığı elinde sigarası durmamacasına tüten adam, gökteki bulutların oyunlarına dalmıştır. Sürüklenen bulutlardan anlam çıkarma işine uzun yıllar önce başlamıştır. Yeniden seyredaldığı göğün kıyısında, bu sefer de arzularına yenik düşüp düşmemek konusunda göklerden yardım beklemektedir. Güneye doğru ilerleyen bulutlarda, atlı roma arabalarına benzer bir arabayı çılgınca çeken ikin atın gemlerinden kurtulurcasına ileri doğru atılmış başları çekmiştir önce dikkatini. Atların buluttan, ipeksi yeleleri her yöne doğru uçuşmaktadır. Atların başları usul usul yoğunluğunu kaybedip göğe saçılırken biçimleri bozulmadan hemen önce farketmiştir onları. Bunu iyiye dair bir işaret olarak düşünmüştür. Arzuların gemlenemezliğinin reddedilemez bir kanıtıdır az önce görünüp uzaklaşan tablo. Bir anda öyle bir ruh haline içinde bulmuştur ki kendini: ne pahasına olursa olsun onu çepeçevre saran dizginlerden hemen sıyrılmaya karar vermiştir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Şekilli, şekilsiz, yorumsuz bulutlar geçtikten sonra peş peşe, eni boyu göksellikten taşmış, koca bir terazi çıkagelmiştir ufuktan. Teraziyi bildiği başka şekillere benzetme çabalarından sonra geçip gideni yılgıyla kabullenmiştir. Dengede, dengede kalmada, arzularını bir an önce başından def etmesini salık veren ikililik açıkça okunmaktadır. Terazinin ana gövdesinin kusursuz ağırlığında durup kalmıştır bir süre. İçindeki kararsızlığın ağırlaştırdığı bir kıvam değil de bir bulut kümesine baktığına farkedip rahatlaması epey zamanını almıştır. Bulut kümesi, rüzgâra karışıp gitsin diye bekledikten sonra göğün ona açık edeceği diğer şeyleri görebilmek için heyecanla tüm yönleri tek tek taramıştır; biçimsiz ve okunaksız bulutlardan başka geçen hiç bir beyazlık yok gibidir. Göğün bulutsu dili, kendini öyle kolayca açık eden bir dil değildir doğrusu. Her yüzünü yukarı döndüğünde, ona bir şeyler fısıldasa da aslında zor kararlar almak için çoğu zaman içindeki kargaşayı sadece bir anlığına dindiren bir ferahlıktır belki de. Bazı zamanlar, ne görmek isterse sadece onu gösterdiği yollu düşünceler bile geçmiştir aklından; yine de hiç bir zaman geri durmamıştır gökyüzünden yardım dilemekten.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Elinde külü iyice uzayıp sönmüş sigarasını farkedip silkinmiştir. Umudunu neredeyse yitirecekken göğün uzaklarından sürüklenerek gelen devasa gemiyi gördüğünde bir süre ağzı açık kalmıştır. Bir an önce yola koyulmaya dair telkin etmeye koyulmuştur kendini. Bilinmeze, açık denizlere, uzağa doğru yola koyulmanın tam vaktidir öyleyse. Rotasız, enginliğin içinde sürüklenen bir gemiyle olsa bile elini çabuk tutup açılmalıdır. Demir almanın, ağır ve küflü bir çapa gibi onu hareketsiz kılan koca teraziden kurtulmanın en kanatlı zamanıdır. Dalgalar elbette olacaktır. Şimdi saçlarını uçuşturan rüzgârlar gibi dalgaları da azdıran yeller pek tabii ki olacaktır. Gözüpeklerin işidir yola koyulmak. Herşey artık apaçık ortaya döküldüğüne göre keyif içinde yeni bir sigara daha yakmıştır. Hazırdır. Çağırmaktadır yol onu kendine. Diğerlerinin aksine kendiliğinden açılan bir faldır gökyüzü. Açılıp gözden hızla yiten, sonra yeniden açılan, yiten... Heyecan içinde gökyüzünde ilerleyen gemiyi bir kez daha gözleri ile kovalayıp kıskıvrak yakalandığı hayallerine ve arzularının sarhoşluğuna bırakmıştır kendini. &lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Bulutlar sonsuzluğu süpürdükçe, geleceğin örtülü gizlerini de bir an için açık edip maviliğin içine hızla dağılmaktadır. Adam balkondan içeri girdikten sonra bulut-gemi ölgün kış güneşinin önüne doğru ilerleyip yeryüzüne sokulan ışınların önünü kesmiştir. Sert bir rüzgâr çıkıvermiştir bir anda. Gürültüyle sarsılmıştır camlar. Yeryüzü usul kararırken haşmetli yelkeni ile göz açıp kapayıncaya dek yan yatıp devrilmiştir bulut-gemi. Karanlığın içinde...Ansızın tüm ışıklar söndürülmüş gibi güneşi kapatan geminin karanlığı içinde kısa bir zaman; hemen ardından gövdesinde peş peşe açılan onlarca delikten karanlığı yırtan ışınlar çıkagelmiştir. Büyüyen deliklerden ışık hüzmeleri yeryüzünde doğru uzandıkça yeniden dağılmaya başlamıştır bulutlar. Şekilli, şekilsiz, tek geçişli bulutlar rüzgarda sürüklenmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;MS, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-7052600782069381596?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/7052600782069381596/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=7052600782069381596&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7052600782069381596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7052600782069381596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/11/ksa-hikayeler-55.html' title='Kısa öyküler 55'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-6236230766214919078</id><published>2008-11-20T14:53:00.002+02:00</published><updated>2008-11-20T15:29:19.249+02:00</updated><title type='text'>Centuria 42. pare</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Vakti zamanında Enis Batur'un himmeti ile Manganelli'nin Centuria (100 küçük ırmak roman) kitabı için farklı yazar ve benim gibi yazı heveslilerinden oluşan bir grup ile cengaver bir proje başlatılmıştı. Her bir hikaye yeniden elden geçirilecek ve taksimi yapılan hikayeler farklı yeniden yazım teknikleri ile tekrar arz-ı endam ettirilecekti. Projenin tek koşulu her bir romanın (Kitabın da her bir parçası yaklaşık bu büyüklükte idi) 333 kelimeden oluşması idi;  EB'nin de yazacağı 366 kelimelik roman ile bütünü 33.333 kelime olan bir yüz imzalı, yüz pare kitap düşlenmişti. Projeyi duyunca gerçekten heycanlamıştım. Bir iki ısınma hareketinden sonra, (o sıra Moskova'da idim) mutfak masasına kurulup arada yağan kara göz ucuyla bakarak Patricia Barber dinliyerek yazmaya koyulmuştum metni... &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;O 100 kişi bulunamadı. Sonradan gelen haberler sayının elliyi bulduğu ve bir yarı-centuria çıkartılabileceği yönünde idi. Kitap isimleri önerileri de bu sırada gündeme geldi. Önerilenler arasından sanırım en çok tuttuğum Cen/turchia idi. Haberlerin devamı, derleme toplama işlerinin hızlandığı ve bitmeye yaklaştığına dairdi, hatta yayınevi bile bulunmuştu yanlış hatırlamıyorsam; peşi sıra hiç bir haber çıkmadı...Uzunca olmasa da araya zaman girdi. &lt;em&gt;Sessizlikler uzadıkça bozmak her seferinde daha da güçleşiyor&lt;/em&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;selam,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Merih&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;42. pare&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; Birbirlerine karşı sevgi beslemeyen bir kadın ve bir adam, öte dünyaları anlatan bir ortaçağ hikayesindeki gibi, zamanın ve uzamın tekinsiz kıyısındaki, tanrının yarattığı bir aşk adasına doğru amaçsızca belki de sadece geri dönebileceklerini göstermek için yola çıkmışlardır. Gitmeden önce ve bu uzun yol boyunca türlü oyunlarla ve varsayımlarla gittikleri yerin zorluklarına hazırlamışlardır kendilerini. Şimdiye kadar gidenlerden hiç dönen olmadığından, yolculuğun en önemli tarafı, varılması üzerine kurulmuş olmamasıdır. Muhtemelen varsayımlarından biri, adaya varanların dönüş yolunu unuttukları olduğundan, varmaya “ramak kala”dan dönmeyi tasarlıyor olabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola çıkmadan önceki ilk oyunlarında adam, kadının uzun yıllardır kendi  elleriyle büyüttüğü üzüm bağlarının her köşesini gezmiştir, her ayrıntı ezberindedir ama  bir üzümün olsun tadına bakmamıştır. Adam üzümden haz almadığını ve üzümlerin kendi kulesinin tatsız yapı taşlarına  benzediğini varsaymıştır. Kadın adamın kulesine tırmanmıştır, bulutlara yaklaşıp başı dönmesi gerektiğinde bile, kulenin yatayda bir çizgiye saplandığı, dikliğini yataydaki uçsuz topraklardan aldığını varsaymıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ikisi de birbirine uzun yol boyunca içinden çıkılması gittikçe güçleşen soyut labirentler hazırlamışlardır. Varsayımlar adamın kadının labirentlerinden, kadının da adamın labirentlerinden çıkması üzerine kuruluydu. İkisi de her seferinde daha derinlere inen, çetrefilleşen labirentlerden çıkışlarında inanılmaz bir zihinsel haz aldıklarını ama bunun aşkla yakından uzaktan alâkalı olmalığını söylemişlerdir. Söylenmemesi gereken bir şeyi söylediklerini, suç ortağı olduklarını bildikleri gibi bilmektedirler. Kimse itiraf edemese de   tanrının aşk buyruğuna karşı gelmek için çıkılan bir yolculuktur bu nihayetinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutkulu kişiler olmamalarına karşın, soyutlamalarla kurdukları labirentlerin birbirini tamamlanyan  bir yapı haline gelmesiyle her ikisinde de tanımlanamayadıkları bir tutkuya dönüşmüştür. Geldikleri içinden çıkılmaz noktada kadın adamı, adam da kadını unutmaya çalışmaktadır.  Adaya “ramak kala”dan dönüp dönmedikleri tam bir muammadır bu durumda. Olayı güçleştiren varsayımlardan biri, adamın adaya doğru yola çıkmadıklarıyla ilgili varsayımıdır. Kadın ise adaya doğru gittikleri halde ondan uzaklaştıkları varsayımını sürmüştür ileri. Bir başka muamma ise oynadıkları türlü oyun ve varsayımlarla, kadının ve adamın imgesi diğerinin zihninden silinip giderken birbirlerinin labirentlerinde kaybolup kaybolmadıklarıdır. Adaya varmışsalar, istediklerini kısmen elde ettikleri söylenebilirse de, o zaman da dönüş yolunu hatırlamıyor olabilicekleri gelir akla. Ramak kaladan dönmüşseler, bu soyut labirentlerde gezinip duracak, talihin bu garip tuhaflığını unutamadan onunla başbaşa kalacaklardır.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-6236230766214919078?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/6236230766214919078/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=6236230766214919078&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6236230766214919078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6236230766214919078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/11/centuria-42-pare.html' title='Centuria 42. pare'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-2872885297073574875</id><published>2008-10-23T10:38:00.006+03:00</published><updated>2008-10-23T11:54:51.747+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mektup'/><title type='text'>Mektup</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SQAqyTf8mSI/AAAAAAAAAko/OiaBEdFWMmk/s1600-h/mms.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5260251408484833570" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 266px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SQAqyTf8mSI/AAAAAAAAAko/OiaBEdFWMmk/s320/mms.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt; &lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;22.10.2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:78%;color:#000000;"&gt;İstanbul&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Bir zaman burgacının içinde dönüp duruyorum. Türlü mevsimlerden geçebilir insan. Güne, yüzünü yıkar gibi harflerle başlayıp, uykuya dalmadan önce yastığı yükseltmesi için harflerden bir destekle, biten bir günü paranteze almayalı epey oldu. Mayanın tutması sorunu (sayısız kez dilegetirmiş olabilirim) çoğu kez maya çalmaya cesaret etmekten geçiyor elbette. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Irmağın kıyısına susuzluğunu gidermek için inmiş birinden çok, eleğine taş-altın alaşımı bir parça düşer mi umuduyla günlerdir suyu eleyip kumdan başka bir şey bulamayan çaresiz bir altın arayıcısı gibiyim. Susuzluğumu yeniden elbet hatırlayacağım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Hayatın ana akıntısının içinde yol alırken (mesela yolda hızla yürürken) "Asansör"ün ikinci bölümündeki meydan savaşı düşüyor aklıma, yazılması uzun zaman alacak ayrıntıların içinde buluyorum kendimi. Kılıcı kınından çıkartmakla kaleme davranmak arasında ne fark var? "İsimsiz Kitap"ın taslakları geçen zamanın görünmez alevlerinden küle döndü dönmesine ama ola ki bir gün küllerinden yeniden çıkagelirse elimden sıvışmaması için en azından bir başlangıç olsun yapmak istiyorum. Uzun aradan sonra bir kaç kısa hikaye pırıltısına rastgeldim galiba sonunda. Tünelin sonunda iki ışık yansısı. Kasım ayında uzundur ara verdiğim kısa hikayelere iki yeni kısa hikaye daha ekleyeceğim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Selam,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Merih &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-2872885297073574875?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/2872885297073574875/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=2872885297073574875&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2872885297073574875'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2872885297073574875'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/10/mektup.html' title='Mektup'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SQAqyTf8mSI/AAAAAAAAAko/OiaBEdFWMmk/s72-c/mms.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-4832671695867262586</id><published>2008-10-10T00:00:00.000+03:00</published><updated>2008-11-24T21:12:44.393+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Lumut Ağacı</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SP2rTw4bF8I/AAAAAAAAAkg/71nbsAVVXiQ/s1600-h/Lumut_Tree_Trial_by_hiyicil.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259548295866030018" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SP2rTw4bF8I/AAAAAAAAAkg/71nbsAVVXiQ/s400/Lumut_Tree_Trial_by_hiyicil.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Resim: Lumut Ağacı (Hande İyicil)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Lumut ağacını gördükten sonraki yıllarda, deniz yolculuklarına her yıl bir yenisini daha ekledim. Birçoğunda ölüme meydana okurcasına dünyanın en bilinmez sularında tayfa olarak oradan oraya dolaştım. En çetin geçeni, mutfakta aşçı yardımcısı olarak iş bulduğum sonuncu deniz yolculuğuydu. Otuz kadar tayfayla yola çıkışımızın üstünden neredeyse bir ay geçmişti. Fırtınadan hemen önce güneş batarken, kıçta denizin bitimsizliğine bakıp hayal kurarken yunusları gördüm. Zıplaya kıvrıla doğuya doğru yol alıyorlardı. Onlar uzaklaştıktan sonra deniz durgun bir göl gibi kıpırtısız bir hal aldı önce, sonra da kararan ufuktan siyah bulutlar üstümüze doğru sürüklenmeye başladı. Azgın sular gemiyi dövmeye başladığında bir Berberi ile yan yana düştük. Fırtına, denizi köpürten nefesiyle gemiyi devirmek için var gücüyle sarsıyordu. Üstümüze doğru ilerleyen büyük kollar bizi bilinmeyene doğru çekip almak için uzandılar. Dev dalgalarla yıkandı durdu gemi. Ne yapacağına bir türlü karar veremeyen deniz tanrısının bir sağa bir sola kıpırdattığı avucunun içinde küçük bir oyuncağın içindeydik. Herkes tutunacak bir yer bulmuş, korkuyla titrerken, Berberi ile göz göze geldik. Onun benim gözlerimde ne gördüğünü bilmiyorum ama ben onun gözlerinde korkunun büyük bir elmas gibi pırıltıyla yansıdığını gördüm. Karanlığın içinde gölgeler bizi bitimsizce çekiştirip durdu. Hayatımızı bağışlayıp gemiyi avucundan tekrar denize bıraktığında nefesiyle köpürmüş kara sular sabaha kadar eski haline dönmedi. Fırtına hafiflediğinde Berberi ile birbirimize yardım edip ayaklandık. Hiç konuşmadan yapılması gerekli işlerin peşinden koştuk gün ağarana dek. Güneş ufukta kızarmaya başladığında herkes ölümü koklamış, bu keskin koku burunlarından gitmemiş de içlerine yerleşmiş yorgun bir hayalet gibi sağda solda dinleniyordu. Çekilebileceğim bir köşe ararken onu tekrar gördüm. Elimi uzatıp selamladım. Uzun bir tılsımı fısıldarmış gibi söyledi adını. Dostluğunun kanıtı olarak elimi sıkıca sıktı. Yıllar sonra onun adından geriye hafızamda hiç bir şey kalmadı ama Lumut ağacı ile ilgili söylediklerini hiç unutmadım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;Lumut ağacını ilk gördüğümde, yeşilin nefesimi kesecek kadar canlı ve göz alabildiğine uzun bir düzlükte yayılışına hayran hayran bakakalmış olduğumu hatırlıyorum. İki dağın arasında, yeşilin hiç görmediğim bambaşka tonlarıyla ışıldayan düzlüğe doğru dilim tutulmuş bakarken, iki dağın uzakta tekrar bitiştiği eteğin dibindeki ağaçlık alanı, sonra da etrafını çevreleyen ağaçlardan kat be kat daha büyük, en az dağ kadar görkemle yükselen Lumut ağacını gördüğümde ise kalbim duracak gibi olmuştu. Olduğum yere oturup uzun süre hiç kıpırdamadan seyre daldığımı hatırlıyorum. Oyuğun içinden çıkıverdiğim bu yemyeşil dünyada, tüm evren sanki bu devasa ağacın etrafında kümeleniyordu. İki tarafımdan birbirine paralel iki sarp dağın yükseldiği zorlu bir vadiyi, on beş uzun gün boyunca doğuya doğru takip etmiştim. Dağlar, gökyüzüne doğru birbirlerine doğru uzattıkları elleriyle iyice yaklaşıp sanki vadiyi koca bir mağaraya dönüştürmeye çalışıyordu. Susuz kaldığımda, sesimi işiten bir dağ tanrısının her seferinde önüme çıkardığı pınarlar olması idi, şans eseri bulup ilerlediğim dar patikalardan devam etmem imkânsızdı. Bir tanesi bodur bir ağacın gövdesine çarpıp sanki içinden fışkırıyordu. Oracıktan fışkırmış pınarın suyundan ilk içenin ben olduğum hissine kapıldım. On dördüncü gün, yeterince ilerlediğimi düşünerek dönmeye karar verdim; ertesi gün, hava kararana kadar ilerleyip, geceyi uygun bir yerde geçirdikten sonra geri dönüşe geçecektim. Güneş batıp yeryüzü karanlığa gömülüne dek, ardıma bakmadan doğuya doğru yürümeye devam ettim. Akşama doğru, sık ağaçlarla kaplı bir alanın içinden ilerliyordum. Sık yaprakların arasından arkam sıra arada bir görünen güneşin ışınlarının usul usul kaybolduğunu anımsıyorum. Yorgunlukta iyice bastırınca, ilk gördüğüm uygun yere, küçük bir kamp ateşi yakmayı düşünerek uzandım. İçim geçip uyuyakalmışım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Berberi ile tanıştığımız günün gecesi güvertede yıldızlara bakarak konuşmaya başladık. Bu uzun yolculuğa neden çıktığını sordum ona. Hayatını kaptana borçlu olduğunu ve onun ne kadar iyi bir adam olduğunu anlattı. Denizlerde benim gibi oradan oraya savrulan bu adamın gerçekten merak uyandıran bir hikâyesi vardı. Konuşmayı çok sevmemesine karşın samimilikle sorduğum sorulara gece ilerleyene dek cevaplar verdi, vakit ilerledikçe bana güvenmeye başladığından olsa gerek, deri bir tabakanın içinde sakladığı kalın bir tomar kâğıdı getirdi. Gezdiği yerlerde fırsat buldukça gördüğü ilginç şeyleri çizmişti. Tek tek resimlere göz atmaya başladım. Sorular sordukça, bazılarının tamamen hayal ürünü olduğunu anladım. Farklı sohbetlerde anlatılan hikâyelerden hayal gücünü zorlayarak çizmişti birçoğunu. En sonuncusunda durdum. Koca dalları kıvrıla uzana gökyüzünü kaplamış bir ağaç resimlemiş, dalları üstünde tünemiş insanları, küçük kuşlar gibi betimlemişti. Heyecanlanarak sordum ne olduğunu. "Hayali bir ağaç" dedi önce. Ağaçla ilgili ne bildiğini sorduğumda "Tamamen hayal ürünü" diye cevapladı beni. Anlatmamak istememesini onayladığımı ima eder bir ses tonu ile "Peki" dedim; tomarın en başındaki kâğıda dönüp sessizce en baştan bakmaya devam ettim. Aklım son sayfadaki ağaçta kalmıştı; o devasa ağaçla karşılaşacağımdan habersiz ilerlediğim günü hatırladım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Kamp ateşi yakmadan uyuduğum için havanın soğukluğu ile iyice büzüşmüşüm. Uyandığımda, loş bir karanlık içinde çok sessiz bir ormanın kesif kokusunun her yanımı kaplamış olduğunu anımsıyorum. Çok yorulmuş olmalıyım ki kokular arasında tekrar uykuya dalmışım. Saatler sonra uyandığımda aydınlık bir sabah yerine gece kollarında uyuyup kaldığım loş ışık karşıladı beni. Ağaçlardan gökyüzü seçilmiyordu. Etrafta tırmanabilecek bir ağaç aradım ama etraftaki ağaçların dalları çok yukarda kaldığından sayısız tırmanma denemesinden sonra vazgeçtim. Susuzluk kendini hissettirmeye başlamıştı. Su matarası yine boşalmıştı. Su bulmak için tekrar yola koyuldum; sık ağaçların arasından yönümü kestiremeden ilerlerken, bir yandan da bana sayısız pınar sunan dağ tanrısına dua ediyordum. İlerlediğim patika git gide aydınlanırken, ağaçların da sıklıkları gitgide azaldı. Patikanın ucundan bir anda ağaçların arasından çıkıverdim. Geçit vermez diklikte kayalarla ve onların arasına serpiştirilmiş ağaçlarla çevrili bir yamacın karşımda yükseldiğini gördüm. Etraf hala loş olsa da daha da aydınlanmış gibi geldi. Kafamı kaldırıp yukarı doğru baktım, gökyüzü garip bir şekilde hâlâ seçilmiyordu. İlk düşündüğüm şey, içine kestirmediğim bir yerlerden ışığın sızdığı, inanılması güç büyülükte bir mağaranın içinde olduğumdu. Doruklarına doğru birbirine doğru yaklaşan dağların yükseklerde birbirine kavuşmaya çalıştıkları geldi aklıma. İki dağın gölgelediği bir genişliğin içinden yol aldığımı düşünmek biraz olsun rahatlattı içimi. Mataranın kapağını açtım, düşen iki üç damlayla dudaklarımı ıslattım. Dönüş yoluna geçmek için geç bile kalmıştım. Dağ tanrısının her seferinde olur olmaz karşımı çıkarttığı pınarları şükranla karşılayıp daha önce dönüşe geçmem gerekiyordu. Yolu koyulduktan hemen sonra, beni buraya kadar getiren kemirgen merakla, geriye doğru dönüp son bir kez baktım. Biraz önce dönüşe geçtiğim yerin, dokuz, on metre tepesinde parlayan bir şey dikkatimi çekti. Su olabileceğini düşünerek gerisin geri dönüp parıltıya doğru ilerledim. Yaklaştıkça gözden yitti. Dönüş yoluna koyulduğum büyükçe bir kayanın karşısında durdum. Yoklayarak tutunacak bir yer aradım, sol tarafta elime bir ıslaklık geldi, takip edince içeri, kayanın arkasına doğru sokulan ve yukarı tırmanmaya izin veren düzleşmiş, suyun sicim gibi aktığı bir açıklık buldum. Parmaklarımı suyla ıslatıp emdim biraz. Emekleyerek, sağa doğru eğimli ama akan su ile düzlenmiş kısımdan tırmandıkça, kayanın yüzündeki girinti çıkıntıları okşayıp şırıltı ile akan suyun sesi giderek yaklaşmaya başladı. Karşımda diklenen büyük kayanın içlerine ve yukarılarına, sanki aydınlığa doğru ilerleyen bir çatlaktı. Akan su birden bileklerimden yukarı doğru tırmanmaya başladığında, su içmek için durup kafamı kaldırdığımda çok büyük bir oyuktan sızan ışığı gördüm. Gözlerim kamaştı. Vadinin çıkışını bulduğum düşüncesi ile bir yandan sıkı sıkı tutunarak, neşe içinde yabani hayvanlar gibi doyasıya içtim tatlı suyu. Kovuktan akan suyun serinliği her yanı kaplıyordu. Gözlerimi kısarak ışığın binlerce göz alıcı mızrak gibi ortalığı aydınlığa boğduğu oyuğa doğru ilerledim. Öte tarafına geçene kadar gözlerimin iyice kamaştığı bir ışık tünelinin içinde önümü güç belâ görerek ilerlediğimi hatırlıyorum. Oyuğun diğer tarafından çıktığımda taşıdığı onlarca farklı çiçeğin kokusuyla içine çekeni sarhoş eden bir rüzgâr ciğerlerimi doldurdu. Pantolonun ıslanmış her yanında, dirseklerimde, sıçrayan suyla ıslanmış yüzümde ve saçlarımda beni kendime getirmeye çalışan sıcak bir rüzgâr gezinip durdu. Rüzgâr her yanımda ılık ılık gezinirken gördüğüm manzaraya hayretler içinde bakakalmıştım. Her yanı yeşil yansılarla kuşatan, iki dağ arasında saklı kalmış upuzun bir düzlük gördüm ilk anda, kimsenin ayak basmadığı bir cennet, sonra iki dağ eteğinin yeniden birleştiği ötede ağaçlık bir alan ve ağaçların kuşattığı yerin en ucunda en az dağlar kadar görkemle yükselen devasa ağacı. Heyecandan kan şakaklarımda atıyordu. Ürperme hissiyle bakakalmıştım. Olduğum yere çöküp çok uzun bir süre öylece durdum. Masmavi gökyüzü de yeniden yukarıdaki yerini almıştı. Güneş en tepede, ışınlarını üstüme gönderiyordu. