30 Temmuz, 2017

Çentikler 55

29-30 Temmuz 2017
Koşmaya... Özgürcesine...ve o Tepeye....ve çocukluğuma

Çocukların hiç durmadan, oradan oraya koşuşturmalarındaki o tutkuyu çağırıyorum. Yaşam enerjisinin büyük bir naiflikle kutsandığı, dilegeldiği; neşenin, oyun oynamakla, heyecanın, sürekli yeni bir yöne doğru kıvrılan devinimle çoştuğu tüm çocukluk günlerim birden görünür oluyor...Öteki çocukları da katıyorum bu düşlerin peşine, bir biri ardına dizili, görünmez bir kovalamaca oyunu içinde koşuşturan diğerlerini...Koşuşturmadan dalga dalga yayılan yaşam dairelerinde çocuklar ard arda diziliyorlar...

Koşmaya başladığımda yeryüzü şekillerinin hayatın alegorik deneyimlerini doğasında barındırdığını, bunlara davranan ademoğlunun ise kendi iç toposunda yol almaya başladığını hiç düşünmemiştim. Ancak koştuktan sonra ki, yürümenin bile bizatihi, düşüncelerin ard arda dizildiği, düz bir uzamda yol alındığından, hayatın içinde ya da zihnde her nerede yol alınıyorsa, orada da rahatlıkla ilerlenebileceğini, geleceğe/uzağa/uzamda öteye  acelesiz ve korkusuzca usul usul varılabileceğini fısıldadığını, umudu artırdığını, nefesi bir hizaya soktuğunu ve insana, yaşamdan boylanan olumlu/olumsuz uslamlamalar her ne olursa olsun, bedenin mütemadi bir durgunlukta ilerleyişinden çiçeklenen bir sükunet ve dinginlik halini mayalayan bir doğa armağan ettiğini anladım. Öylesine bir ritüeldi ki, yol da, olunulması gereken yerde olduğumuzu, bütün cevapların yaşamın içinde, bir sonraki adımda, o adımı atma cesaretinde olduğunu dillendiriyordu. 

Yürümek düz ayak yapıldığından, uzamda düz bir çizgiye tekabül ettiğinden, yukarı, aşağı kıvrılan, sağa sola uzanan, değişip dönüşen yeryüzü şekillerini ve bunun iç topostaki yansılarını ancak koşarken tadabildim. Çıkılan bir tepenin, gayret, çaba, didinme; inilen bir yokuşun, uçarı bir hafiflik ve mutluluk anlarına, kıvrılan bir patikanın, bilinmeze, uza uzanan bakışa, geleceğe dair o tarifsiz meraka; bunların bütünün, durmadan koşarak yol alabilmenin, nihayetinde hedeflenen yere varabilmek için, bitimsiz bir yaşam enerjisinin, nefesle diri tutulmasına denk gelebileceğini zamanla gördüm. 

Her şey derin bir nefes ritüeline de dönüştü de sonra. İlk başlarda nefesin kabarıp, sonra akacağı bir yatak bulması; nihayetinde nefesin, her şeyi, tüm bedeni ve kasları ve elbette zihni bir maestro gibi yönetiyor olduğunu görmek hiç şaşırtıcı değildi. O yokuşların, tepelerin, küçük adımları, daha derin nefesleri çağırması, bedenin yol aldığı yolu, uzay-zaman-psike ağını adeta ters yüz edip, koşanı içindeki toposta bir tepeye ulaması büyük bir bilgelikten kaynaklanıyordu. Koşarak tırmanılan o Tepe, tepeler, yüzbinyılların o kunt duruşu ile büyük bir usta, kendine davranan tüm tutkuları, tüm kasları, bütün inanç ve yorgunlukları biliyordu. İnsana öğretecekleri hala sayısız ve sonsuzdu. Her sefer ayrı bir bilinçle dolup taşıyordu, gelene çıkmaya ne kadar hazırsa onu bir üst basamağa taşıyordu. Yıllar önce belki "Merdiven" adlı öyküyü de böylece yazmıştım. Tırmanış bir yükseliş, bir miraçtı, şahsi ve görünmezdi. Türlü zorlukları getirip koyuyordu kişinin önüne. Tepe, kendine geleni nefesi ile sınıyordu. Tepeye tırmanma ritüelinin, inanç sistemlerindeki başat rolünü şuracığa not edip, benim kendi tepe hikayeme uzanıyorum.

Bir seferinde, ilk altı kilometrelik turu tamamladıktan, o tepe ile nefes nefese yüzleştikten sonra, ikinci turda yine karşıma dikildiğinde, ondan korktuğumu, yarıda bırakacağımı, işin sonuna ulaştıramayacağımı düşündüğümü itiraf etmekle başlamalı belki. Ortasına doğru umut ve umutsuzluk arasında salınıyordum, nefesim, kaslarım bu işin artık üstesinden gelmemin zor olduğunu, bırakmaya ramak kalada durup kalacağımı söylüyordu bana. Biraz daha, biraz daha derken, kendimi her adımda daha da tüketerek iyice zorluyordum, bitmeye, nefessiz kalmaya çok yakın, tepenin ucuna doğru yaklaşmışken, derin bir ağlama hissi ile titremeye başladım. Tüm hücrelerimden, nefesime, gözlerime uzanan tarifsiz bir çağrı...Yorulduğumu kabul etmemi, kendimi artık daha fazla hırpalamamı söylüyordu bana... Artık benim ayaklarımın altındaki tepeyi değil, içimde derinlere yer etmiş, beni görünmez bir şekilde zorlayan başka bir tepeyi koştuğumu hayretle ansıdığım o an; bir süre daha devam edip, büyük bir göz kararması ile oracıktı kalakaldım. Karanlıkta idim ama tepenin ucuna varmıştım...

Bir sonraki seferinde o tepeyi koşarak çıkmakta olduğumu, ucuna pek de savaşmadan çıktığımı görünce içimde kopuveren o büyük heyecanı ve mutluluğu asla anlatamam. Her haftasonu işte böylece kuşanıp yola düşüyorum. Koşmaktan çok, bilge bir doğayla