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Berberi ben resimlerini dikkatle incelerken, kısık bir ses ile konuştu: "Lumut Ağacı". Söylediğini anlamamış gibi yüzüne baktım. "Sorduğun ağaç" dedi "Lumut ağacı... Bazılarından onun ölüm korkusunu unutturan meyveleri olduğunu işittim. Başkaları ise meyvenin, insanın gözlerindeki perdeyi kaldırıp göremediği bir dünyayı gözlerinin önüne serdiğinden, yiyenlerin kısa bir süre sonra delirdiğini duyduklarını anlatmıştı." Heyecana kapılmış tekrar baktım resme. "Ama" dedi "Ağacın bana neye benzediğini anlatan adam, meyvesinden yiyenlerin bir sene içinde mutluluktan çıldırarak öldüklerini anlatıldığını işittiğini söyledi. Birçoğunun kahkahalar atarak yarıktan aşağılara doğru gözden yittiğini anlattı" Berberinin anlattıklarından epey etkilenmiştim. "İnanılmaz bir hikâye" dedim. Resimdeki ağaca baktım, hafızamda silikleşen Lumut ağacının heybeti, resimdeki ağacın kollarında uçlar vererek büyüyüp düşüncelerimin ufkunu kapladı.&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Uzaktaydı ama oracıkta duruyordu. Yorgunluğumu unutup oyuğun içinden çıkıverdiğim tepeden aşağı doğru koşmaya başladığımı anımsıyorum. Düşe kalka tepeden aşağı indiğimde yemyeşil çimenlerin, türlü renkli daha önce hiç görmediğim çiçeklerin her yanı kuşattığı, iki dağ arasındaki geniş düzlüğün içimde uyandırdığı enginlik hissi nefesimi kesmişti. Lumut ağacı düzlüğün en ucunda, karşıdaki eteklerin hemen dibinde bir hayal ağaç gibi dev kolları ile adeta gökyüzünü zapt etmeye çalışıyordu. İçime dolan onlarca farklı çiçeğin kokusundan ya da içinde olduğuma bir türlü inanamadığım cennetin büyülü güzelliğinden başım dönmeye başlamıştı bile. İlerledikçe birkaç küçük derecik yolumu kesti. Sularından doyasıya içip hızlı adımlarla ilerlemeye devam ettim. Kelebekler... Onları kolay kolay unutabileceğimi sanmıyorum. Her yanı kaplamış o kadar çok kelebek vardı ki... Bitimsizce uçuşuyorlardı. Yaklaştıkça Lumut ağacının heybeti karşısında, ona sarılmak, tırmanıp devasa kollarında uzanmak, mutluluk içinde ona yaslanmak istedim. Karmakarışık duygularla içimde patlayan, taşan, yeniden hayretle dolan bir heyecan tarafından sarmalandım. Tepeden bakarken gördüğüm ağaçlık alan karşıladı önce beni. Ağaçlar her yanı kuşattıkça, kuşların cıvıltıları da içime işlemeye başladı. Heyecanıma derinde hissettiğim güven duygusu da eklendi. Ağaçlara bakarak hızla ilerlerken, bir anda her yan yaprakların yeşil yansıları ve pırıltıları arasında sanki gökten bir büyük bir bulut geçiyormuşçasına gölgeleniverdi. Güneşin aydınlık ışınları bir anda yerini esinti ile oynaşan sık yaprakların arasından sızan ışık huzmelerine, serin ve büyüleyici bir gölgeliğe bırakmıştı. Kaldırıp kafamı baktım. Görkemli kollarından birinin üstüm sıra, ağaçların arasından uzanmaya başladığını gördüm. Büyük kolun gölgelediği yerden yukarı doğru, boynum, şaşkın bakışlarımdan ağırlaşana dek büyüklüğüne ve yapraklarının iriliğine bakarak öylece durdum uzun bir süre. Heyecanım daha da katmerlenmiş, derin bir nefes alıp hızla koşmaya devam ettim. Kalp atışlarım gitgide hızlandı. Ağaçlık alanın içinden çıktığımda, etrafını çevreleyen geniş boşluğun içinde görkemli gövdesini gördüm. Yukarılara doğru bakınca, sanki bitimsizce gökyüzüne doğru uzuyordu. Bir rüyanın içinde olduğumu sandım bir an için. Nefes nefese kalmıştım. Varmaya az kala, bilinmezin heyecanı ile ağır adımlarla yaklaştım. Büyük gövdesine yasladım gövdemi. Gözlerimi kapadım. Nefesim yavaş yavaş düzeldi. Sırtımı yaslayıp, oturup kaldım olduğum yere. Heyecanım yatışınca ayağa kalktım, büyük gövdesinin yanından dolanarak yürümeye başladım. Lumut ağacının kollarına, yapraklarına ve çan şeklindeki sarı meyvelerine bakıyordum. İlerlerken yerde bir yaprağını gördüm. Koskoca yaprak boyumun yarısı kadardı. Gövdesinin kenarından ilerlemeye devam ettim. Döne döne epey ilerledim. İlerledikçe gürültüyle akan bir suyun sesi iyice duyulur oldu. Tüm gövdesini kat edip arkasına geçmem birkaç dakikamı almıştı. Kenarından dönüp arkasını geçtiğimde yamaçla ağacın arasında, tepeden yol bulmuş suların içine gürültüyle aktığı bir yarık belirdi, yaklaşınca şaşkınlıklarıma bir yenisi daha eklendi. Öylesine büyük bir yarıktı ki arzın derinlerine doğru inen şimdiye kadar gördüğüm en büyük uçurum karşısında dona kaldım. Lumut ağacının büyük kökleri yarıktan aşağılara doğru iniyordu. Yükseklikten başım döndü, geri geri adım atarak uzaklaştım. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Berberinin çizdiği resim gerçekten aslına çok benziyordu. Beni hayretlere düşüren de bu olmuştu. Ağacı hâlâ benden başka kimsenin gördüğünü sanmıyorum. Bulduğum cennetin içinde mutluluk yanardağlarının, heyecan fırtınalarının içinde günlerce yaşadım. Lumut ağacına ilk kez tırmanıp devasa kollarından birinde yatıp uzandığım gün hissettiğim mutluluk hiç aklımdan çıkmadı. Kolları gökyüzüne uzanan, yeşil yansılarla aydınlanmış büyük ve geniş yollar gibiydi. Bir karınca gibi ağacın kollarının uzandığı yükseklere çıkıp, indim, kollarında geceledim, onları kendime ev edindim. Etrafında kümelenen dünya da onun kadar büyüleyiciydi. Bana ait koskoca bir cennet. Büyüklüğü ve görkemi için bir neden aradım durdum sürekli. Binyıllardır buracıkta duruyor olmalıydı. Çan şeklindeki meyvelerinin beni ölümsüzlüğe kavuşturduğuna inandım. Güneş ve ay bitimsizce yer değiştirip durdular. Onunla konuşmaya başladığım gün, dile gelebileceğine inancım tamdı. Lumut ağacı benimle hiç konuşmadı. Bulutlar ve yıldızlar yer değiştirip durdu. Günler sonra, kırlarda gezinirken aklımı sürekli kurcalayan, ağacın arkasındaki yarık uçuruma yaklaştım. Cesaretimi topladıktan sonra arzın derinlerine doğru ayaklarımı sallandırıp oturduğumda en büyük korkumla yüzleşiyormuş gibi derin bir nefes aldım, gözlerimi kapadım, korku beni terk edene dek, saatlerce yarığın içindeki soğuk esintiyi düşüncelerimle ısıttım. Takip eden günlerde, uzun saatler uçurumun dibinde oturup bilinmeze baktım. Ağacın yeryüzünün derinlerine doğru uzanan, açıkta duran köklerini gördüm birçok kez rüyalarımda. Lumut ağacına her baktığımdaysa içim neşe ile doluyordu. Her şey efsunluydu, cennet burası olmalı diye düşünmüştüm sayısız kez. İçimdeki coşkunluk ve mutluluğun yavaş yavaş dinmeye başladığını hissettiğimdeyse çelişkiler toprak kurtları gibi kıvrılıp hareket etmeye başladılar. Yalnızlık. Zaman geçtikçe beni iyiden iyiye saran yalnızlık ve bir başınalık duygusuyla kıvranıp durdum. Artık merak ettiğim tek şey yarığın derinleriydi. Benden başka buraya kadar gelmiş olanlar varsa aynı şeyleri yaşayıp yarık-uçurumdan aşağılara doğru inmeye başlamış olabilirlerdi. Bir başınalıktan çıldırmaya başlıyordum. Kalmakla, denizlerdeki hayatıma dönmek arasında uzun günler didişip durdum. Dönüş kararını vermek zor oldu. Beni Lumut ağacına kavuşturan tepedeki oyuğun ağzında durup beni kucaklayan sonra da gitmemi fısıldayan cennete son bakışımı hâlâ unutmuyorum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Berberiye bir an için her şeyi anlatmak istedim. Duyduğu hikâyeleri, denizlerde oradan oraya savrulurken konakladığım sayısız liman şehrinde ve gemilerde başkalarından duymuş gibi anlatanın ben olduğumu söylemek için konuşmaya her başladığımda kendimi zor zapt ettim. Ölümsüzlük masallarını dinleyenlerin gözlerindeki iştah beni bile etkilemişti. Meyvesini yiyip de çıldıranların hikâyesini anlattığımda, korku, gecede ışıldayan bir kedigözü gibi parladı hepsinin gözünde. Onu bulmak için can atan gemicilerle karşılaştım. Bir seferinde yemek yerken, etrafa bağırıp çağıran bir sarhoşa biri "çan meyvesinden mi yedin dostum" diye seslendiğinde şaşıp kaldım. Her seferinde meraklı kalabalıklara farklı bir hikâye anlattım. Yarıktan yeryüzünün derinlerine inenlerin hikâyesine benim bile anlatırken inandığım oldu. Ağaca her hikâyede başka isimler verdim, mutlu kelimesinden kıvırdığım Lumut ise en çok tuttuğum oldu yıllarla, en çok öyle bahsedildiğini işittim. Berberinin çizdiği resmi görünce artık durmanın zamanının geldiğini anladım. Deniz yolculuklarına yıllardır çıkmıyorum. Çıkınımın içinde, bana yaşadıklarımın bir hayal olmadığını anımsatmak için uzun yıllardır koca bir çan meyvesi parçası duruyor. Ölümsüz olup olmadığımı bilmiyorum ama Lumut ağacının hikayesi, bambaşka hikayelerle karışarak ölümsüzleşecek. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Merih Sakarya, 2007&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-4832671695867262586?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/4832671695867262586/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=4832671695867262586&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4832671695867262586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4832671695867262586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2007/08/lumut-aac.html' title='Lumut Ağacı'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SP2rTw4bF8I/AAAAAAAAAkg/71nbsAVVXiQ/s72-c/Lumut_Tree_Trial_by_hiyicil.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-6119360659721504910</id><published>2008-10-09T09:44:00.003+03:00</published><updated>2008-10-10T10:14:58.845+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 15</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Kitapları banyo küvetinde üst üste yığdım. Oturup ağlamaya başladı. Ne söyledimse dindiremedim. Arada, beni ikna etmek için gözyaşları içindeki kirpiklerini aralayıp kesik kesik konuşuyordu.&lt;br /&gt;"N'olur; yine gelmişlerdi.... Buraya gelmediler...Neyimiz varsa yakıyorsun...lütfen"&lt;br /&gt;"Bu gece buraya gelecekler. İkimizi de tehlikeye atmak istemiyorum"&lt;br /&gt;Dışardan bazı sesler geldi. Birileri sokakta bağırışıp duruyordu. Salona koşup pencereden dışarı baktım.&lt;br /&gt;"Onlar" dedim "...geliyorlar"&lt;br /&gt;Kibriti yaktım. Elimi tuttu. Yalvarır gibi baktı gözlerime.&lt;br /&gt;"Yine alırız" dedim.&lt;br /&gt;"Bizi yakıyorsun; yapma!"&lt;br /&gt;Apartmanın içinden sesler geldi.&lt;br /&gt;"şşşt... Apartmanın içindeler"&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;İlk sayfa ağır ağır yanarken alevle ucundan kıvrılarak kömürleşti. Diğer sayfaların tutuşması ve tavana doğru yükselen bir ateş rüzgarı haline gelmesi fazla uzun sürmedi. Daha hızlı yansınlar diye başka kitapların da ucundan tutuşturdum. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Askerler o gece gelmediler. Banyoda yerde oturuyordu. Benimle hiç konuşmadı. Yanına oturdum. Tavandaki kapkara ise baktım. Hâlâ sessizce ağlıyordu. Ben de kendimi tutamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;MS, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-6119360659721504910?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/6119360659721504910/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=6119360659721504910&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6119360659721504910'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6119360659721504910'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/10/sonsuzksa-hikayeler-15.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 15'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-2839867495409985354</id><published>2008-10-01T13:29:00.001+03:00</published><updated>2008-10-07T14:53:37.355+03:00</updated><title type='text'>ASANSÖR (1. BÖLÜM)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Zemin&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Asansöre yaklaştım. Yolun beni buraya kadar getirmiş olması şaşırtıcı, ama hangi yol var ki insan, zayıflıkları ve geridönüşsüz hatalarıyla törpülenen arzularını, isteklerini, düşlerini gerçekleştirmek için yılmaz bir şekilde ilerleyip sona geldiğinde kusursuz bir mutluluğun ve bütünlüğün içinde hissetsin kendini. Yol nereye varacaksa kendini durmadan direterek varıyor oraya. Adımlarını, yorgun düşsen bile hızını ona göre ayarlamaktan, gerektiğinde de sonunda çamura bulunmak, doğru bildiklerinden vazgeçmek olsa da nefes kesici ama karanlık bir ormanın ya da vaatlerle dolu ama sarp kayalıklara uzanan bir geçitin davetine uymaktansa kolay ve rahat ilerlenebilir bir patikadan yol almaktan başka çare bırakmıyor. Asansöre yaklaştım, hem de belki de ilk defa garip bir tedirginlikle; demek istiyorum ki öğrenilmiş ve tekrarlanarak görünmez bir uzuv haline gelmiş otomatik hareketlere (sanki bu otomatik hareketleri gerçekleştirmek için görevli ve fazlalıktan bir protez edinmiş gibi; gereklilikten değilde mecburiyetten takılıp takıştırılmış gereksiz bir uzantı ve bu uzantının hazır beklettiği tüm kolaycı silahlara) kendimi bırakmayak yaklaştım. Yanıp sönen düğmeler, metalin soğukluğu...Asansöre doğru adımlarken etrafta hiç kimse yoktu. Birileri olsaydı, uyabileceğim birilerine ait adımlar olsaydı, herşeyin tarifsiz bir olağanlıkta devinegeldiğini, tedirgin olacak bir şeyin bulunmadığı hissettirecek bir kalabalık bulunsaydı, adımlarımı bunca tartarak atmazdım belki de. Aslında öylesine tezat ki; zaten bu devinip duran kalabalığın fırdöndülerine ve seslerine uymaya çalışarak hesapsız bir düzenin içinde, boynuma sarılmış, o alıştığım iki elin gırtlağımda bıraktığı açıklıktan nefes almaya çalışarak yaşayıp durmuyor muyum; onlar (kalabalık) orta da yokken, alacağım kararlarda bir başına kalınca böyle afallayıveriyorum işte, herşeyi baştan kurgulayarak düşlemek yerine hazır edilmiş ve kuruntularla süslenmiş bu sirkin içinde başdöndürücü hızlarla dolanıp her seferinde şaşmaz bir şekilde, her günün başında ve sonunda aynı yere gelen dönmedolapta (&lt;strong&gt;bknz dönmezdolap&lt;/strong&gt;), daracık yerime yerleşmeye ve o yeri hiç bırakmamak için sıkı sıkı tutunmaya çabalıyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Asansöre girdim. Boş, büyük bir kutu. Tam karşımda boydan boya bir aynada tepeden tırnağa, anın ışığının çevresini konturlayıp belirlediği bir otosiluet dikilmiş duruyordu. Siluete bakıyorum. Sürekli onu görmekten, onu kendim diye bilmekten... Neyse... Bütün yolu bir seferde çıkmaya cesaretim olmadığından (1) yazılı butona bastım. Üzerinde bir ışık belirdi. Ayaklarım, beni yukarı çeken kabinin hareketiyle daha sağlam basmaya başladı zemine. Çarklar dönüyor. Çarklar beni sanki bu sefer bir bilinmezin içine çekiyor. Yutuluyorum...Halatlar koca kabini yukarı çekip usulca durdu. Kapı, iki yana doğru çekilerek açıldı. Gelişi haber veren zil çınladı. Karasızlıkla bir kaç saniye duralayınca, kapılar yeniden kapanışa geçiyordu ki, heyecanla kapanan delikten geçebilmek için atıldım. Birinci kat tabelası karşı duvarda koskoca duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Birinci Kat (1)&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Doğduğum şehirdeki apartmanda da birinci kat da oturuyorduk. Babam bir denizatı değildi, o yüzden annem doğurmuş beni. Mevsim kışmış. Dipsiz bir kışın içine doğuvermişim. Çatıdaki oluklardan sarkan kalın, sivri uçlu buz sarkıtları öylesine uzamış ki herkes ağız birliği etmişçesine bu sıradışı kıştan nasıl etkilendiğini ve yaşadıkları şehrin nasıl başka bir dünya haline dönüştüğünü anlatıp durur soğuk kış günlerinde. Kanımca o kışa ait rivayetler, işin aslından değil de diledolanması kolay gelen yerlerinden boyverip dallanıp budaklanmışlar. Böylece, gerçeğin düşkurusu rivayetleri, geçmişin topraklarına, tüm gerçekdışı köklerine rağmen sarınıp sarmalanmış. Hafızamda yer kaplayan anlatılara ve tüm tanıklarına karşın, nedense böylesine amansız bir kışın yaşanmış olabileceğine ikna edemiyorum kendimi. Bence, öylesine bir kış hiç yaşanmadı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Yaşanmamış bir Kış&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu kışın izini sürdüm bir çok seferinde; yakalarına yapışıp sorardım. Ailenin tüm önde gelen mizaçlarının nadiren bir araya geldikleri bir zamanda, oniki yaşımdayken en kapsamlı araştırmayı yürüttüm. Birinin yanından diğerine kucağına, her birine hızlı ve cevapsız savuşturulamaz sorular sorarak anlattırdım. Söyledikleri tarihler bile birbirini tutmuyordu. Söylenenlere göre, neredeyse bir ay, hiç bir vasıta bulanamamış. Kışlık yakacakları bitenler birbirinden yardım almışlar. Herkes dip dibe, yan yana, ucundan tutulmadık, anlatılmadık anı, hikaye kalmamış. Koca bir şehir, kışın çetin şartlarından, dağlar arasında ulaşılamaz bir köy gibi beyaz bir soğuğa teslim olmuş. Bu olanların başlangıcı da çok garip. Ayazın diş takırdatmasını saymazsak öylesine sıradan bir kış günüymüş ki, diğer tüm günler gibi, uzaktan kapkara, bozbulanık bulutlar kış güneşinin etrafını çepeçevre sararken kimse aldırmamış. Rüzgârsız bir havada kar atıştırmaya başlamış, önce inceden sonra lapa lapa... Hava temizlendi, soğuk kırıldı derken hiç durmadan devam eden kar adam beline dayanmış. Hız keseceği yerde tipiye dönünce diğer şehirlere giden yollar kapanmış önce, sonra şehrin içindeki diğer mahallelere giden yollardan neredeyse hepsi. Bakkala bile zor gidiyorduk demişti içlerinden biri; (anlatılanlar burada epey değişiyor) sonra da bakkalda mallar tükenince oraya gitmeye de gerek kalmadı. Nasıl getirildiyse on gün sonra gelebilmiş önemli ihtiyaçlar. Herkesin garip bir şekilde fikirbirliği ettiği bir yer var, ben, kış var gücüyle bastırmadan, tam bir ay önce doğmuşum. Biri, evden hiç çıkmadan oniki gün kaldığını anlatıyor, diğeri, kapı önlerine, bir de yan komşulara gidiyorduk diyor; elektrikler kesildikten sonra gaz lambasının titrek ışığındaki alaca karanlık akşamlar ve anlatılan hikayeler gerçekten unutulmazdı diyenlerin sayısı azımsanacak gibi değil. Hiç kimse, evinden bir adım bile dışarı atamadı, her yanı kuşatmış karla başbaşa kaldık. Herkes kendi ile başbaşa kaldı. Bizi burada unuttuklarını sandık, (burası da pek gerçekçi değil). İlk günler radyoda sık sık bahsediliyordu buradan, haberlerin ardı arkası kesilince, bizi toptan unuttular sandık, &lt;em&gt;"sahi, sandık".&lt;/em&gt; Sandıklar açılmış ne var ne yok yoklanmış; sözüne güvendiğim anne tarafından bir yakınımızın babası, yiyecek falan kalmayınca, bakkala bir şeyler gelmesi uzayınca yani, ne zamandır kullanmadığı av tüfeğini almış, başlamış temizlemeye. İşi bittiğinde zorla oturtmuşlar yerine; kaybolursun, kar kış kıyamet, kurda kuşa yem olursun demişler. Söylenenleri dinlemeyip yola koyulacakken yeni malzemelerin geldiği ile ilgili haber gelmiş. İz sürmelerim, olan biten hakkında net bir fikir vermese de, hatırlanamayan ayrıntılar ile ilgili, "o bilir, en iyisi ona sormak, herkes anlatır da sen bir de ondan dinle" dedikleri birine götürdü beni. Otuz yaşıma geldiğimde, ki o doksanını çoktan aşmıştı, zor sorularımdan bir kaçını peş peşe sıraladığımda, bazı şeyleri kendisinin uydurduğu yollu bir şeyler mırıldanmış, emin olmak için tekrar ettirmek isteyince de hışımla beni başından savmıştı. Hikayelerin bolluğuna rağmen şimdi inanabileceğim sadece iki şey var; birincisi, ayrıntıları herkesin hafızasından silinen dikkate değmez bir kışın gerçekten yaşanmış ve anlatının gücüyle küçük bir kartopu iken koca bir çığa dönüşmüş olduğu, ikincisi ise malum zaat tarafıdan heyecan verici ayrıntılarla bezenmiş hikayelerdeki (ki insalık tarihinin böyle hikayelerle dolu olmadığını kimse söyleyemez -Bknz: &lt;strong&gt;Ara name&lt;/strong&gt;) uydurma kişiler kendileri olsa bile, dağıtılan rollere ve durumlara ailedeki herkesin alışıp inanmaları ve bunun sonunda bir aile miti olabilecek ve aslında anlatılmasına rağmen hiç bir zaman gerçekleşmemiş bir kışın baştan sona uydurma olduğu. Eğer ikincisi doğru ise ben hiç bir zaman doğmamış olabilirim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ara name&lt;/strong&gt;: Anlatının gücü, zamanın tozuna bulandıkça dönüşüp değişerek (insan hafızasına güvenmemeyi çok iyi öğrendim ben) bambaşka haller alıyor. Hikayelerin yolculukları üzerine düşünüyorum. Zamanın, tesadüf dediğimiz ayrıntıları ince ince dokuduğu olasılıkların sonsuzluğu üzerine kafa yormaktansa, havaya usul usul karışıp, yayılabileceği kadar geniş bir uzama yayılan küçük dumansı bir bulut ya da nehirden yontula yuvarlana ilerleyen kaymak taşlardan bir tanesi düşünmek ferahlatıyor içimi. Hikayeler de havaya karışıyor önce, sonra usul usul tüm atmosfere yayılıyor. Çoğu zaman, anlatılagelen tarihin bile, hikaye anlatmayı seven kişiler tarafından anlatılmış, sonra diğer hikayeciler tarafından anlatıldığı zamanın gerekleri ve zevklerine göre kulağa hoş gelecek biçime dönüştürülerek bir sonrakilere aktarılmış, dinlemesi keyifli ve merak uyandırıcı olsa da asılsız, uydurma hikayelerden kurulduğuna inanmıyor değilim. Anlatının, gerçeğin pınarından fışkıran gücü, günışığında, gözönünde ve zamanda yolalabilmek için gerçekdışı yahut gerçeküstü kisvelere bürünmeye ihtiyaç duyar. Hikayenin aslı astarı pek merak uyandırmaz. İçinde her şeyi bilen bir içses olsa da kendi hikayesinin bile aslını işitmek istemez kişi. Hayatta kalabilmek için o sesi çoğu kez dinlemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Yaşanmamış bir kış&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Amansız bir kışın içine doğmuşum. Kış, yine de hep zordur. Soğuk, hep ısırarak getirir insanı kendine. Şeş kaza ölüverseniz, soğukta namaza duracak kalabalık bile ellerini bir an önce ceplerine sokuşturmak ister. Kış, elleri cepte ister. Nereye sokulacağı bilinemeyen eller &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;cepteyken bir tek yüzler açıkta kalır. O yüzler, güneşsizliğin ve bozbulanık bulutların içine gömülmüşken, fazladan bir gömülme işiyle daha uğraşmak istemez. Islak ve karlıysa hele. Kiliseden çıkanlar, balçığın içinden geçe gide; demem o ki, ölümün üstünü örttükleri toprak ayaklarına bulaşınca, "Gömütlüğe giden topluluk" adlı tablo genelde can sıkıcı bir hâl alır. Yapışma hissinin, sana ait olmayan bir nesneyle yol alma meselesinin pek hoşa gitmediği aşikâr. Hele de gömü eylemi bağlantılı yapışkan bir topraksa bu. İyi yıkansa da ertesi güne kuru toprak kırıntıları kalır ayakkabıların üstünde. Dünü olur olmaz hatırlatır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Babam diyordum, o bir denizatı değildi. Atçılık oyununda bile istediğim hızlara çıkabilmiş değildi ki tutsun bir de doğursun beni...Bu işi böylece annem üstlendi. O gece, -kış gecesi- çantasında olanların tam bir listesi hâlâ duruyordu evin bir köşesinde. Bu uzun liste, ilk durağını -şu herkeste olan bir bebek büyüme günlüklerinden birinin içindeymiş, orada durduğunu söylediklerini çok iyi hatırlıyorum- terkederek çeşitli bahar temizlikleri, kitap yoklamaları ve taşınmalar derken bir seyyah gibi evin içinde, o kitap arasından bu çekmeceye sonra başka bir kitaba sürekli yer değiştirerek varlığını uzunca süre sürdürdü. İlk durağından sonra, kalın ve cildi sağlam olduğundan diğer tüm benzerlerinden üstün tutularak ismi silikleşmiş bir ansiklopedinin 7.cildi (Boz-Gun) arasına konuvermişti. Benzeşmenin bilinçli olarak seçilip seçilmediğini bilmiyorum ama seçme şansım olsaydı hangi kitapların arasında saklanabileceği ile ilgili beş altı kadar kitap üzerinde duruyorum. İlk tercihim kuşkusuz pek kıymetli zat Katib Barteleby olurdu. Ya da belki de o senenin bir almanağı arasında, denk geldiğim Şubat ayının içinde durması, nasıl bir dünyanın içine gelivermiş olduğuma büyük katkı sağlayacağından tali isteklerim arasında yer alıyor. Liste aslına bakılırsa (şeffaf bir bantla sararmadan önce ortasından yapıştırılmış -çünki o kısım hâlâ beyaz duruyor-) oldukça sıradan olmakla beraber doğum ve sonrası tüm yardımcı ekipmanları sayıp döküyor. 4. sırada liste başında durması gereken o beyaz, krem rengi, kefen türevi örtü duruyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;4-Kundak&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Bu deli gömleği icadı bir delinin elinden çıkmış olsa gerek. Elbette Orta Asya'dan çıkmış. Asıl amacı her ne kadar rahim dışına bir anda fırlamışlık hissini bastırmak, bir anda yiten sıcak, karanlık ve çepeçevre dünyayı yitirmişliği, yalancı bir örtü ile sağlamak olsa da -dünyaya gelişin hemen peşi sıra insanların insanlara yaptığı ilk üçkağıtdır bu: tercemesi henüz doğmadın hâlâ annenin karnındasın, korkma, uslu dur, dünya seni yemeyecek, dünya sana terlik pabuç alacak- eli kolu bağlılığın ilk resmidir. Öyle çok tercümesi var ki; dünyaya gelişin pür melâli ancak böylesi bir deli gömleği ile avutulabilir. Öte yandan aklıuçmuşlara da aynı yöntemin uygulanması belki de us kıvrımlarında kıvıramadıkları bu dünya oyunlarının üstesinden gelebilmeleri için aynı rahim-içindesin-bu-dünyaya-hiç-gelmedin-pışpışlamasının hiç değişmeyen yetişkin versiyonu olabilir. Dünyaya ve kendi varlığına katlanamayanları sürekli kundaklayoruz. Ezcümle, listenin dördüncü sırasında bu örtünün ismi de geçiyordu. &lt;strong&gt;7-Zıbın, 11-Çengelli iğne, 13-Lastik el topu&lt;/strong&gt; (ıkınırken sıkmak için), en altta da en yakın&lt;strong&gt; taksi durağının telefon numarası.&lt;/strong&gt; Bu listeyi, hayatımdaki ilk hal tercümesi (özgeçmiş) olarak bildim ve öğrendim. Oku ve kendine gel, hizaya gel, oku ve dünyaya gel listesi bu, öteki adıyla "Doğum sırasında gerekecekler". Arada -liste gezisine devam ediyor- punduna getirip listeyi bir kitap arasında sıkıştırdığımda sanki geri kalanında -hazır yaşanmış- bir hayatın geri kalan tecrübelerini bulabilecekmişim gibi dikkatle bakıyorum. Bir'den başlayıp sona doğru tarıyorum. Yılları katteden bir hayatın tüm ayrıntılarını orada bulabilecekmişim gibi, nadir bir gize ait bir yazmayı ele geçirmiş bir simyacı edasıyla üstüne kafa yoruyorum. Annem bir şeyi listeyi yazmaya unutmuş. Kuşkusuz not edilmesi gereken bir ayrıntıyı; o gece maalesef dünyaya geliş faslım onsuz kapanmış: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Babam.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Babam büyük orduların apoletleri en parlak ve yıldızlı komutanıydı. Böyle olması yerine onun bir büyücü, gezgin ya da mesela mezarlık bekçisi falan bile olması daha mutlu edebilirdi beni. Ne var ki onun seçimleri de omzunun üstüne yıldızlar kondurmak üstüne kurulmuştu. Yıldız meselesi de başka bir zıkkım gibi yapışmıştır yakamıza. Büyük şehirlerde zaten bir tek ismi, apolet üstündeki halleri ve diğer bilindik zorlama versiyonları kaldı yıldızların. Gökyüzü tarlasındaki ağaçlardan bir elma ya da sulu bir armut gibi koparılarak güç ve kudret kondurmak için her yere nakşedile kakıla, dünyanın karanlık olduğu, sokakların ve caddelerin lambalar ile aydınlanmamış olduğu yüzyıllarda, gökyüzüne bakan insanoğluna yaşattıkları korku ve heyecan arası pırıltılarını yitirdi yıldızlar. Öylesine ucuz kullanılmaya başladılar ki "Pekiyi"nin bile yanına koyuldular, reklam panolarını süslediler, neyse ki diğer uzay cisimleri bu onurlandırma işlemlerinin dışında kalmayı başardılar bugüne dek. Şimdi, gökyüzünde görüp görebildiğimiz bir tek ay kaldı. O da koca bir gökyüzü lambasından farksız artık. Eski zamanların aksine verdiği aydınlık öyle çok da iş görmediğinden, hangi saatlerde yanıp söndüğünün bile farkında değil kimse. Oysa yollara, çöllere, dağlara ve denizlere yeniden bırakabilse insan kendini, gecenin yükselen kızıl taçlısına, gecenin biricik ışığına yeniden tapmaya bile başlayabilir. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Evet, babam diyordum. Diğerlerinden pek de farkı yoktu aslında. O da bir komutandı. Diğer tüm babalar gibi. Orduları, askerleri, silahları, üniforması...Her daim seferde olurdu. Hangi ülkeleri topraklarına kattığını kimse bilmese de zorlu coğrafyalarda kurduğu kışlıklarda kışlar, güzellikle boyunduruğu altına girmeyen yerlerde bolca savaş teri (kan) akıtırdı. Düşman topraklarına, gece miğferinin (karanlık) arkasına saklanıp girerdi. Savaş bitip de döndüğünde yaralarını bize göstermezdi. Göreceğimiz bir şey varsa, kınının içine soktuğu, savaş terine bulanmış kılıcı olurdu. Geçen gün kitapçıya gittiğimde anımsadım onu olur olmaz.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-Hortlaklar, iyi bir seçim. Neden aynı kitaptan beş tane alıyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-Onlarla ev yapacağım?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-Ev mi?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-İki tanesi diklemesine duracak, üçüncüsü tepelerine yatay bir şekilde, diğer ikisi de çatı...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-Nasıl yani?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-&lt;em&gt;Yavaş yavaş hepimizin birer hortlak olduğunu düşünüyorum. &lt;/em&gt;İçinde yaşayıp gidecek bir yerim olsun diye...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Babamın gördüklerini anlatması için can atardım. Denizaşırı ülkelere gitmek için denizatına (gemi) biner ve yelkenleri şişirdi. Her seferinde ufuktan kaybolup gittiği anı, gittikçe küçülerek bir anda gözden yittiğini vakti gözümü kırpmadan izlerdim. Bazen çakılıp kalırdım olduğum yerde; ufkun gece miğferinin arkasına saklanmaya başladığı gecede yıldızlar usulca belirirdi gökyüzünde; hiç gözümü kırpmadan yeterince uzun durubilirsem, onlar babamın yıldızlı omuzları olurdu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Bunların gerçekten hiç bir önemi yok. Benzerlikler kurmanın yanılgısına kaptırmadığımda kendimi, benzemenin yüz(ey)sel hallerinden kurtardığımda kendimi şöyle düşünüyorum. Biz, onunla farklı yollara giden iki kişiydik. Yıllar var, tekrar ettikçe kendime hak veriyorum: yıldızlar gökyüzünde güzel, yıldızlar gökyüzünde güzel, yıldız... &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Birinci Kat&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Asansörden birinci katta indim. Uçsuz ve boş bir oda gibi geldi önce. Kokusuz, renksiz, diğer odalara benzemeyen ama diğer odalardan da hiç bir fazlası olmayan ama bir o kadar ufka kadar uzanan. Devası bir otoparkın bilinmedik bir katında, sayısız kolonla donatılmış geniş boşluğuna bakıyorum sandım. "Yalnızım" dedim kendime. Şimdi ve burada. Sanki söylediklerim işitilmiş gibi ufuktan gelen seslerin kendini farketirmesi bir oldu. Uçsuz bir odanın ufkunda sıralanmış, sık saflar halinde üstüme gelen orduyu görüp duraladım. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Hareket etmeye çalıştımsa da beni orada tutan bir kuvvet varmış gibi, olduğum yere çakılmış üzerime yaklaşan orduya hayretle bakakaldım. Odanın tüm yönlerdeki ufkundan düzenli adımlarla üzerime doğru geliyorlardı. Kafamı ne yöne döndüysem gittikçe yaklaşan yüzleriyle dolup taşıyordu. Bütün neferlerin üzerime yaklaşan adımlarında tutku, ateş, gözüpeklik, kararlılık ve yanılmazlığın meydan okunuşu içime işleyip korkuyla içimi donduruyordu. (&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Varoluşun, hayatın güçlüklerine karşı çelikten bir cesaretle donatmasını isterdim beni, oysa incecik bükülmüş, bağları, dikişleri sürekli kopan bir kumaş insanınkisi; ten, düşçül yaralar alıyor yolda, us kendi gediklerini sökük düş iplikçikleri ile dikiyor. Onlar üstüme geldikçe, korkunun içimde gezinen titreşimlerini işitmemek için dişlerimi sımsıkı sıkıp gözlerimi kısıyorum. Kendin ettin. Günün dönmedolabında bu yere sıkı sıkı tutunan sensin. Bir kez olsun cesaretli ol. Kaçıp gidersen tarih onları yazacak. Hiç bir tarih hikayecisi bundan bir destanlık hikayesi uyduramaz. Kaçıp gidersen, tarih seni hatırlamayacak bile. Hiç olmazsa bir kez olsun savaş.&lt;/span&gt; Uygun adım üstüme geliyorlar. Önlerinde durabilecek bir güç yokmuş gibi, önlerine kim çıktıysa hepsini yere serip geçmişler gibi, yılmaz bir şekilde ilerliyorlar. Kaçıp, gidecek bir yer yok. İçine sıvışılacak delikleri &lt;span style="color:#000000;"&gt;bulmaktaki ustalağımın bile bir işe yarayacağı yok. Kuytu bir köşe yok. Bir kadınım olsaydı koynuna saklardı beni.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;(2. BÖLÜM)&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Meydan Savaşı&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;İyice yaklaştılar...İyice....İyiden iyiye üstümüze doğru sokuldular. Tüm aralıklara sızdılar; duvar tipleri, kolonlar... Önümde uzanan geniş boşluk artık gözükmüyor. Ortalık bir anda ana baba gününe döndü. Uzakta alaca kıyamet koptu kopacak. Saflarımda savaşacak bir kaç cengaver, gelen devasa orduyu karşılamak için çok uzağımda korkusuzca bekliyor.... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="right"&gt;Temmuz-Eylül 2008&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="right"&gt;MS.&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-2839867495409985354?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/2839867495409985354/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=2839867495409985354&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2839867495409985354'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2839867495409985354'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/10/asansr-1-blm.html' title='ASANSÖR (1. BÖLÜM)'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-4513724424876963354</id><published>2008-09-01T09:31:00.006+03:00</published><updated>2008-09-06T21:19:03.431+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 14</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Postacıyı filmlerdeki gibi karşımda görünce şaşırdım. Eskimekten iyice sarırıp yırtılmış zarfı uzattı; açmamı izlemek ister gibi yüzündeki garip gülümsemeyle beklemeye başladı. Alıcı kısmında tanıdığım bir el yazısı ile adımı yazılı görünce heyecanlandım; olur olmaz gözüm yukardaki mühüre ve tarihe takıldı. Otuz sene öncesinin tarihini görünce merak ve heyecanımı farketmiş olmalı ki postacı gururlu bir ses tonuyla atıldı:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"İki kez adres değiştirmişsiniz. Biz herkesi buluruz." Eski bir gazete sayfası uzatarak "Şuna bir bakın" dedi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Gazete sayfasına bakarken bir yandan mektubu açtım. "Biricik Sevgilim," diye başlamış mektuba. Heyecandan ellerim titredi okumaya çabalarken.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Gazete sayfasındaki haberin üstünde, ellerindeki mektupları tutmuş, gülümseyen bir grup insanın fotoğrafı vardı. &lt;/span&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;'Mektuplar zamanda yolculuğa çıkıyor. Posta kurumu, otuz sene sonrasına mektup kampanyası başlattı. Sahiplerine varır mı bilinmez ama...'&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Haberin devamını okuyamadım; başım döndü. Öylesine garip bir his ki...Takvimlerde geçmeyen bir günün içindeymişim gibi kalakaldım. Takvimlerde geçmeyen bir zaman...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;MS, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-4513724424876963354?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/4513724424876963354/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=4513724424876963354&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4513724424876963354'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4513724424876963354'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/09/sonsuzksa-hikayeler-14.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 14'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-3058737919105038090</id><published>2008-08-20T16:26:00.003+03:00</published><updated>2008-08-20T23:20:25.585+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mektup'/><title type='text'>Mektup</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SKxf1LLyDzI/AAAAAAAAAjw/1A8vfQb2dZw/s1600-h/mktpp.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236665833864957746" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SKxf1LLyDzI/AAAAAAAAAjw/1A8vfQb2dZw/s320/mktpp.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;20.08.2008, İstanbul&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Yaz alevden kanatlarını açtı boylu boyunca. Tüm yakıcılığı ile göğe ve yeryüzüne yayıldı. Yüzü yakıp geçen kor sıcak bir rüzgâr, gölgelere, gizlendikleri tüm kuytu aralıklarda kavruk nefesini durmadan üfledi. Ölgün yaz, geridönüşsüzce görünmez koca bir değirmende kayaları ufaladığı gibi, tüm su birikintilerini yalayıp kızıl göğüne çektiği gibi sanki sesleri ve cümleleri ergitip bir bilinmezin içine doğru çekti; onları içinde geridönüşsüzce hapsetti. &lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;Taslakların her birini, telden bir çember gibi günlerdir çevirip durdum usumun yazdan yangın ıssızlığında. İki uzun metnin içinde döne dolaşa adımlarımı yitirdim. "&lt;strong&gt;Asansör&lt;/strong&gt;" 1.katta durdu. Kapılar açılınca koca bir ordu çıktı birinci katta karşıma. Kılıcımı çekip savaşmaya koyuldum. Sorudan&lt;/em&gt; &lt;em&gt;neferler, ünlemlerden neferler, her biri yere serildikçe daha cüsseli gövdeleri diğerleri akın akın, korkusuzca üstüme doğru geldiler. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"&lt;strong&gt;İsimsiz&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Kitap&lt;/strong&gt;", dokuz-on sayfa notla içine sıvışacağı ilk cümleyi arıyor; geniş bir temel kazmaya davrandım, yaz aradan çekilirse dibe doğru da kazmaya başlayacağım. Sonsuzkısa hikayelere bir yenisini daha yakında ekleyeceğim.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;selamlar,&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;Merih&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-3058737919105038090?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/3058737919105038090/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=3058737919105038090&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3058737919105038090'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3058737919105038090'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/08/mektup.html' title='Mektup'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SKxf1LLyDzI/AAAAAAAAAjw/1A8vfQb2dZw/s72-c/mktpp.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-8627695369772506714</id><published>2008-08-14T19:04:00.007+03:00</published><updated>2008-08-20T23:20:41.001+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='notlar'/><title type='text'>Notlar - Aforizmalar (Kafka)</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;33. Din fedaileri bedeni küçümsemez, çarmıha gererek yüceltirler onu; bu açıdan düşmanlarıyla aynı görüştedirler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;41. Dünyada uyumsuzluk, şükür ki, sadece sayısal bir uyumsuzluğa benziyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;52. Dünyayla arasındaki savaşımda dünyanın yanında ol.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;108. "Ama sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi işine döndü" Belki de hiçbirinde geçmez ama, açık seçiklikten yoksun eski hikâyeler yığınından kulağımıza tanıdık gelen sözlerdir bunlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;1. Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;16. Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;78. Bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ruh ancak.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-8627695369772506714?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/8627695369772506714/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=8627695369772506714&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8627695369772506714'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8627695369772506714'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/08/notlar-aforizmalar-kafka.html' title='Notlar - Aforizmalar (Kafka)'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-6172141050527909869</id><published>2008-08-02T15:25:00.008+03:00</published><updated>2008-12-12T10:42:05.744+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='notlar'/><title type='text'>Notlar - Europa (1991)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SJRksIEw1cI/AAAAAAAAAhw/oB58xAALeT0/s1600-h/LVT.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229915776528471490" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="316" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SJRksIEw1cI/AAAAAAAAAhw/oB58xAALeT0/s320/LVT.jpg" width="198" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Filmin, üçlemenin ilk filmi Suç Unsuru gibi hipnotik bir etki bıraktığını söylemem gerek. Hipnoz seansının içinde, gerçek ve zihnin üst üste bindirdiği gerçekliklerden ortaya çıkan görüntü alaşımlarının bıraktığı etkiyi anlatabilmek güç. Rüyalardaki gibi, yan yana kolayca gelemeyecek görüntülerin, gölgelerin içinde üst üste bindirilmesinden garip bir haz aldığımı söyleyebilirim; sonrasında ise öğrendiğim ayrıntılar, filmle çabucak ilişkilendiğinden, magazinel boyutlarına yitirip filmin gerçekliğine şimdiden karıştılar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Lars von Trier, Kopenhagda Rigshospital'da ölüm döşeğinde yatmakta olan annesini ziyaretinde, brezilya dizilerindekileri aratmayacak bir şokla karşılaştı. Annesi bir sırrı ondan yıllarca gizlemişti. Bu sır, filmin izleyici ile buluşmasından tam iki yıl önce ortaya çıkmasına rağmen, film gösterime girdikten sonra tam dokuz sene daha Lars von Trier'le beraber yol aldı. Annesi, sanatçı bir aileden geldiği ve sanatçı kişilikli bir çocuk istediği için, hasta yatağından söylediğine göre Toplum Bakanlığı'ndan evli bir adamla bir ilişki yaşamıştı ve Trier'in biyolojik babası, yıllardır babası olarak tanıdığı Ulf Trier değil, Europa filmindeki karakterlerden Zentropa şirketinin sahibine de soyadını veren Fritz Micheal Hartmandı. Ulf Trier bir Yahudi idi, oysa Hartman değildi. Hartman annesinin de belirtiği üzere sanatçı bir aileden geliyordu, ve hastane de işittiği şok edici gerçeği hazmetmeye çalışan oğluna, duyduğu memnuniyeti "En azından bir sanat yeteneği kaptın ondan" diyerek esprili bir şekilde dile getirmekten de geri durmamıştı. Lars von Trier'in, ailesindekindeki herkesin bu sırrı bildiğini farketmesi uzun zaman almadı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Gerçek baba ve oğul, buluştular; Hartman çocuğu (Lars von Trier'i) kabul etmediğini, kadınların kendilerini süpriz gebeliklere karşı korumaları gerektiğini ve Trier'in onunla yeniden bağlantı kurması halinde durumu avukatlara bildireceğini söylemişti. Bu yüzden bu sır, Hartman'ın öldüğü 2000 yılına kadar saklı kaldı. Baba ve oğul Europa'da da buluştular. Filmde, trenyolu şirketine sahip Hartman karakteri, yalan söylerek "Hartman benim arkadaşım. Beni sakladı ve bana yiyecek verdi" diyen bir Yahudi tarafından kurtarılmıştı. Kucaklaşma sahnesi her ikisinin bir birini daha önceden hiç görmemiş iki yabancı olduğu hissini hemen farketiriyordu insana. Dahası her ikisi de utanç içindeydi. Hartman, değişen düzene ayak uydurduğu için utanç içendeydi; yalan söyleyen Yahudi ise, bu uydurma tezgahı kuran albaya bir daha böyle bir şey yapmayacağını (yalan söylerek yeniden birini aklamayacağını) söyleyerek çekip gitmişti. Filmde sadece bir sefer gözüken Yahudi'yi elbette Lars von Trier kendisi oynuyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Film, kuşkusuz, savaş sonrası Almanya'sında işlerin nasıl değiştiğini göstermesi bakımından da etkileyiciydi. Filmin baş karakteri Leo Kessler ve Katharina, iki farklı dünyada ama kendi idealleri için savaşıyorlarsa da, işlenmiş suçların utancı, savaş sonrası her tarafta kol geziyordu; Hartman'ın intiharı bu yüzden kaçınılmazdı. Zentropa şirketine ait tren, karanlık bir Avrupa'nın içinde savaş sonrası Almanya'sında bu gerilimlerin arasından uzun bir yol boyunca ilerlerken (ki bomba patladığında bir köprüyü geçiyordu) derin bir yara alarak, idealist Leo Kessler ile suyun derinliklerine gömüldü. 1991 yılının sonunda ise Trier, Zentropa Entertainment prodüksiyon şirketini kuracaktı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Merih Sakarya&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-6172141050527909869?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/6172141050527909869/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=6172141050527909869&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6172141050527909869'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6172141050527909869'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/08/notlar-europa.html' title='Notlar - Europa (1991)'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SJRksIEw1cI/AAAAAAAAAhw/oB58xAALeT0/s72-c/LVT.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-1039580942658188305</id><published>2008-07-21T11:42:00.006+03:00</published><updated>2008-08-20T22:58:19.128+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 13</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Yanına yaklaştım. Su bulmuştu. Çamur rengindeki sığ su birikintisine boynunu uzatmış, suyun bozbulanık rengine aldırmadan içiyordu. Önce tereddüt ettim, sonra suyun içelebilir olduğuna dair sezgilerine güvenmeye karar verdim. Öylesine susuz kalmıştım ki içimi kavuran kuraklığı dindirmek için rengine ve tadına aldırmadan  su birikintisinin kenarına uzanıp içmeye koyuldum. Bir süre sonra suyun yüzündeki yansımayı görünce şaşkınlıktan su genzime kaçtı; beraber su içtiğimiz atım da aynı sureti görmüş ve tedirgin olmuş olacak ki başını kaldırıp, ayaklarıyla yeri bir kaç kez sertçe döverek kişnemeye başladı. Bir yandan öksürürken hızla başımı kaldırıp arkama baktım. Yerden koca bir taş alıp etrafı kolaçan ettim. Hiç kimse yoktu. Atın huysuzluğu bir türlü geçmek bilmiyordu. Şaha kalkıp, kişneyerek yeri daha da hızlı dövmeye başladı. Etrafa bakındım, havayı kokladım. Ben, ona ait herşeyden kaçarak uzaklaşırken, o uğursuz adamın, yani babamın, tekrar dirilip, iki aylık yol boyunca peşimden gelmiş olması imkânsızdı. İyice afallamış etrafa bakınırken atın bir kaç metre uzağından bir yılan süzülüp kaçmaya başladı. Bu bile tedirginliğimi ve havadaki gerginliği hafifletmedi. İkimiz de eğilip yeniden su içmeye koyulduk. Atın başının hemen yanında aynı sureti yeniden görünce donup kaldım, göz ucuyla bakındım, etrafta kimsecikler yoktu. O an, ilerlediğim yolun yüzüme çizdiği yeni çentikler ve toza bulanmış, darmadağınık saçlarımla ona ne kadar benzediğimi, babamın sandığım yüzün kendi yüzüm olduğunu şaşkınlıkla farkettim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;MS, 2008&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-1039580942658188305?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/1039580942658188305/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=1039580942658188305&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1039580942658188305'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1039580942658188305'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/07/sonsuzksa-hikayeler-12.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 13'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-5324310299779507265</id><published>2008-07-20T10:47:00.002+03:00</published><updated>2008-12-12T10:42:05.924+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mektup'/><title type='text'>Mektup</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SIQ_44NA9VI/AAAAAAAAAhY/wXnz-ecne6s/s1600-h/trrl.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5225371714048816466" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SIQ_44NA9VI/AAAAAAAAAhY/wXnz-ecne6s/s320/trrl.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;İstanbul &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;20.07.2008 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Yaz, ateşli sarı humma. Ne süreklenen bir gökyüzünde türlü biçimli bulutlara tesadüf edebilmenin yeğniliği, ne de içine sığınıp düş kurabilecek bir gölgelik. Mürekkep, kalemin ucuna varamadan buharlaşıp uçuyor. Terkip ettiğim tüm sesler, kavurucu yazgöğünde eriyor. &lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Asansör"ü yazmaya başladığımdan beri epey zaman geçti. Boylanıp etlenen metin üstüne sık sık düşünüyorum. Hikaye, hikayenin gerçeğini bir(kaç) kaleydoskoptan bakarmışçasına bezeyebilir mi? Ola ki, kurulabilirse, "çiçek dürbünü metin"ler kurmaya yeltenmek belki de... &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Kalemi elime alıp, kısa öyküler 55'i aklımın ucunda evirip çeviriyorum. Belki de geniş bir kalıba dökmeye çabalamak yerine türlü türlü yaz-geç'ler icat etmeli insan. Belki de bazı imgelere yazda erir gider diye hiç dokunmamalı, onları yaz-geç'lerde soğuk bir dinlenceye bırakmalı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;selam,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Merih&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-5324310299779507265?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/5324310299779507265/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=5324310299779507265&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5324310299779507265'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5324310299779507265'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/07/mektup.html' title='Mektup'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SIQ_44NA9VI/AAAAAAAAAhY/wXnz-ecne6s/s72-c/trrl.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-5944222922760149828</id><published>2008-07-13T14:23:00.012+03:00</published><updated>2008-12-12T10:42:06.078+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='notlar'/><title type='text'>Notlar- O lucky man (1973)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Bu sürreal filimden aklımda kalan pek çok detay olmasına karşın Alan Price'ın aşağıda sözleri bulunan şarkısı sürekli kafamın içinde çalınıp duruyor. Alan Price, filmin bir kısmında kendi olarak gözükmesinin dışında, film boyunca, antik yunan tiyatrosunda seyirciye oyunu takip edebilmek için gerekli bazı detayları müzik eşliğinde oyun boyunca veren koro gibi filmin ara duraklarında, ana güzergâhı işaret eden, bir çoğunu film için yazmış olduğu şarkılarla da grubuyla sık sık beliriyor. Filmin başında görülen harita üstündeki İngiltere'de uğradığı yerlerle (bir otelin arka bahçesindeki gizli odada, iktidar sahiplerinin paylaştıkları porno film etkinliği, bir DNA araştıma merkezindeki insanlık dışı görüntüler, bir nükleer araştırma merkezi vs.) kapitalizmi eleştiren bir yolculuk filmi olmasıyla beraber, ilk episodda kısa bir filmcikle de vurgulamaya çalıştığı "adalet"siz bir dünyada hiç yoktan yolculuğa devam etme şansına sahip olan bir adamın (filmin senaryosunun başroldeki Malcolm McDowell tarafından hayatındaki bazı ayrıntıların yansıtılarak yazılmış olması da başka bir ilginç yönü) filmi. Süresi epey uzun olsa da kaçan ayrıntıları yerli yerine oturtabilmek için (belki de bazı eleştirmenlerin Voltaire'in Candide'ine yaptığı vurgu yüzünden Candide'le beraber bir okuma gerçekleştirmek için) yeniden izlemeye değecek bir film.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SHn3gwT3lpI/AAAAAAAAAhI/bR_HCUFAu7g/s1600-h/o+lucky+man.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5222477385008912018" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SHn3gwT3lpI/AAAAAAAAAhI/bR_HCUFAu7g/s320/o+lucky+man.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;O lucky man&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;If you have a friend on whom you think&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;you can rely - You are a lucky man!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;If you've found the reason to live on and&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;not to die - You are a lucky man!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Preachers and poets and scholars don't know &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;it,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Temples and statues and steeples won't show &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;it,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;If you've got the secret just try not to blow&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;it - Stay a lucky man!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;If you've found the meaning of the truth&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;in this old world- You are a lucky man!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;If knowledge hangs around your neck like&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;pearls instead of chains - You are a lucky &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;man!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Takers and fakers and talkers won't tell you.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Teachers and preachers will just buy and sell &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;you.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;When no one can tempt you with heaven or &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;hell-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;You'll be a lucky man!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;MS, 2008&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-5944222922760149828?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/5944222922760149828/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=5944222922760149828&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5944222922760149828'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5944222922760149828'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/07/notlar-o-lucky-man.html' title='Notlar- O lucky man (1973)'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SHn3gwT3lpI/AAAAAAAAAhI/bR_HCUFAu7g/s72-c/o+lucky+man.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-479669274286292996</id><published>2008-07-12T10:39:00.002+03:00</published><updated>2008-07-13T14:08:25.890+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 12</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Elektrohazmatik&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Bir yüzük gibi parmağa takılarak çalışan haz aletinin bulunması gerçekten şimdiden birçok şeyi değiştirdi. Sevişme ritüelini elektriksel bir iletime indirgediğini savunan, insanı daha da yalnızlaştıracağını ve üremenin önünde büyük engel teşkil edeceğini savunan muhafazakarlarla, cinsel dürtüleri kışkırtarak, insanlığı, sattıkları ve izlettikleri tüm şeylerle aptal tutsaklar haline getiren kapitalistlere büyük bir tokat olacağını, her anlamda kendi kendine yetebilen bir insanın yeni çığırlar açacağını düşünen ilericiler arasında büyük tartışmalar çıktı. Tartışmalar süre dursun, elektrohazmatik marketlerde yerini aldı. Mucidin, zoraki yaptırımlarla önü kesilmeye çalışılan nüfusun, yaptırımlara rağmen her gün dağ gibi büyüdüğü Çin'den çıkması şaşılacak bir şey değildi, ne var ki satışlar dünyanın batısında patladı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;MS, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-479669274286292996?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/479669274286292996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=479669274286292996&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/479669274286292996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/479669274286292996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/07/sonsuzksa-ykler-12.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 12'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-7599526700058170639</id><published>2008-07-03T00:45:00.002+03:00</published><updated>2008-07-20T14:56:31.239+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 54</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Yüzümü yıkadım. Elimi her zaman bilindik otomatik hareketle havluya uzattım. Yerinde yoktu. Bornozu kullanıp işimi hallettim. Karımla, havluyu aramalarımız sonuç vermemişti ki, kaybolan başka şeylerin de olduğunu farkettik. Giysi dolabından kaybolanların sayısı gün geçtikçe artıyordu. Buzdolabından uçup toz olanların, gece aşırmaları yaparken farkına varmaksa gerçekten can sıkıcıydı. Kötü bir şöhretim olduğu için bunlarla ilgili sorumlu tutulabilirdim. Sonra, kaybolan şeylerin sayısı iyiden iyiye artınca sorumlunun ben olmadığım konusunda kanıtlarım iyice güçlendi. Belki de bu kaybolmalara bir şekilde alışabilirdik ama en sevdiği ayakkabılarından ilk önce iki çift, sonra bir iki çift daha ardından da bir üç çift daha kaybolduğunda işlerin iyice içinden çıkılmaz bir hâl almaya başladığını düşündüm. Polise gitmenin tam zamanıydı belki de; akıllı bir dedektif kısa zaman iyi bir açıklama yapabilirdi. İşler öylesine yoğundu ki fırsatını bulup bir türlü gidemedim. Aptalca olmasına rağmen, çaresizlikle, gazetedeki seri ilanlar sayfasında gördüğüm, kaybolan eşyalarla ilgili bir büroyu aradım. Beklediğim gibi evde kaybolan eşyalarla ilgilenmediklerini söylediler. Kaybolamaların günlerdir devam ettiğini söyledim. Polise gitmeniz de fayda var ama sonuç almanız biraz güç dediler. Birkaç form doldurmak yeterli oluyormuş. Formları oldum olası sevmem; polise gitmenin iyi bir fikir olmadığını karar verdim. Olayların iyice kontrolümden çıkmasını istemiyordum. Evimde tanımadığım birilerinin gelip gezinmesi şu aralar hiç de istediğim bir şey değildi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Bir akşam işten eve döndüğümde televizyonun ve müzik setinin yerinde yeller esiyordu. Buna gerçekten sinirlendim. Yarım saat boyunca bağırıp çağırdım, etrafa küfürler savurdum. Ortalığı iyice birbirine kattım. Dolaplarda istifli duran eşyaları aşağıya indirdim lanetler okuyarak; yorgunluktan oturduğum yerde çakılıp kaldım sonra da. Geceyarısına doğru ortalıktakiler arasında biraz eşelenince eskiden kalma bir radyo buldum. Çalışıp çalışmadığını kontrol ettim. Önce hiç bir ses çıkmadı, pillerini değiştirince şakımaya başladı. Televizyonun geride bıraktığı boşluğu radyoyla doldurmaya çalışmak ilk günler biraz zor olsa da, alıştıktan sonra bu durum hoşuma bile gitmeye başladı.&lt;/span&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Çalar saat uçup gittiğinde, işe geç kalmalarım başladı. Yakında beni kovacaklarını düşünüp iyice kaygılanıyordum; günler geçtikçe geç kalmamın pek de umurlarında olmadığını gördüm. Sabahları erken kalktığımda radyoyu dinleyip vakit geçirmeye başladım. Zaman ilerledikçe iyice alışkanlık haline getirdim bunu. Keyfim iyice yerine geldiğinde işe gidiyordum. İş yerindeki herkes biraz uzak durmak istiyor gibiydi benden. Bunca sıkıntının arasında kimseyle uğraşacak vaktim yoktu. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Ne zaman evde bir şeye ihtiyacımız olsa, kaybolanlar listesine bir yenisinin daha eklendiğini farkediyordum. Bu durum iyice canımızı sıkıyordu. Tepsi, su sürahisi, kültablası, yastıklar, diş macunu, banyo sonrası terlikleri; liste uzayıp gidiyordu her seferinde, inanılır gibi olmamasına karşın tüm çatal ve bıçaklar. İlgili ilgisiz herşeyi kaşıkla yemeye başlamıştım. Bu yüzden eskisine nazaran biraz fazla içiyordum; tütün, bu bulanıklığı açık duman mavisine boyuyordu. &lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bir sabah uyandığımda perdelerin de yerinde olmadığını gördüm. Zemin katta olduğumuz için gelip geçenler epey eğlenmiş olmalılar; evin içi epey dağınıktı. Evdeki gerginliğim iş yerine de yansımıştı. Durumun benim için zorlaştığını bildikleri halde kimse tek kelime etmiyordu. Evden onca şeyin kayıp olmasına karşın iş yerinde herşey ve herkes yerli yerindeydi; sabah günaydınları, kahve, klavye, nezaket gülümsemeleri, herkesin koşulsuz ağına düştüğü www. -ya da uluslar ağ-, yazıcılar ve fakslar ve telefonlar aynı sıradanlıklarıyla yerli yerinde duruyordu. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;Oysa evde k&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;aybolan eşyaların ard arkası kesilmek bilmedi. Ev son zamanlarda iyice çıplak kalmıştı. Perdesiz yaşamaya da alıştım zamanla. Öte yandan, bana sorarsanız, çıplak bir evin en iyi tarafı, sesin gerçekten iyi yankılanması. Radyo, en sağlam kalelerimden biriydi. Küçük antenine kırmızı ipten bir kaybolmazlık nişanı taktım. Sesi çok çıkmamasına karşın epey eğlendiriyordu beni. Kaybolan şeylerle ilgili yakınmalarım azalmıştı. Aslına bakılırsa, eşyaların azalması bir çok şeyi basitleştiriyordu. Salonun ortasındaki kanepeye kurulup epey uzun zamanlar geçiriyordum içerek. Akşamları iş dönüşü pencerenin önündeki kalan tek sandalyeye kurulup, gelip geçenlere bakıyordum, sonra, gerçekten evin içi her zaman olduğundan daha da boş geldi bir akşam. Kaygı verici bir şey vardı. Büyük bir şeyin kaybolduğunu için için hissediyordum. Kaybolan şeyin ne olduğunu bir türlü bulamadım. Arayıp durdum ama bir türlü çıkartamadım. Son zamanlarda kaybolanları tek tek gözden geçirdim, fayda etmeyince, evin içinde gezmeye başladım. Her yeri yoklamama karşın bir türlü bulamayınca salona geri döndüm.  Kanepeye kurulup içkimden koca bir yudum alınca kafama dank etti. Karım ortalarda gözükmüyordu. Hiç haber vermeden çekip gitmişti. Ya da kaybolan diğer şeylerle beraber kaybolup gitti diye düşündüm ilkin. Biraz daha içinçe her şeyi olduğu gibi hatırladım. O ölmüştü, hem de işini ben bitirmiştim. Viski şişesinin dibini bulmaya koyuldum radyoyu dinleyerek. Ölsün istememiştim belki de. Planlanmış bir kaza sonucu olmuştu. Eşyaların kaybolup gitmelerine katlanması zor geldiği için çok büyük bir yardımdı aslında ona. Gece boyunca telefon çalıp durdu. Salondaki radyo sesini her seferinde iyice bastırdı. Kimseyle konuşmak istemedim. Sonra ortalık iyice sessizleşti. Sızıp kaldım.&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sabah erkenden kapımdaki münasebetsizin ısrarlarına dayanamayarak uyandım. Kapıyı açtım. Merhaba doktor dedim hoş geldiniz. Epey uzun zaman oldu görüşmeyeli. Komşularınız sizin için endişelenmeye başlamış. Yo yo işler yolunda. Size itiraf etmek istediğim bir şey var. Karımı öldürdüm biliyor musunuz? Bunu gerçekten yapmış olmanızı dilerdim, dedi. Herkes sizin için gerçekten çok endişeleniyor. İş yerine epey zamandır gitmemişsiniz. Karınızı unutup yeni bir hayata başlamalısınız. Onun sizi terketip gittiğini ne zaman kabul edeceksiniz?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;Merih Sakarya&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;Haziran, 2008 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-7599526700058170639?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/7599526700058170639/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=7599526700058170639&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7599526700058170639'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7599526700058170639'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/07/ksa-ykler-54.html' title='Kısa öyküler 54'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-7119757554497043654</id><published>2008-07-03T00:30:00.002+03:00</published><updated>2008-12-12T10:42:06.098+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 11</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SGyCBNDv8wI/AAAAAAAAAgg/6N9LcO9lmws/s1600-h/snztzpy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218689025412428546" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SGyCBNDv8wI/AAAAAAAAAgg/6N9LcO9lmws/s400/snztzpy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Sinestezopya&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ona kendi yaptığım kremalı bir kırmızı uzatıp bekledim. Tamamını bitirene kadar sabırla izledim onu. Bitirdiğinde bana dönüp "Neredeyse yediğim en iyi kırmızıydı" dedi, bir yandan dudaklarını yalarken. Epey heyecanlanmış olmama rağmen hiç bir şey belli etmedim. Etli bir koyu mavinin üzerine çikolata sosu boşaltıp verdim bir sonraki seferde. Söyleyeceklerini merakla beklerken göz göze bakışıyorduk. Yüzündeki bilgiç gülümsemeyle son mavi lokmayı boğazından indirdikten sonra şöyle dedi: "Koyu mavilere çikolata sosunu hiç bir zaman yakıştıramıyorum" Ne olup bittiğini anlayamadan olanca gücümle sarıldım ona. Hissetiklerimin tıpatıp aynını hissediyordu. Başka şeylerde de denedik. Gece boyu, şimdiye kadar kimsenin göremediği bir köprüden süzülerek içimi gören biriyle olduğumu düşünmek tüm zihnimi uyuşturmuştu.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;Gün ışıyına kadar, yolunu sadece bizim bildiğimiz, topraklarını sadece bize açmış bir ütopyanın içinde gezinip durduk.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Merih Sakarya&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Haziran 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-7119757554497043654?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/7119757554497043654/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=7119757554497043654&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7119757554497043654'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7119757554497043654'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/07/sonsuzksa-hikayeler-11.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 11'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SGyCBNDv8wI/AAAAAAAAAgg/6N9LcO9lmws/s72-c/snztzpy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-8891830394914692109</id><published>2008-07-02T12:30:00.003+03:00</published><updated>2008-12-12T10:42:06.270+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>Çentikler 38</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SGtaKeYvUaI/AAAAAAAAAgY/c4iZt0MyWEU/s1600-h/bbl.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218363729240871330" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SGtaKeYvUaI/AAAAAAAAAgY/c4iZt0MyWEU/s400/bbl.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Şehirler şehirlerin üstüne kuruluyor; duvarlar duvarların üstüne, taşlar taşların, diller, kelimeler ve anlamlar, çağların her seferinde bilinmez yönlerden esen rüzgârının aşındırıp ufaladığı diller, kelimeler ve anlamların üstüne; hikayeler, söylenler, mitler olmadık labirentlerde ana gövdesi yitmiş hikayeler, söylenler, mitler üstüne; sesler, sesleri takip eden sessizliğin, insanın düşlerle taçlandırılmış varoluşu, toprak ve ateşle örtbas edilen çürüyüşü üstüne...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;MS, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-8891830394914692109?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/8891830394914692109/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=8891830394914692109&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8891830394914692109'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8891830394914692109'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/07/entikler-38.html' title='Çentikler 38'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SGtaKeYvUaI/AAAAAAAAAgY/c4iZt0MyWEU/s72-c/bbl.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-5394074972782040664</id><published>2008-06-18T09:39:00.010+03:00</published><updated>2008-06-28T21:58:25.089+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Manken</title><content type='html'>&lt;p align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;O.A'ya&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Kalabalık bir topluluk içindeydi. Yalnızdı. Hem sevgisiz hem de parasızdı. Çarşının içinde hızla ilerliyordu. Sol omzunda taşıdığı mankeni el yordamı ile düzeltip nefeslendi, her adımında seslerin ve kalabalığın daha da içine gömüldü. Çarşı hınca hınç doluydu; peş peşe, bir biri içinden geçişip zıt yönlere ilerleyenler, dükkânların önünde sergilenenlere bakarak olduğu yerde devinenler, tepsilerinde taşıdıkları çay kahveyi dökmemeye çalışarak kalabalığı yarıp ilerlemeye çalışan bir iki garson, eşik kenarlarına dayanmış bir birine laf atarak gülüşen, sohbet eden dükkân sahipleri, müşteri kapmaya çalışan çığırtkanlarla nefes alıp verdikçe homurtular çıkarıp kıpırdanan çok gözlü koca bir yaratığa benziyordu çarşı. Mankenin belinden başına kadar olan kısmı omzunun arkasında sallanıyordu; kalçaları kalbinin hizasındaydı, ayakları sol dizine kadar uzanıyordu. İki eliyle baldırlarından sıkı sıkı kavramış, sol omzu biraz arkaya doğru kaykılmış ve çökmüştü. Üstünden kayıp gitmesin diye kulağı ve çenesini de dayayarak başını sıkıca kalçalarına doğru yaslamıştı. Çarşının orta yerinden bir turist kafilesinin yanından geçerken sıcaktan ve taşıdığı ağırlıktan nefesi iyice kabardığından durdu. Sol ayağının üstüne ağırlığını verip, sağ eliyle yüzünden süzülen terleri silmeye koyuldu; yandaki dükkandan genç bir adam, durmasını fırsat bilip taarruza geçmişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yenge rahatsız galiba, yoksa güneş mi çarptı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözüne giren ter damlasını silip gözünü ovuşturduğundan o yöne doğru dönmedi. İlk gelen alaycı sese orta yaşlı ikinci bir ses eklendi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Saçları da pek güzelmiş, kızıl renk epey açmış."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Güpegündüz kız kaçırılmaz demediler mi hiç? Böyle işler gece olur." diye bağırdı genç olan, ardından can sıkıcı bir kahkaha koyuverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğeri de kahkaha atarak eşlik ederken arada kesik kesik yüklenmeye devam etti "Doğru,...doğru söylüyor,....gece olur bu işler...gece"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzünü hiç çevirmeden, biraz eğilip mankeni tekrar yüklendi. Uzun süredir taşıdığından, ağırlığı daha fazla büktü belini, kamburunu biraz daha çıkardı. "Dikkat et de başına güneş geçmesin" Kalabalığın içine tekrar karıştı. Her iki tarafından geçenlerin arasından kendine yol açarak, arada durup tekrar yol alarak ilerledi. Kan ter içinde çarşıdaki kalabalığın içinden çıkmayı becerdi. Gölgelik bir yer aradı; boş karton kutuları istifledikleri gölgelik bir yere usulca mankeni indirdi, sonrada yanına yorgunlukla çöküverdi. Ara ara yosun tutmuş, kirden kararmış taş duvara yaslanıp gözlerini kapadı. Önü sıra geçen ayak sesleri bir birini takip ediyordu. Arada bilmediği dillerde konuşan yabancılar geçiyordu. Uykunun içine batıp çıktığı, iç geçmesi kadar bir zaman geçti. Heyecanlanıp, gözlerini açmadan mankenin hâlâ yanında durduğunu anlamak için eliyle yokladı. Yanında bulunca rahatladı, dinlencesine devam etti. Sırtları duvara dayalı, yan yana duruyorlardı. Manken çıplaktı. Ayakları, belindeki eklem yerlerinden bükülmüştü. Yüzünde insanların bilinen hallerinden hiç birine benzemeyen bir ifade vardı. Cansız olduğundan değil de sırf bu yüzüne yontulmuş, yapışıp kalmış suni ifadeden dolayı yaşayanların arasında ama onlardan çok uzakta bir boşluğu dolduruyordu. Hem benzediğinden hem de benzemediğinden hissettirdiği bu garip ikilik nedeniyle belki de onu görenlerde garip bir huzursuzluk yaratıyordu. Ama o rahattı. Çöplerin arasında bulmuştu mankeni. İlkin ayağını görmüş, endişe ile üstündeki öte beriyi atmış, bir manken olduğunu anladığında üstündekileri atıp açığa çıkarmıştı mankeni. Elini yüzünü silmişti bulduğu gazete kağıtlarıyla. Üstünü başına bulaşan kirleri, yiyecek artıklarını temizlemişti. Kendisine yarenlik edecekti. Bir başınalığın geniş boşluğunu az da olsa dolduracaktı. Yalnızlığının karşısına dikilecekti. Uykunun ve küf kokusunun içine bata çıka geçti zaman; ayak sesleri duyuldu ve yitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Böylesine dileneni ilk defa görüyorum" dedi geçenlerde biri "Yuh yani..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İstanbul'un yarısı böyle geçiniyor abi artık" diye onayladı bir diğeri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Mankenlisini ilk defa görüyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben de ilk görüyorum abi. Bunu boyayıp kendi yerine dilendirecek olmasın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bunlar her şeyi yapar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlarına yaklaştıklarını işitti. Gelip tepelerinde dikildiler. İki adam da bir süre tepelerinde bekledi. "Pis herif, gıgını bile çıkarmıyor." "Yüzsüzler bunlar abi, güçleri yetse seni beni dilendirirler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ses çıkmayınca yürüyüp gittiler. Gözünü zerrece açmadı. Bir eli mankenin bacağında dinlenmeye devam etti. Geçip gidenler önüne bir kaç kuruş para attı. Güneş yer değiştiriyordu, tepeye diklenip, sığındıkları gölgeliği birazdan iyice ışığa boğacaktı. Gözlerine açtı. Önünde biriken paraları aldırışsıca topladı, cebine koydu. Sıkı bir kavrayışla mankeni tekrar yüklendi. Çarşının çıkışındaki sokaktan ana caddeye doğru adımladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korna sesleri caddeyi gürültüye boğuyordu. Karşıya geçmek için trafikte dura kalka ilerleyen arabaların arasına daldı. Az kalsın eziliyordu. Eski model bir araba hemen yanından geçip gitti. Geçen arabanın içindeki şoför okkalı bir küfür savurdu peşinden. Hızla durduğu için, manken yandan sıyrılır gibi oldu. Sıkıca kucaklayıp tekrar aldı omzuna. Gücünü toplayıp ileri doğru hamle yaptı. Korna sesleri arasında kendilerini yolun karşısına attılar. Kalabalığın arasına yeniden karışmıştı. Farklı yönlere ayrışarak, bir biri içine geçişerek ilerleyen kalabalıkla beraber bir zaman yürüdü. Dükkânların önü sıra meydana doğru ilerledi. Sağdan soldan yine laf atanlar oldu. Hiç birine aldırış etmeden devam etti. Meydana epey yaklaşmıştı ki kolundan tuttu biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Satacak mısın bunu?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Direnip, kolunu sıyırmaya çalıştı. Adam daha sıkı yapıştı koluna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Konuşsana be adam. Satıyor musun?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona doğru yüzünü çevirip boş gözlerle yüzüne baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İyi para veririm. Kime götürüyorsun? Vitrinin sağ tarafı için böyle bir mankene ihtiyacım var?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç bir şey söylemeden yine çekmeye çalıştı kolunu. Adamdan kendini kurtarayım derken omzundan sıyrılıp başının üstüne düştü manken sonra da yere boylu boyunca uzanıp kaldı. Başından saç yapıştırılmış bir parça kopup ileri doğru yuvarlandı. Uzanıp kopan parçayı cebine koydu. Adam kolunu bırakmıştı. Bir süre mankenin yüzüne baktı. Başka yerinde bir şey olup olmadığını anlamak ister gibi sırtını ve başını yokladı. Kafasında açılan çukurda gezdirdi bir süre elini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eeeh, fazla uzattın sende. Ne halin varsa gör."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her taraftan turistlerin ve satıcıların sesleri işitiliyordu. Meydana geldiklerinde, köşedeki mısırcıya cebindeki paraların bir kısmını uzattı. Bir mısır alıp meydandaki havuzun kenarına doğru ilerledi. Havuzun etrafında tam bir tur attı. Banklarda oturan meraklı gözler vakit kaybetmeden ikisini de soruşturdular. Her yer yeni biçilmiş çim kokuyordu. Boş bulduğu banka önce yavaşça mankeni indirdi, ardından bankın ucuna kendi ilişti. Güneş ortalığı iyice kavuruyordu. Nefeslenip yüzündeki ter damlalarını sildi, havuzun içinden bir avuç su alıp yüzüne çarptı, ensesini ıslattı, uzun sakalını sıvazladı. Dinlenirken acelesizce mısırını yedi. Su sütunları gökyüzüne doğru çıkıp yüksekten geri düşüyordu. Fıskiyelerden sıçrayan su zerreleri havada uçuşuyordu. Güneş ışınları, su bulutunun içinde türlü renkli yansılar bırakarak rüzgârla süzülüyordu. Mankene bakıp çekinerek gülümsedi, yanına biraz daha sokuldu. Uçuşan zerrelerin serinliğinde güneşin yakıcılığını unutmuş gibi su bulutuna bakıyordu. Mankene biraz daha sokuldu. Gözlerini yumdu. Bir vakit öylece bankta konakladılar. Kendilerini su sesine ve serinliğe bıraktılar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Elini cebine attı. Çöplerin arasında bulduğu ruju cebinden çıkardı. Mankenin dudaklarında kabaca gezdirdi, sonra çekingen ama zorlukla yanaklarını kaldırırmış gibi gülümsedi. Rujun ucundan biraz daha çıkartıp kendi dudaklarına sürdü, sonra tekrar biraz mankenin dudaklarına... Su zerreleri hafif hafif ikisini de ıslatıyordu. Başına baktı. Saçın koptuğu yere usulca dokundu. Kızıl, naylon saçlarına dokunacaktı ki uzaktan biri bağırdı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"İşte şu adam, şurada"&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Sesin geldiği tarafa baktı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"Cinsi sapık, hiç bir yerde huzurumuz kalmadı artık."&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Adamın biri, bir belediye görevlisine bakarak kendisini işaret ediyordu. Belediye görevlisi adam kaşlarını çatmış ikisine doğru hızlı adımlarla geliyordu.&lt;br /&gt;"Kalk oradan, herkese açık yerde utanmıyor musun?"&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"Cinsi sapık, cinsi sapık memur bey. Dilenci değil bu cinsi sapık. Her yeri de açıkta şeyin..."&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Mankeni sırtladığı gibi koşmaya başladı. Her ileri doğru adımlayışında mankenin başı beline çarpıyordu. Arkadan bağırıp çağıranların sesi geliyordu. Olanca gücüyle koşmaya devam etti. Sesler yitip gidine kadar yokuş aşağı koştu. Sesler işitilmez olunca nefeslenmek için durdu. Tüm gücünün çekildiğini duydu. Bir süre belini ovuşturdu. Geçen turist kafilesindekiler ona bakıp gülümsüyordu. Yakındaki çöp yığının küçük bir tepe oluşturduğu duvarın yanına indirdi mankeni. İşe yarar bir şeyler var mı diye bir süre yokladı çöpleri. Yığının altından iki büyük siyah torba çıkardı, gelişigüzel silkeleyip temizledi; birini yırtıp göğüslerine diğerini de kalçalarına doladı, arka taraflarına sıkı birer düğüm attı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Tramvayın gelen sesini duydu. Mankeni sırtlayıp durağa doğru ilerledi, cebindeki son bozukları çıkartıp bir jeton aldı. Kapılar açıldı. İçerisi epey kalabalıktı, herkes dikkatli gözlerle onlara bakıyordu. Günün tüm saatlerinin sıcağı tramvayın içine dolmuştu. Ter ve nefes kokuyordu. Sakallı bir adamla göz göze geldi, adam kaşlarını çatıp, dudaklarını büzüp, başını olumsuzlarcasına sağa sola salladı. Hemen gözlerini çekti adamdan. Sol göğsünün ucunun gözüktüğünü gördü. Naylonu hafifçe çekiştirip düzeltmeye koyuldu. "Ne günlere kaldık" diye bir ses geldi arkadan. Bazı homurtular, söylenmeler geldi ardından. Tramvay büyük bir kavis çizip köprünün üstünden durağa doğru ilerledi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Tramvay köprüyü geçtikten sonra durdu. Söylenenlere bakmadan, itişerek dışarı çıkanlardan mankeni sakınarak indi. Geriye dönüp köprüye doğru ilerlediler. Oltalar, kovalar ve balık tutanlar köprü boyunca yana yana uzanıyordu. Sağa sola çekiştirip oltasını toplayan bir adamın yanında geçti, bir diğeri tuttuğu balığı kovaya bırakıyordu; gülümseyen mutlulukla bir birine sarılmış bir çift köprüde resim çektiriyordu. Sıralanmış kalabalığın arasından geçip köprünün ortasında kimsenin durmadığı yere doğru ilerledi. İnsanlardan uzak bir yere gelince durdu. Mankeni omuzundan indirdi. Alnındaki terleri sildi. Dengesini ayarlayıp mankeni ayakta durur vaziyette korkuluklara dayadı. Yana yana bir süre, denize ve ufka doğru baktılar. Belli belirsiz kızıl saçları yüzüne değdi. Saçların her yüzüne değişinde derin derin ürperdi. Eli bir sefer mankenin omuzlarına doğru gitti, vazgeçti. Dudaklarındaki rujun tadına baktı, rüzgâra karışan kokusunu içine çekti. Oltalar uzaklarında denize atılıp çıktılar. Martı çığlıkları, vapur düdüklerine karıştı. Eğilip bir anda tabanlarından kavradı mankeni. Topuklarından sıkıca tutup korkulukların öte tarafına doğru iteledi. Hızla baş aşağı denize doğru düşüşe geçti manken. Göz açıp kapayıncaya dek sulara gömüldü.&lt;br /&gt;"Bir kadın suya düştü" diye bağırdı uzakta yürüyerek üstlerine doğru gelmekte olan bir adam.&lt;br /&gt;"Kadın suya düştü, kadın suya düştü." diye bağırdı başka biri. &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Korkuluklardan eğilmiş suyun yüzüne çıkan köpüklere doğru bakıyordu. Üstüne doladığı siyah torbalardan biri&lt;/span&gt; suyun yüzüne çıktı. Peşi sıra atladı mankenin. "Adam da atladı" diye bağırdı biri peşinden. "Kurtarmaya atladı" diye bağırdı diğeri. Suyun yüzüne beyaz beyaz köpükler çıktı. Herkes korkuluklara sarkıp hayretle denize doğru bakıyordu. Uzun süre beklediler. Sudan çıkan olmadı."Vay be, dilenciyi gördün mü" dedi ilk bağıran adam "Amma hikaye." Siyah naylon torba akıntıyla ileri doğru sürüklendi. &lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;Merih Sakarya, &lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;Mayıs-Haziran 2008&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-5394074972782040664?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/5394074972782040664/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=5394074972782040664&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5394074972782040664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5394074972782040664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/06/manken.html' title='Manken'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-8002536064884462162</id><published>2008-05-24T09:40:00.001+03:00</published><updated>2008-12-12T10:42:06.399+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>Çentikler 37</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;DİL&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SD5arglA3YI/AAAAAAAAAfY/v93aRNxuAu0/s1600-h/feather.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5205697922812927362" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 342px; CURSOR: hand; HEIGHT: 236px" height="225" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SD5arglA3YI/AAAAAAAAAfY/v93aRNxuAu0/s320/feather.jpg" width="315" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Açık etmesini beklerken, herşeye kilit mührünü vuruyorsa dil. Dudaklarından sökün eden sesleri ve elinden uç veren şekilleri, şeylerin bilinmezliğinin korkusunun üstesinden gelmek için, hiç durmadan büküyorsan. Sessizliğin billurluğunda kanat çırpmayı bilmediğinden, örtük cümleleri, sesler ve hurufattan giydirip arz-ı endam ettiriyorsan âlem-cümle-meclisinde. Yaydan çıkmışsa bu dil; bir tek, kurduğun puttan anlamların kalbine doğru hışımla vızıldayarak süzülüyorsa. Putun kalbine saplanıp, sadece orda onunla yüzyıllarca...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;MS, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-8002536064884462162?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/8002536064884462162/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=8002536064884462162&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8002536064884462162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8002536064884462162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/05/entikler-37.html' title='Çentikler 37'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SD5arglA3YI/AAAAAAAAAfY/v93aRNxuAu0/s72-c/feather.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-733465211566603963</id><published>2008-05-19T10:50:00.003+03:00</published><updated>2008-05-29T09:40:27.936+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 53</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Ölüm bitti&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Yanına giderken isteği dergilerle birlikte ayva tatlısı da götürdüm. Kitapların tüm duvarları kuşattığı salondan geçip odasına girdiğimde, yatağından kalkacak gibi yanlamasına oturmuş pencereden dışarı bakıyordu. İlkin, torbanın içindeki dergileri gördüğünde gözü parladı; ayva tatlısını da görünce sevinci katmerlendi. Sonra sanki bir şey olmuş gibi değişiverdi yüzü. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Bir çok deneme yaptım" dedi. "Bir türlü kalkamıyorum. Kaslarım ve kemiklerim emirlerime uymuyor."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Sıkıntısını biraz hafifletmek için gülümseyerek "Aklınız pırıl pırıl, hâlâ emrinizde" dedim.&lt;/span&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Yaşlılığın belki de tek iyi tarafı; seni bilgeliğin kisvesine büründürüyor" &lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Göz kırpışlarıyla güç toplayıp yüzünü gülümser hale getirdi, "Gel bana yardım et" &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Koltukaltından tutarak kaldırdım.&lt;/span&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Bunu söylemeye utanıyorum ama başım dün geceden beri dertte. İdrar sondasını düzeltebilir misin?" &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Eğilince gördüğüm manzara içime işledi. "Kan var burada" dedim "Hemen doktora haber vermeliyiz"&lt;/span&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Yo yo" diyerek kolumu sıkıca tuttu. "Ölmeyi bunca uzatıp güçleştirmemeli insan. Vakti zamanı gelince gidebilmeli. Herkes, nefesi kesilince nereye gideceğini bilmediğinden, yaklaşan sonu uzatıp duruyor." &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Kimse" dedi "dünyada kopan bunca patırtıya rağmen, ölünce nereye gideceğini bilmiyor; ama benim derdim nereye gideceğimle ilgili değil" diye ekledi. "Ölüm öyle herkesin sandığı gibi bir anda gelmiyor. Yaşlılık ve hastalıklarla boğuşmaya başlayınca hissediyorsun onu."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Beraber salona doğru acele etmeden ilerledik. Kitapların duvarlarda yer bırakmamacasına çevrelediği yüksek tavanlı salonda rafların birinin önünde durduk; bana dayanarak bir kitap çıkarttı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Otuzuma girerken okumuştum bu kitabı." dedi, ağırlığını iyice üstüme verirken. Gırtlağını temizleyip derin bir nefis aldı "İvan İlyiç kadim dostlarımdan benim. Ölmenin, düşündüğümden fazla zaman alacağını hatırlatırdı hep bana." &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Kitabı eline alıp, yeniden yatak odasına doğru dönmeye çalıştı. "Dönüş yoluna geçelim şimdi"&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Elbette" dedim.&lt;/span&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Salonun ortasına geldiğimizde attığı bir adımdan canı fena halde yanmış olmalı ki, bir anlığına durdu; yüzünü buruşturup içli ve acılı bir soluk bıraktı dışarı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"En azından doktora sadece bir gözükse..."&lt;/span&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Hayır" dedi, tekrar yatağa doğru adımlarken.&lt;/span&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Vardığımızda tüm gücünü bu kısa yolculukta tüketmişçesine kendini yatağa bıraktı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Tatlıyı uzatır mısın? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Tatlıyı açıp ona verirken, elindeki kitabın arka kapağını çevirip, son sayfasını açıp bakmam için işaret etti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Parmağı ile işaret ederek okudu: &lt;em&gt;"...ölüm bitti" &lt;/em&gt;sonra da bana tekrar dönüp tekrar etti : "Benim için, ölüm neredeyse bitti. Bırak da doktor, sağlık falan düşünmeden tatlımı yiyeyim şimdi."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-733465211566603963?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/733465211566603963/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=733465211566603963&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/733465211566603963'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/733465211566603963'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/05/ksa-ykler-53.html' title='Kısa öyküler 53'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-878458062413554309</id><published>2008-05-11T23:03:00.005+03:00</published><updated>2008-12-12T10:42:06.683+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mektup'/><title type='text'>Mektup</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SCdSK4-Zt1I/AAAAAAAAAec/VYBtCYfdQRY/s1600-h/okyanus.jpg"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5199214641868814162" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SCdSK4-Zt1I/AAAAAAAAAec/VYBtCYfdQRY/s400/okyanus.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#999999;"&gt; 11.05.2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#999999;"&gt;İstanbul,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#999999;"&gt;Yolun ortasında yolunu kaybedebilir kişi. Her el uzaklığı köşede kayboluş pusulaları tezgâhlarda.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Uzundur öykülerin ormanından uzakta geceliyorum. Geceye dair suskunluklar kendi çevrenlerini gecenin içinde büyütüyorlar. Bölünmüş uykuların güngözünden soyunuk esinlerinin bile kıpırtısı, kokusu yok...İki öykü ile başım fena halde dertte.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"Zamanın sonu için müzik" bir kış göğünde asılı kaldı. "Manken" vitrininden inip, elbiselerinden soyunup elini uzatamadı daha elime. Delidümen kelimeler, bu azgın denizde rotayı fırdöndürüp duruyorlar...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#999999;"&gt;Merih Sakarya&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SCdR1Y-Zt0I/AAAAAAAAAeU/50pVxI9-kSY/s1600-h/okyanus.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-878458062413554309?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/878458062413554309/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=878458062413554309&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/878458062413554309'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/878458062413554309'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/05/mektup.html' title='Mektup'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SCdSK4-Zt1I/AAAAAAAAAec/VYBtCYfdQRY/s72-c/okyanus.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-9202002877735504039</id><published>2008-05-04T13:51:00.006+03:00</published><updated>2008-12-12T10:42:07.114+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='notlar'/><title type='text'>Notlar- Hic et Nunc</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SBRbyf6vJ0I/AAAAAAAAAd8/PxdEXRC13iU/s1600-h/picasso_avignon[1]_jpg.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193877193384470338" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 303px; CURSOR: hand; HEIGHT: 273px" height="263" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SBRbyf6vJ0I/AAAAAAAAAd8/PxdEXRC13iU/s320/picasso_avignon%255B1%255D_jpg.jpg" width="231" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SBRbq_6vJzI/AAAAAAAAAd0/PkOJ5xT5D7E/s1600-h/frndbeto.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193877064535451442" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="256" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SBRbq_6vJzI/AAAAAAAAAd0/PkOJ5xT5D7E/s320/frndbeto.jpg" width="254" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;I&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Ne zamandır Eco'nun Güzelliğin Tarihi'ini fasılalarla okumaya devam ediyorum. Her ne kadar bir Ecosever olarak işaret ettiği değişik ayrıntılara takılmış olsam da, bütünlüğü ve derişikliği konusunda beni pek tatmin eden bir kitap olmadı. Ana gövde alıntılarla desteklenmiş olsa da birbirini takip eden bölümler arasındaki hızlı geçişler okuyucuyudan aynı zihinsel vites değişikliğini beklediğinden, zaman zaman bir yarım kalma hissiyle kitabı bir kenara bırakarak, bölümün bıraktığı etki üzerine bir süre düşünmek, soluklandıktan sonra diğer bölüme geçerek okumaya devam etnek daha çok işime geldi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Takılıp kaldığım detaylardan birisi de üstte solda görünen minyatür. Karolenj devrinin arifesinde Santa Toribio manastırında yaşayan ve kıyamet ile ilgili yorumları Avrupa'yı uzun süre etkilemiş Beatus isimli keşişin uzun yüzyıllar boyunca kopyalanmış metinlerine eşlik eden "Beatus" ismiyle anılan minyatürlerden biri (Ulusal Müze, Madrid). Minyatürün altında yer alan figürler (özellikle sağ alt köşedeki) ve bende bıraktığı Avignon'lu Kadınlar çağrışımına bir not düşmek istedim. Picasso ve minyatür sanatı arasında ( hatta Ortaçağ İspanyol minyatürü demeli) zaten bilinen bir bağ varsa bunun cehaletime verilmesini isterim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;II&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Diğer not Titus ile ilgili. (Güzelliğin Tarihi, film için bir yan okuma kıvamında ele avuca sığarsa.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Film, uzun süredir izlediklerim arasında Shakespeare'in usuçuklatan farkıyla, damağımda uzun süre unutulmayacak dehşetli bir lezzet bıraktı. Titus Andronicus, Shakespeare'nin ilk tragedyası. Fazla beğenilmediğinden başkası tarafından yazılmış olabileceği bile ileri sürülmüş. &lt;em&gt;"...XX. yüzyılda ilk kez Old Vic tiyatrosunda, Shakespeare'nin tüm oyunları sahneye konurken oynanmıştı. Anlatıldığına göre, kutsal Shakespeare'lerini ilkin saygıyla izleyen seyirciler, cesetler peş peşe yığılmaya başlayınca, katıla katıla gülmekten kendilerini alamamışlardı. Gelgelelim 1955'te, aynı metelik etmeyen tragedyayı Peter Brooke yönetince ve Laurence Olivier ile Vivian Leigh başrolleri oynayınca, Titus Andronicus yalnız İngiltere'de değil, turneye gittiği Fransa'da da aklın alamayacağı kadar beğenilmiştir. Otuz yıl önce kahkahalar atan seyircilerin yerini, artık &lt;strong&gt;dehşete&lt;/strong&gt; kapılıp fenalık geçirenler aldığı için, yaygın bir söylentiye göre, tiyatro kapısının önünde ambulanslar hazır bekletilmiş&lt;/em&gt;" (Mîna Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Alıntıdaki "dehşet" kelimesini özellikle vurguladım. Çünki filmden neden bunca etkilediğimi anlatabilmek için iyi bir anahtar.&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Güzelliğin Tarihi VI. (Yücelik) bölümünde bulunan alıntılar, filmden aldığım dehşet'li tadı dilegetirmekte bana epey yardımcı olacak. Dehşet'in bırakmış olduğu lezzetin iyi bir tanımı şöyle kanımca: "&lt;em&gt;Üzücü, korkunç ve hatta dehşetli şeylerin bize çok çekici gelmesi, kederin ve terörün aynı güçle bizi itmesi ve çekmesi doğamızın genel bir olgusudur. ... Sezdiğimiz tehlikenin kendi güvenliğimizle karşılaştırılmasından duyduğumuz doğal hazza inanmak Lucretia'daki gibi zordur..&lt;/em&gt;." (Friedrich von Schiller,Über die tragische Kunst). -Kaderin bir cilvesi olsa gerek Titus Andronicus'da da Aaron'un repliklerinden birinde Lucretia'nın adı geçer.-&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Güzelliğin Tarihi VI. Bölüm'ünün altıncı kısmında önce Edmund Burke daha sonra yedinci kısmında Kant'dan alıntılar var. Bu alıntılar güzellik ve yücelik arasındaki sıkı bağ soruşturulurken bir araç olarak sürekli bahsedilen "korku" ya da "dehşet", benim yaptığım okumaya da ışık tutuyor ve filmden ya da tragedyadan neden böylesine etkilenmiş olabileceğime kanımca dilegetiriyor. Önce Burke alıntısı (A Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beatiful): "Acı ve tehlike düşüncesini oluşturmak için gereken neyse, başka bir deyimle, hangi yöntemle gerçekleşirse gerçekleşsin, korkunç olan ya da korkunç şeylerle bağlantısı bulunan veya dehşete eş etki yapan ne varsa, işte o Yüceliğin kaynağıdır; yani aklın hissedebileceği en güçlü duyguları yaratır".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Yedinci kısımdaki Kant'ın Yücelik kavramındaki ayrım ise işleri epey kolaylaştırıyor. Matematik Yücelik ve Dinamik Yücelik...Köşedönmeci olarak şöyle özetleyebilirim anladığımı: İlahi estetik iki şekilde insanı etkiler; birincisi matematik olarak, çokluğun, sonsuzluğun, sınırsızlığın (sözgelimi uzaya ve gökyüzüne bakarak aldığımız haz -&lt;/span&gt;&lt;a href="http://timegoesby-e.blogspot.com/2007/09/entikler-xxxii.html"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;bknz çentikler XXXII&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;) diğeri ise dinamik olarak harekete geçen güçlerin (sözgelimi büyük bir fırtınanın içimizde doğurduğu korkuyla aldığımız haz) etkiseyle hissettiğimiz Yücelik duygusuyla.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Toparlayacak olursam, tragedyadaki dehşet ve korku, bize, hem tanrısal güçlere karşı duyduğumuz bilinmez korku ve dehşeti çağrıştırıp fısıldadığından hem de sürekli bir kendimizi sahnedekinin "yerine koyma", kendi güvenliğimizle karşılaştırma ve katarsis sağlama haliyle sardığından ve hiç bir zaman olağanlaşmayan (ölümle ve duyabileceğimiz olası acıyla sürekli bilinmezliğini koruduğu için olsa gerek) bir duygunun tellerini kıpırdattığından içimize işler. Filmin sanırım böylesine bir lezzet bırakmasının nedeni bu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;III&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Bu not tamamen elimin altında sıvışmaması için buracıkta duracak. Tekrar kuşkusuz döneceğim. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Yves Bonnefoy'un "Olasılık Dışındaki" adlı kısa ama demir leblebi metinlerine döndüğüm geçen gecelerden birinde altı çizilesi birkaç cümleye rastladım. Böyle kısacık geçiverince doğru yere ulaşamayacak olmasına rağmen, sahibine elbet ulaşır düşüncesiyle aşağıya iliştiriyorum. "Yolculuk" şiirinin VII. kısmını fona yerleştiriyorum, sonra okuyorum. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;"Baudelaire bununla kalmamıştır. Sözün sınırlarında ayrımsadığı bulutu şiirinde daha iyi kavramak için ölmeyi -ölümü vücuduna çağırmayı ve onun tehdidi altında yaşamayı- seçtiği düşüncesini savunuyorum. Ölüdür, ölmüştür bile, &lt;span style="color:#000066;"&gt;bir burasında ve bir şimdide&lt;/span&gt; çoktan ölmüş olandır, artık Baudelaire'in &lt;span style="color:#330099;"&gt;bir burası ve bir şimdi&lt;/span&gt; betimlemesine gerek yoktur. Onların içindedir, sözü de onları taşır.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;Dilde bulunuşa ulaşmak için duyulan bu neredeyse karşılanmış arzunun anlamı da sanırım şudur: zekâ, kendisinden daha büyük olan aşkın içinde silinip gitmelidir, aşkın tek barınağı acıma ya da özlem, "&lt;strong&gt;acı bilgi&lt;/strong&gt;", o kaçınılmaz ve umutsuz bilgi olsa bile&lt;/em&gt;."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;"Bana anlamlı bir iz gösterin, size onu takip edeyim"*&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;*EB, Acı Bilgi&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;MS, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-9202002877735504039?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/9202002877735504039/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=9202002877735504039&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/9202002877735504039'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/9202002877735504039'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/05/notlar.html' title='Notlar- Hic et Nunc'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SBRbyf6vJ0I/AAAAAAAAAd8/PxdEXRC13iU/s72-c/picasso_avignon%255B1%255D_jpg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-2564095659971727882</id><published>2008-04-20T09:19:00.003+03:00</published><updated>2008-06-28T22:11:06.500+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa Öyküler 52</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Beni Aç&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Muntazam ve kuşku bırakmayacak şekilde katlanmıştı kâğıt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köşede kalınca; hemen döndüğümde gördüm kâğıdı. Tam dönerken, dönüşün yarı yolundan diğer yarısına dönüyorken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makasla kırpılmış, yüksek, süs bitkisinden koridorların ortasında ansızın rastlanılan yeşil yosun kaplı, yuvarlak bir havuzun kenarından ilerleyip çevresinden dolanır gibi olmayacağı en başından belliydi. Merakperver, cesaretli ve yabanarısı uçuşlu notalar. İnişçıkışinişçıkış. Vızıltı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncenin de bir köşesi olabileceğini söylemişlerdi. Orada biraz başka bir şeye benzemeyen garip şeyler mi bulacağım? diye sormuştum kendime. Her durumda, her bakış, ses, kelime de olur olmaz akıldan geçmeceler. Düşünceler kazanı, cadı kazanı. Bunu, o köşeye vardığını yani, anlamak zor olmalı demiştim. Kazana düşmeceler. Fokurdamalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ansızın çıkan sert bir rüzgâr, sonra ansızın kaybolan. Yüzkaçıran bir rüzgârın getirdiği bir yaprak gibi ötede duruyordu kâğıt. Dalgasız bir açık denizde çok ötelerde gözüken küçük bir sandal gibi bir başınaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bayım, o yoldan gidecekseniz, adımlarınızı sakın kaybetmeyin. Hızla ilerleyin. Adımlarınızı sakın ha..." &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;Söylenenlerin hepsini kulak ardı ettim. Köşeye gelene kadar, deneyimlerin kör bilgeliğiyle, söylenenleri fazla önemsenmeden ilerledim; kullanılmayacaklar arasına tıkılan, belleğin diplerine atılan her önemsiz dağarkaplayana yaptığım gibi onları da diplere tıkıştırıp yok saydım. Gelip de çevresinden dönecekken kavrayıverdim. Bir köşesi vardı. Düşüncenin geçit vermeyen bir köşesi vardı. Çevresizdi. İçinden geçebileceğimi umarak bir boşluk aradım. Altından sızabileceğim bir boşluk. Üstünden aşabileceğim bir kıvrım. Yanında sıvışabileceğim bir süzüntü. Kenarından sıyrılabileceğim bir kenar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerleyebileceğim, -eceğim. Eceğim bir büküntü; oysa söylenenleri zerrece umursamamıştım buraya kadar. Cesaret gösterisiydi belki de. Bir anlığına hareketsiz kalmış olmalıyım. Herşey geriye gider gibi oldu yanıbaşımdan. Bir anlık kıpırtısızlığın, uzayan upuzun bir anın devinimsizliğe dönüşü... Yavaşlamış olmak ile durmak arası ince ayrımdan geçip, durmaya başladığıma, duruyor olmanın kesinlikten uzak, her an bozulabilecek dengesine doğru büküldüğüme ve durduğuma inanmaya başlamıştım ki durdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağ adımım yittiğinden biliyorum. Durmanın sancısız ama tedirgin kipinde yitirdim hızla onu. Sol adımımı da hızla yitirdiğimde, onların haklı olabileceklerine dair bir kuşku kollarıma yapıştı. Kuşku ile geniş ve yüksek tavanlı bir salonda usdöndüren bir vals başladı. Kalp çarpındıran bir kadınla dans etmekten hiç farkı yoktu bunun. Önce "bayım dikkatli ilerlemeliydiniz..." diye gülümseyerek dansı görünmez bir çemberin etrafına dizilerek izleyenlerin önünden döne dans ede geçerek, kuşkularıyla dans eden diğerleriyle beraber eş zamanlı devinimlerle dönerek, baş döndürücü kuşkuyla yekpare bir beden olup kendimi onun sorgusunun kollarına bırakana kadar yeniden, sonra yeniden suretsiz kalabalığın önünden, arada temiz havanın süzüldüğü geniş ve yüksek kapıları açık balkonun önünden savrula birleşe ilerlerken içime düşürdüğü kuluçkadaki yumurta çatladı –haklıydılar, dedim. Nefessiz durdum. O köşedeyim, dedim olur olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kağıt şüpheye yer bırakmayacak denli incelikle katlanmıştı. Sol üstünde ince uçlu bir divitle sağa yatırılmış harflerle “Beni Aç” yazıyordu. Köşede öylece kalakalmıştım. Bir süre kıpırtısız bekledikten sonra onu açmaya doğru uzandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce bir iz bulabilecekmiş gibi elimde evirip çevirdim. "Beni Aç" Bu konuda başkaları tarafından söylenen bir şey olup olmadığına bir türlü emin olamadım. Gözlerimi dört açıp yutkundum. Açıp açmamak konusunda kıvranan parmaklarım bir yengeç gibi hareket edip durdu. Sonunda biraz tedirgin, terleyerek, işaret ve baş parmağımla hafifçe ucundan tutup açarken diğer parmaklarım belirsizlikle avcuma doğru yuvarlandı. Merak ve umutla açtım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;"Balkonun serinliğine doğru ilerlemeli."&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Tek bir cümle. Baştan sona yeniden okudum. Yazılan başka bir şey olmadığından emin olana dek yokladım sağını solunu. Ne anlama geliyordu? Kağıdı katlayıp bulduğum yere koydum. Sıkışıp kalmıştım. Bekledim. Yapabilecek hiç bir şey yoktu. Usyutan bir düşüncenin köşesinde, kuyusunda kalakalmıştım. Yıllarca kimse nerede tıkılıp kaldığımı bilmeden buradan çıkamayabilirdim. Son hamlem de fos çıkmıştı; üstünde "Beni Aç" yazılı, köşede duruyordu. Eli kolu bağlılığın gevşettiği tüm sinirlerle kendimi bırakabilirdim. Böyle anların bilinçsiz hareketleri beni ele geçiriyordu ki, neden böyle bir şey yaptığımı bilmiyorum, uzanıp kağıdı aldım. Çaresizliğimi tekrar okumak için uzanmış olmalıyım ona. "Beni Aç" &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;"Valse devam etmeli"&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Tek bir cümle. Baştan sona yeniden okudum. Önceki cümleyi yeniden bulabilecekmiş gibi aradım. Emin olana dek kağıdın sağını solunu yokladım. "Valse devam etmeli". Umutlanıyordum. Korku yerini, yola koyulurken söylenenlerin yanlış olabilecekleri ile ilgili bir umuda bıraktı. "Bayım sakın ha...O yoldan gidecekseniz..." Kuşkuyla valse devam etmeli, diye ünledim. "Valse devam etmeli." diye tekrar ederken yeniden başladı. İzleyenlerin çemberinin önünden geçiyorduk. Akılçelen bir hızla dönüyorduk. Her seferinde balkonun yanından geçerken ona doğru ilerlemeye çalışıyordum. Temiz havayı içime çekiyordum ama bir türlü dönen çiftlerin arasından balkona doğru yaklaşamıyordum. Düşüncenin köşesinden kurtulmak için, hızla dönüşün merkezkaç kuvvetlerine kendimi düğümlemiş, daha hızla dönmeye çabalıyordum. Son seferinde öylesine hızlandım ki kuşkunun kollarından kendimi balkona doğru atıverdim. Hızla balkonun kapısına doğru yol alırken köşeden sıyrılıverdim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-2564095659971727882?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/2564095659971727882/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=2564095659971727882&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2564095659971727882'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2564095659971727882'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/04/ksa-ykler-52.html' title='Kısa Öyküler 52'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-7060236422533251213</id><published>2008-04-14T23:23:00.002+03:00</published><updated>2008-12-12T10:42:07.469+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mektup'/><title type='text'>Mektup</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SARROtJExyI/AAAAAAAAAdY/tNdXSCQMsqY/s1600-h/sndthbt.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5189361983715329826" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SARROtJExyI/AAAAAAAAAdY/tNdXSCQMsqY/s320/sndthbt.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;Mevsim döndü. Dingin ve pürüzsüz bir suya demir atmış gibi duraladım. Uzunca dinledim. Demir almadan alıkoyan yılgın düşüncelere sarınıp bekledim geçmesini. Yola devam etmeyi düşündüğüm taslaklar, istiflediğim koca birer peynir tekerleği gibiydi kilerde. Bekleyip durdukça, sarındığım devinimsizliğin içine, hepsinin uçlarından usul usul yedim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;MS&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-7060236422533251213?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/7060236422533251213/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=7060236422533251213&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7060236422533251213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7060236422533251213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/04/mektup.html' title='Mektup'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/SARROtJExyI/AAAAAAAAAdY/tNdXSCQMsqY/s72-c/sndthbt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-4615054252343712610</id><published>2008-04-06T09:17:00.007+03:00</published><updated>2008-04-10T09:20:05.037+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 10</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000066;"&gt;&lt;strong&gt;Süs&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Tavanarasının geceleri kendini daha fazla hissettiren soğuğunda sıkıca örtünüp yıldızları gözlemeyi sürdürüyordu notlar alarak. Hokkanın içine daldırıp kuş tüyü kalemini, mum ışığında, siyah, harften gölgeler düşürüyordu sayfanın üstüne. &lt;em&gt;"Güneş öylesine güçlü ki yıldızlar sadece, her yanı karanlık bürüdüğünde ışıyacak yer bulabiliyorlar.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;em&gt; &lt;/em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Işığın güzelliği Tanrı'nın kudretiyle yarıyor karanlığı. Uçsuz karanlıkları aydınlatmak için göğe asılı binlerce yıldız."&lt;/em&gt; Hokkaya aklındaki düşüncelerle daldırdı tüy kalemi, yazmaya yeniden koyulmadan başını kaldırıp yıldızlara baktı. &lt;em&gt;"Kozmos (süs). Sadece süs mü? Öyleyse neyin süsü?" &lt;/em&gt;Aklından geçen düşüncelerin parıltısıyla tüy kalem parmaklarının arasında havada kaldı; cevabı bulabilecekmiş gibi uzunca ışıltılı gökyüzüne bakakaldı. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt;Merih Sakarya&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-4615054252343712610?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/4615054252343712610/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=4615054252343712610&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4615054252343712610'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/4615054252343712610'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/04/sonsuzksa-hikayeler-10.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 10'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-1390834812234568914</id><published>2008-03-25T10:05:00.002+02:00</published><updated>2008-03-26T11:10:22.650+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 9</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000066;"&gt;&lt;strong&gt;Perili Köşk&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Sadece insanlarla tanışık olmaktan bahsetmiyorum, sadece onlarla kaynaşmaktan; öyle olsaydı boşluğun içinde yüzüp duran bir kadın olurdum. "Çöker" dediler "girmeyin", "tehlikeli", "fotoğraf çekecek bir şey yok binanın içinde..." Sorup soruşturmuştum da uzun süre ellerim boş kalmıştı. Biri akıl etti de doksanlık kunduracının halen yaşadığını, onu bulup öğrendim her şeyi. Ailenin tüm fertleri beraberce çıkmışlar uzak bir ülkeye yolculuğa, sonra bir daha hiç birinden haber çıkmamış. "Devlet 30 yıl evvel el koydu" dedi "köşke". Yıllarla her yanı usulca kararmış. En çok merakla toplanıp enkaza bakakalan çocuklar üzüldü bu işe. Onca perili hikaye yıkılıp gitti köşkle, geriye sadece çektiğim fotoğraflar kaldı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-1390834812234568914?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/1390834812234568914/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=1390834812234568914&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1390834812234568914'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1390834812234568914'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/03/sonsuzksa-hikayeler-9.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 9'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-8918578698232605229</id><published>2008-03-24T09:48:00.006+02:00</published><updated>2008-12-12T10:42:10.884+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>çentikler 36</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/R-iswhyk_EI/AAAAAAAAAco/cBycdw_M66Y/s1600-h/alcinwndrlnd.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5181581320993963074" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="230" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/R-iswhyk_EI/AAAAAAAAAco/cBycdw_M66Y/s320/alcinwndrlnd.jpg" width="301" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Yüzyıllar boyunca "Sanat"ın içinden başka yerlere açılıvermiş tüm gedikler, girişler, oyuklar, kovuklar, kapılar, yani öte dünyalara, bizi bir çırpıda götüren tüm düşsel delikler, bilinmeze doğru yol alırken yaşamın "son" geçitinden geçip gözlerimizi sonsuza dek kapadığımızda orada bizi beklemesini umduğumuz ve orada olmasını korkuyla dilediğimiz bir öte dünya mitinden, sözün kısası zihnimizin bir köşesinde duran cennet düşünden de boyveriyor. Öte dünyaların olduğu hikayelerin hepsini, yüzyılların belleğinde taşınıp duran "öte dünya" umudumuzu güçlendirdikleri için daha çok seviyoruz; yakın zaman kahramanlarından, tren istasyonu geçidinden öte tarafa geçen Potter'ı, telefon klübelerinden "gerçek dünyaya"ya geçen Neo'yu, yürüyen kalesinin başka uzamlara açılan kapısıyla Howl'u bile belki bu yüzden daha fazla...&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;MS, 2008&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-8918578698232605229?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/8918578698232605229/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=8918578698232605229&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8918578698232605229'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/8918578698232605229'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/03/entikler-36.html' title='çentikler 36'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/R-iswhyk_EI/AAAAAAAAAco/cBycdw_M66Y/s72-c/alcinwndrlnd.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-1544650542625420806</id><published>2008-03-17T09:32:00.022+02:00</published><updated>2008-03-20T13:33:01.672+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 51</title><content type='html'>&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Roman&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Tüllerin ardından süzülen sabah güneşini karşıladığı koltuğunda, dirilme kahvesini içerken kucağında gırıldayan kedisini türlü okşayışlarla şımartan adam, tüm hayatı boyunca, en azından hayatının hatırladığı bölümü boyunca, sadece tek bir kitabı okumuştur. Kitabın, evin farklı odalarında, farklı tarihlerde ve farklı yerlerden alınmış bir çok kopyası bulunur. Söz gelimi gençliğinde edinip bir çırpıda, heyecanla okuduğu, -ki arada aynı heyecanı hatırlayabilmek umuduyla bu kitabı özenle yerinden çıkarıp bakar- yaprakları iyice eskimiş olan kopyası salondaki kitaplığın camlı kısmında gençlik fotoğraflarının yanında durur. Son aylarda kitabı eline almak için uykularının bölündüğü gecelerde, birkaç dakikalığına düşler ve uyanıklık arasında kaldığı bulanık dünyayı tercih etmektedir. Böyle gecelerde karanlığın içine kurulup aradığı kısmı hiç sayfa karıştırmadan bir seferde açabilmek ona derin bir mutluluk verir.&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Seyahatler ve konaklamalı yolculuklar için edindiği kopyalar, valizlerin içinde ya da yatak odasının girişindeki valizlerin istiflendiği dolabın sağ tarafında onların yanında durur. Denizli yerlere götürdüğü, deniz koktuğunu düşündüğünü kopyaları hava geçirmeyecek şekilde saklamıştır. Arada, sahilde okurken rüzgarla savrulup sayfaların arasına girivermiş olabileceğini düşündüğü kum zerrelerini göreceğini düşünerek, şeffaf paketlerini hiç açmadan elinde evirip çevirir. Yağmur altında okuduğu sayfaları iyice şişip kabarmış bir kopya banyo dolabında, uyumadan önce rastgele bir yer açıp çevirdiği kopya yatağının yanındaki komodinin üstünde durur. Bir gün balkonda güneşlenerek romanı okurken hayatının en kötü haberlerinden birini almıştır, bu nüsha ise o gün kıyıp yakamadığından uzun yıllardır yanmayan şöminenin içinde beklemektedir. Parktaki yürüyüşlerine eşlik edip, bankta soluklanırken okudukları ise askılıkta şemsiyelerle yan yana, farklı poşetlerin içinde durmaktadır. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Geçen yıllarla, kitabın birkaç dile çevrilmiş olmasını ise sevinçle tanık olmuştur. Bunlar hiç bilmediği diller olmasına karşın, gizemli dünyalara açılan kapıları açar gibi açar kapaklarını, bilmediği yerlerde gezinir gibi onları okumaya koyulur. Harflerin bu şekilde de yan yana gelerek kitabın dünyasını yeniden oluşturmaya koyulması hiç kuşkusuz büyülüdür. Romandakilerin satır aralarında geçen isimlerinden hangi kısmı okuduğunu kestirmeye çalışır; dil bulmacasını çözdüğüne inandığı kimi kısımları yüksek sesle okuyup başka dillerin tınılarıyla dinlemenin keyfine varır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kendisine yakın hissettiği karakterlerin değişmesi gibi, yılların geçmesiyle dikkatini çeken ve onu etkileyen bölümlerinde değişivermiş olduğunu keşfettikten sonra, gelecek yıllarda ne yöne doğru sürükleneceğini ile ilgili sık sık düşüncelere dalar. Şüphesiz ki her bir karakteri, zaafları, tutkuları, yaşayış biçimi, içlerinde gezinen ve içine girdikleri trajik, komik, olağan, olağanüstü, heyecan verici ve kimi zaman da bilindik ayrıntılarla bezenmiş dünyalarındaki geri dönüşsüz seçimlerinden, giyim kuşamlarına, farklı durumlarda kullandıkları kelimelere, mimiklerine, yolda yürüyüş biçimlerine kadar tanır. Her birini öylesine iyi tanır ki esas kadın ile uzun bir sohbetin gecenin içinde çevrenini genişlettiği, detayların her yanı kapladığı bir kaç düşsel akşam yemeği yemiştir. Esas adama öykünmekten uzun yıllar önce vazgeçmiştir ama. Bu kadar ön planda olmanın ağır yüklerinin farkına varamayabilir de insan. &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;Yaşlılık yıllarında iyiden iyiye, romanda her gözüktüklerinde kendileri ile ilgili fazla detay vermemelerine karşın merak uyandıran minör karakterler üzerine düşünmektedir. Onların görünüverdikleri bölümleri yeni bir şey bulabilme hissiyle sayısız kez okur. Romanın bazı bölümlerini kendi hayatının kesitleriymiş gibi anımsar; anıları ile kitabın kesitleri çoktan iç içe geçmiştir zaten. Kendisi ise romanın hemen başında, sokaktaki esrarengiz iki adamın ortadan kaybolduğunu söyledikleri adamdır. Bir daha romanda kendisinden hiç bahsedilmez. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Diğer karakterlerden farklı olarak kitabın dışına fırlamış olduğuna ve tüm kitabı dışardan görebildiğine müthiş sevinmesine karşın, genelde o dünyada olamadığından kendini yalnız hisseder. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-1544650542625420806?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/1544650542625420806/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=1544650542625420806&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1544650542625420806'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1544650542625420806'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/03/ksa-ykler-51.html' title='Kısa öyküler 51'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-617798169479842628</id><published>2008-03-12T23:59:00.001+02:00</published><updated>2008-03-13T14:09:17.103+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 8</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000066;"&gt;Kıyamet&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Yatağa uzanmış duran karısı ve çocuklarına uzaktan son kez bakıp evi ateşe verdi. Alevlerin sahip olduğu herşeyi yutmaya koyulduğunu görüp, biraz olsun temiz hava soluyabilmek için yüksek bir tepeye ağır ağır tırmandı. Göğe doğru yükselen ateşler şehrin dört bir tarafını kuşatmıştı. Gri duman bulutçukları... Dumanın iyice yapıştığı genzini yutkunarak temizlemeye çalıştı. Yüzünü sardığı çaputları aralayıp nefes aldı. Gidebileceği yönleri taradı ufka doğru bakınarak. Tanrı kentten kimsenin sağ çıkmasını istemiyor diye geçirdi usundan. Sonumuz geldi. Umutsuzca bakınırken uzaktaki düzlüklerde bir şeyin hareket ettiğini gördü. Dikkatlice bakınca bunun vebanın henüz değmediği bir köpek olduğunu anladı. Gücünü toplayıp o yöne doğru adımladı.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-617798169479842628?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/617798169479842628/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=617798169479842628&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/617798169479842628'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/617798169479842628'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/03/sonsuzksa-hikayeler-8.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 8'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-7712444228912212232</id><published>2008-02-26T09:32:00.001+02:00</published><updated>2008-02-27T13:53:37.307+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 7</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000066;"&gt;&lt;strong&gt;Yüz/en kelimeler&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Metalin genleşip büzüldükçe konuşup durduğu gecelerden biriydi. Dibe doğru yol alıyordu sanki. Dibin soğukluğuna değdikçe büzülüyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Hiç bu kadar dibe ilerlememiştik, dedi ranzasından. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Yakındalar, hissedebiliyorum onları...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt; Büyük bir gürültü koptu. Kırmızı ışıklar korkuyla dönmeye başladı bağırışların arasında.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Batıyor muyuz?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Buradan kurtulursak sana anlattığım filmi bir gün çekeceğim. Beyaz büyük kanatlı bir kuş şehirde süzülecek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Batıyoruz galiba! Batıyoruz!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Evlerin odalarında, dükkanlarda, sokaklarda, tüm olağan anların ve konuşmaların kıpkısa kesitlerinde kısacık durup süzülecek kamera da.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;-&lt;span style="color:#000000;"&gt;Metalin büzülen sesini duyuyor musun? Dibe doğru ilerliyoruz!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;- Sonra kanatları gözükecek; en sonunda uzakta kızıl günbatımı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-Alman denizaltı...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Su bağırışların ve kelimelerin arasına bir anda girdi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-7712444228912212232?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/7712444228912212232/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=7712444228912212232&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7712444228912212232'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/7712444228912212232'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/02/sonsuzksa-hikayeler-7.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 7'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-5718916942633024681</id><published>2008-02-21T23:56:00.004+02:00</published><updated>2008-02-27T09:32:16.085+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 50</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Düşçıkmazı&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-Anlıyorum, dedi. Koyu gri üstüne koyu lacivert ekoseli eteğini hafifçe düzeltip bacak bacak üstüne attı. Koyu, ten rengi çorabın ışıltıyla sardığı uzun, biçimli bacakları vardı. Gözleri yorgun gözüküyordu. Gülümsedi. Anlatmaya başlar mısınız?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;-Sarı ışığın evi...Ona böyle bir ad verdim. Akılda tutması kolay oluyor.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Her yan su içinde. İlkinde yani. Nasıl olduysa bu sefer sanki yetmişlerin sonunda bir apartman dairesiydi. Tavanda kablosu uzayıp neredeyse yere değecek, cılız sarı ışık veren kirli bir ampul gıcırdayarak sallanıyor. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Suyun yüksekliği koltuğun ayaklarından yukarı doğru yol arıyordu kendine. Masanın örtüsü uzaktaki sehpaya doğru dalgalanan akıntının içindeydi. Eskiden kalma bir soba deliğinden içeri yel girdiğinde, suyun içine aldığı herşey ve onların suyun üzerine düşen gölgeleri yelden ürpermiş gibi dalgalanıyordu. Yolunu kaybetmiş bir döşeme faresi şemsiyenin kulbuna sırılsıklam tutunmuş burnunu titreterek bakıyordu yüzüme. Ahşap kapının gri yüzünde tahtakurularının yiyip durdukları tekinsiz beyaz bir çizik. Kapının sağ tarafında daha önceden orada olmayan bir pencere. Suyun karanlık yüzünde bata çıka ona doğru ilerliyorum...İlkinde p&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;encereden &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;geçince oldu yani.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Orman kabuğu...Tadı bildiğim bir şeye benziyordu.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Tıkıt tıkıt. Peşimden gelenler var. Tıkıt tıkıt. Derin bir çizikmiş. Tıkıt tıkıt. Elimle burnumu silince kan kokusu genzime bulaştı. Vagon durdu. Her yanı kuşatmış kömür tepecikleri durmadan önüme çıkıyordu. Aşmaya çalışınca ayaklarımın altından yuvarlanıp kayıyorlar. Burnumda metalik, kırmızı bir koku. Tökezleyince, yerde yatarken rayın demiri ile burun buruna geldim. Rayların gecede ileri doğru uzunan parlak çizgileri. Kalkıp koşuyorum. Büyük gövdeli ağaçlar sonra. Kurumuş yaprakların ezilmeleri. Islak nemli bir orman. Yapış yapış. Acıktım. Herşeyi yiyebilirim. Ellerim kırış kırış, bir yaşlı eli gibi. Yemek için kabuğunu tırnaklarımla kaldırdım. Tadına baktım. Fena değildi. Biraz daha yiyince oyuk iyicene açıldı. İkincisi...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Üçüncü...Ölüm kokulu mazgallar&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Şehrin karanlık bir caddesinde yüksek duvarların dibinde yürüyorum. Ay yusyuvarlak tepede. Uzunca gölgem önüme düşüyor. Göğe bakıyorum. Kızıl kurşuni bir boğuntunun damlalarını birazdan bırakacak gibi gökyüzü. Kadınlı erkekli kalabalıklar yüksek duvarların yanı sıra yürüyor. Sis, duman ve cırcır böcekleri. Cebimde cırcır böcekleri var. Uzakta ferah bir mezarlıkta bir adam mezarından kalkıyor. Şehrin yüksek duvarlarının dibinde adımlarımın karşılaştığı mazgallardan kötü kokular geliyor. Yerler ıslak. Suda adımlarımın çevresinde büyüyen dalgalar. Orada yüzümü görünce ilkini ve ikincisini hatırladım. Neredeyse eminim kendimden. Leş kokuların yükseldiği mazgalı kaldırdım sonra da tereddüt etmeden içeri daldım. Üçüncüsü de böyle oldu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sanırım...&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Böyle oldu galiba. Hatırlayabildiklerim bunlar. Son zamanlarda herşey daha hızlı olup bitiyor. Beni odanıza almanız çok iyi oldu. Nezaketiniz için minnettarım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-Peki bu üçünden sonra?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Üçüncüden sonra rüyalarda arayıp bulduğum geçitlerden sık sık geçmeye başladım. Üçüncüsünde sanırım iyice açığa kavuştu. Biliyorum kötü bir alışkanlık bu. Bulduğum deliklerden başkalarının rüyalarına girip çıkmanın pek ahlâklı olduğunu söyleyemem. Bu delikler karanlık dünyayı...karanlık dünyayı...Evet. İçinden çıkmama yardım ettiler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Mesela, ilkindeki pencereden nasıl bir yere geçtiniz?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Biraz muzır bir rüyaya. Bir göl kenarında buldum kendimi. Anadan üryan güzel kadınlar gölde cıvıldaşarak yüzüyordu. Çimlere uzanmış yatan başka bir adamın rüyası. O da çıplaktı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Hımm. Boğazını temizledi. Eteğini biraz çekiştirip, gözlüklerini düzeltti.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Sonraki seferlerde peki?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Evet. Artık hemen geçidi aramaya koyuluyordum. Mazgalı kaldırıp girmeye cesaret ettikten sonra giremeyeceğim bir yer kalmadı. Bir defasında koca makinelerin dönüp durduğu, alevlerin her yanı ışıttığı koca bir döküm farbrikasındaydım. Ateş neredeyse yüzümü yalayıp geçiyordu. Düşünebiliyor musunuz? Ayağım kayıp da geçide düşüvermeseydim, döküm kazanının içine girmeyi göze almıştım. Son aylarda gittikçe güçleşti. Geçidin yerini bulmak yani. Bana yardım etmelisiniz doktor. Bu rüyadan bir türlü başka bir yere geçemiyorum saatlerdir. Peşimde yine o adamlar var. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Şimdi rüyada mısınız yani?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Evet, evet. Bunu biliyorum. Bu durumu yani. Birkaç kez daha aynı durumla karşılaştım. Diğerleri de pek kabul etmek istemediler. Bir rüya karakteri olmak dokunmasın size, herkesin...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Pekâlâ. İlk görüşme için bu kadar yeterli...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;-&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Pencerenizi denememe izin verir misiniz? Sizin odanıza gelen kadar gördüğüm her yerin parmaklıklı olması büyük talihsizlik. Peşimdeki adamlar neredeyse yerimi bulurlar. Gözlerinizin yorgunluğu güzelliğinizi gölgeliyor biliyor musunuz? Geçidin bu odada olduğunu adım gibi biliyordum. Gülmeyin. Nasıl mı? Odanız diğerlerinde olduğu gibi ıslak ve kötü kokuyor. Gerçekte güzelliğinizin kendine has bir tarafı var ama yine de umarım buradan kurtulurum ve bir daha karşılaşmayız sizinle. Şimdi gitmem lazım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-Durun! Dördüncü kattayız! Yapmayın! Durunn!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-5718916942633024681?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/5718916942633024681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=5718916942633024681&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5718916942633024681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5718916942633024681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/02/ksa-ykler-50.html' title='Kısa öyküler 50'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-1087798867271767154</id><published>2008-02-21T19:52:00.003+02:00</published><updated>2008-12-12T10:42:11.058+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çentikler'/><title type='text'>Çentikler 35</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/R7266vR2m5I/AAAAAAAAAb4/aKYXJ4JmE7Y/s1600-h/rpt.bmp"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5169493465577724818" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="375" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/R7266vR2m5I/AAAAAAAAAb4/aKYXJ4JmE7Y/s400/rpt.bmp" width="251" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Yok(ol)uş aşağı kayıp da dünün adamından bugünkine bakarken bile, usun usancına tutkuyla dokunup dursan bile hayatta olma ihtimalin var; yaşıyor olsan bile böyle bir ihtimal var. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;MS, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-1087798867271767154?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/1087798867271767154/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=1087798867271767154&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1087798867271767154'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/1087798867271767154'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/02/entikler-35.html' title='Çentikler 35'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/R7266vR2m5I/AAAAAAAAAb4/aKYXJ4JmE7Y/s72-c/rpt.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-5210119209995020152</id><published>2008-02-14T10:07:00.004+02:00</published><updated>2008-12-12T10:42:11.261+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mektup'/><title type='text'>Mektup</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/R7VOvfR2m3I/AAAAAAAAAbo/1HNA1T4BxeM/s1600-h/puu.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167122725234711410" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 305px; CURSOR: hand; HEIGHT: 228px" height="309" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/R7VOvfR2m3I/AAAAAAAAAbo/1HNA1T4BxeM/s400/puu.JPG" width="384" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt; &lt;strong&gt;14 Şubat, İstanbul&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/R7VKIvR2m1I/AAAAAAAAAbY/GJ5AYEPd-P4/s1600-h/tmgsby.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Kış eteklerini topladı uçuşuyor. Güneş, günde daha uzun konaklamaya başladığını iyice hissettirdi. Bahara doğru kürek çekiyor gecenin mahkumları...&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kısa öykülerin ellincisini sümen altında yazmaya başladım çoktan. Ellibir, elliiki, elliüçüncüsünün de yumaklarına dolandım. Ama ilkin şu uzundur (sadece toplu yuvarlak bir sayı olarak) varmayı hedeflediğim (bir eksikle de olsa- ki aslında herşey o eksik hikayede. Bknz Kısa Öyküler 3) ellinci kısa öyküyü bitirmek niyetindeyim. &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Enini boyunu kestirmedeğim başka bir öykü kendine yer açmaya çalışıyor kahverengi defterde. Aslına bakılırsa tüm öyküleri bu kahverengi defterde prova ediyorum önce, ölçüp biçiyorum, sonra dikişe başlıyorum usuldan. Sonsuzkısa hikayelere başladığımdan beri, bu en boy meselesi fevkalâde önemli olmaya başladı (eskiden de mühimdi elbette); kaç kelime ile kotarılabilir sorusunu sadece daha sık soruyorum artık. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Sonsuzkısa hikayeler, geçen senenin ortalarından beri hep tasarı olarak kaleme sürünüp duruyordular ama ilk sürgünlerini bu senenin ocağında verdiler. Atom çekirdeğinden yola çıkarak "Çekirdek hikayeler", dilde yuvarlanışı kolay ve "kıp" önekinin kırpılmış hissinden kullanışlı olabileceği (ama çokça kullanılmış olduğundan vazgeçtiğim) "Kıpkısa hikayeler", burdan bir atımla "Kıskıvrak hikayeler" diye düşünmüş olsam da ilk hikayenin de esiniyle sonsuzkısa hikayeler kisvesine bürünüp arz-ı endam ettiler. "Kısa öyküler" zaman zaman aksasalar da yere sağlama basmaya çalışıyorsalar eğer, "Sonsuzkısa hikayeler"in cambazlığa yaklaştığını ve kimi zaman ipin üstünden sağlam düşüşlere de meyilli olduğunu kolayca söyleyebilirim. Öte yandan söyleyebileceğim başka bir şey de olanakları azaltmanın ya da kısıtlamanın zorluklarının insana yeni olanaklar (biçim, kelime, imge, perspektif, hareket) aramak, bulmak, denemek konusunda zorlu bir sınayıcı olduğu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Selamlar,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Merih Sakarya&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-5210119209995020152?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/5210119209995020152/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=5210119209995020152&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5210119209995020152'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5210119209995020152'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/02/mektup.html' title='Mektup'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7IqOOWh4pmE/R7VOvfR2m3I/AAAAAAAAAbo/1HNA1T4BxeM/s72-c/puu.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-2008068396035007944</id><published>2008-02-12T23:58:00.001+02:00</published><updated>2008-02-13T09:20:50.492+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 6</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000066;"&gt;&lt;strong&gt;Turist&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Onu ilk farkettiğimde, ikibinli yılların başında bir otobüs durağında havada hızla uçuşan kar tanelerine bakınıyordum. Güzel olmasına güzeldi ama şapkasının biçiminden tutun, etrafa bakınışına daha önce hiç tesadüf etmediğim bir his yaratmıştı varlığı bende. Birkaç yıl sonra onu Stieglitz'in ondokuzuncu yüzyıl sonlarında çektiği bir fotoğrafta aynı gülümseme ve ışığın içinde bana doğru bakarken gördüğümde beni yıllarca kemirip duracak bu merak karadeliğinin içine düşüverdim.  Kime anlattıysam basit bir alayın içinde bunun imkansızlığına safça gülüşüp durdular. Kütüphaneler ve arşivlerde işim bitince  Amerika'ya yolculuk etmem kaçınılmazdı; sırılsıklam aşık olduğum  bu zaman turisti kadını eminim orada bir yerlerde bulacağım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-2008068396035007944?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/2008068396035007944/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=2008068396035007944&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2008068396035007944'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/2008068396035007944'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/02/sonsuzksa-hikayeler-6.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 6'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-6536646885537218447</id><published>2008-02-10T00:01:00.000+02:00</published><updated>2008-02-10T00:14:23.080+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 49</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#cc33cc;"&gt;meleğin kanatlarına&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Ada&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Zamanın ilerlemediğini farkedince şaşırdı. Yüzbin yılların duraksamadan ilerleyişinden olsa gerek yorulmuş ve kalakalmış olabilirdi. Delil aramaya başladığından beri karasızlığıyla boğuşmak yerine kendini iknâ edecek şeylerin bir listesini yapmanın iyi olacağına karar verdi. 1-Şeffaf kanatlarında gün ışığını bir prizma gibi gösteren kara sinekler yerlerinde durup uçmuyorlar, sağda solda küçük birer nokta gibi vızırtsız duruyorlardı. 2-Bir sokak ötedeki saat kulesinin saati, durumu farkettiği andan beri işlemiyor. 3-Pencereden limana sonra oradan ufka doğru baktığında ne zamandır açıkta kıpırtısızca duruyor aynı mavnalar. 4-Denizin yüzü hareketsiz. 5-Pencereden içeri zerrece rüzgâr sokulmuyor. 6-Hava ne sıcak ne soğuk. Eşya taş kesilmiş. Odanın içinde zamanın ilerlediğine dair en ufak bir emâre yok. Masanın üstündeki çay dolu kupada. Yerde, biri masanın ayağının dibinde tepetaklak diğeri soldaki duvarın dibinde duran, havı gerisinde kahve bir renk artığı bırakarak kaybolmuş patiklerinde. 7-Çayın sıcaklığı aynı. Saatlerdir aynı. Saat durduğundan beri saniye ve saatler arasındaki ayrım üzerine epey kafa patlattı. Evinde bu ayrımı ölçebilecek hiç bir alet yok. Güneş durduğu yerde duruyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Dar bir boğazdan geçerken takılıp kalmış olabilir. Tıkalı kalmış bir lavabo gibi. Her an, boğuk bir höpürdeme sesiyle, birden açılıp ilerlemeye başlayabilir zaman. Havaya doğru yükselen bir topun en tepede bir anlığına durup sonra tekrar düşüşe geçmesi gibi belki. Durdu. Kimse bunu hesaba katmamıştı daha önce. Düşen bir kar tanesinin yere inivermesi gibi doğal bir şekilde durdu belki de. Zaman nerede ilerliyor? Düşüncenin uzayında. Düşüncesinin uzayı, yeşil, düzlük bir vadi. Dört bir tarafı dağlarla çevrili. Bir de...Bir de saat kulesinde ilerliyor zaman bu kasabada. Günde üç sefer çanı çalar. Öğle vaktinde. Gece yarısı. Bir de ikindi saatlerinde alakasız bir zamanda üç kez. Sayısız hikaye türetilmiştir bunun için. En eğlenceli olanlarından biri de saati tasarlayan ustanın muzip bir adam olduğu ve eve dönüş saatinin yaklaştığını hatırlarak karısına yemek yapma vaktinin geldiğini anımsatması için bu saate ayarladığıyla ilgili. Hikayeler pek çok. Ayyaşlarla ilgili olan, denizcilerle, ikindi şekerlemesinden uyanış ile ilgili olandan tutun da mahut ustanın çatlak ama bilge bir adam olduğu ve yıllardır alakasız vakitte çınlayan saat kulesinin bir gün çatıp da bu nedeni açık edivereceği ve onun anlaşılacağı ile ilgili olana kadar...9-Saat kulesinin çanı çalmadı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Zamanın duruvermesinin kesin bir nedeni olmalı. Durup durduk yerde durmaz ki. Nedeni üzerine de düşüncelere dalıyor, ama hiç hoşuna gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak istemediğinden, bu meselenin üzerine daha fazla gitmek istemiyor. Belki de kıyamet kapıda. Hep düşünmüştür bunu, kıyamet olsa olsa dev bir dalganın, denizin uzayıp gittiği mavi ufuktan yüksele yüksele koca bir dağ gibi üstlerine doğru gelip adayı bir lokmada...Bunları def ediyor hemen usundan. İşe iyi tarafından bakmalı. Gün güneşli olduğu sürece işe iyi tarafından bakmalı. Patiklerini sonra potinlerini alıp geçiriveriyor ayağına. Sırtına sadece bir hırka. Limana doğru bir kez daha bakıyor. Lavabonun üstündeki raflardan bir mum alıveriyor. 10-Martı sesleri yok. Hep yapmak istediği bir şeyi yapabilmek için iyi bir fırsat bu. Aşağıya inip çıktığında kapıdan sessizlik hemen farkediliyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Saat kulesinin gri demir kapısının yıllardır bakakaldığı kulbundan tutunca...Öylesine bir his ki bu... Herşey dönüyor ya birbirinin etrafında. Gezegenler, alemler...Zaman hepsinin orta yerinde bir kule. İşte böyle bir hisle dokunuyor kapının kulbuna.11-Zaman durmasa cesaret edemezdi böyle bir şeye. Tutup açıyor ağır kapıyı. Döne döne çıkıyor daracık kuleden. Taşların soğuk yüzü. Mumun sıcak yalımı. Tepeye vardığında önce koca çanı, sonra da dişli çarkları görüyor. Tereddütleri kayboldu iyicene. Oniki sağlam neden yeter de artar bunu söyleyivermek için. Daracık odanın içinde donup da ilerlemeyen çarklara değince ürperiyor içi. Duvarın dibinde küçük bir çekiç. Nedenlere hiç de gerek yok. Hiç mi hiç gerek yok nedenlere. Kulenin vakitsiz çanı günlerdir vurmuş da... Mumu yere bırakıyor. Koca çarka belki kıpırdanır diye asılıyor var gücüyle. Elleri yağdan sıyrılıp kaydığında bir kez daha sonra bir kez daha. Nefesini topladıktan sonra dişlerine tutunup sallanıyor.Yok. İlerlemiyor. Kıpırtısız kulenin içi. Çarklardan umut yok. 12-Çarkdan umut yok. Duvarın dibine eğilip yerde alıveriyor çekici. Gece gündüz ve vakitsiz vakitte çalan çana dokunuyor ilkin onu ilk defa anlar gibi, sonra da çekici hızla kaldırıp indiriyor. Biirrrrr, ikiiiii,...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-6536646885537218447?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/6536646885537218447/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=6536646885537218447&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6536646885537218447'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6536646885537218447'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/02/ksa-ykler-49.html' title='Kısa öyküler 49'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-5907055143433412553</id><published>2008-02-06T11:45:00.000+02:00</published><updated>2008-02-07T13:19:30.834+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 5</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000066;"&gt;&lt;strong&gt;Roman&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Kitabın hikayesi beni dehşete düşürdü, dedim. Başına olmadık işler açtığı için türlü deliklerden sıvışmayı becerip onu ete kemiğe büründüren yazarı öldüren bir roman kahramanı...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Çok sıradan, diye sözümü kesti ve başını olumsuzlarcasına salladı. Tüm roman kahramanlarının yaptığından ne farkı var. Onlara can verdikçe öteki tarafa daha da yakla...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-İşte orada dur, dedim. Yazarı, romanı bitirdiği gün esrarengiz bir cinayetle gerçekten nalları dikmiş. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt;Merih Sakarya,2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-5907055143433412553?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/5907055143433412553/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=5907055143433412553&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5907055143433412553'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/5907055143433412553'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/02/sonsuzksa-hikayeler-5.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 5'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-3092532330556974979</id><published>2008-02-04T21:09:00.000+02:00</published><updated>2008-02-04T21:23:36.344+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 4</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000066;"&gt;&lt;strong&gt;Ötesi&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Güneş tepede. Avlunun taşları yanıyordu. Etekleriyle salına koşa vuruyorlardı kadınlar topa. Çocuğun topu öte tarafa kaçınca herkes duraladı kaldı nefes nefese. Aklı erdiğinden beri zor sorular soruyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Öte tarafta ne var anne?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Sana başka top alırız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Öte tarafta ne var?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Öte tarafta...başkalarının hapishanesi var oğlum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-3092532330556974979?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/3092532330556974979/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=3092532330556974979&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3092532330556974979'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/3092532330556974979'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/02/sonsuzksa-hikayeler-4.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 4'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-6707980523853024410</id><published>2008-01-29T08:53:00.000+02:00</published><updated>2008-02-03T17:03:34.251+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sonsuzkısa hikayeler'/><title type='text'>Sonsuzkısa hikayeler 3</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000066;"&gt;&lt;strong&gt;Düşüş&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Evin salonunda oturduğu sandalyenin altından uzanan halıda bir nokta büyümeye başladı. Ayaklarının ucundan dünyanın derinlerine doğru sonsuzca genişleyen dev bir mağaraya dönüştü. Sımsıkı tutundu. Sandalyenin de mağaranın içine kayıvermesiyle düşmeye başladı. Sımsıkı tutundu. Düştü. Gözlerini sımsıkı kapadı. Düştü...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Gözlerini açtı. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Karısının kız kardeşi ayakta karşısında.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Susadım, dedi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;-Mucize, mucize bu. Yeniden konuştu. İki yıl sonra. Mucize.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Çocukları kaybettiği uçak kazasını hatırlamasıyla mağaranın ağzı açıldı; yeniden düşmeye başladı. Sandalyenin kolçaklarına sımsıkı tutundu.&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#000000;"&gt;Merih Sakarya, 2008&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21245804-6707980523853024410?l=timegoesby-e.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/feeds/6707980523853024410/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21245804&amp;postID=6707980523853024410&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6707980523853024410'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21245804/posts/default/6707980523853024410'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://timegoesby-e.blogspot.com/2008/01/sonsuzksa-hikayeler-3.html' title='Sonsuzkısa hikayeler 3'/><author><name>MS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12619258688018317219</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21245804.post-1732154119322924648</id><published>2008-01-28T23:48:00.000+02:00</published><updated>2008-01-30T08:53:10.278+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısa öykü'/><title type='text'>Kısa öyküler 48</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Buluşma&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;Büyük bir yazılım firmasında sistem mimarı olarak çalışan adamın hayatının başdöndüren hızına ayak uyduramadığından, beraberlikleri için git gide endişelenen ruhu, sonunda, bir şehirlerarası hızlı-tren seferinin tam ortasında, adama yetişmeye çaba sarfetmekten iyice yorgun düşüp, gözden uzaklaşarak hızla yiten trenin arkasından bakakaldığı günden bu yana adamla buluşma çabaları sayısız kez sekteye uğramıştır. İlk seferinde gözlerden uzakta bir müzenin yüksek tavanlı ve buluşmak için seçtikleri gün ve saat itibariyle kalabalıklarca henüz kuşatılmamış koridorunda buluşmalarına ramak kala adamın acil bir işi çıktığından, buluşmalarına birkaç dakika kalmasına rağmen elleri mahkum oradan ayrılmak zorunda kalmıştır. Bir başka seferinde şehre epey uzak bir banliyöde buluşmak için tüm hazırlıkları yapan adam ve ruhu, adamın metroda yorgunluktan uyuya kalması nedeniyle neredeyse çok yaklaşmışken bu fırsatı ellerinden kaçırmışlardır.&lt;/span&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Bir seferinde hiç hesapta yokken talihin onlar için incelikle kurguladığı bir oyundan olsa gerek, biri inen biri çıkan yürüyen merdivenlerde birbirlerini son anda farketmişlerdir. Telaş ve heyecan içinde, birbilerin
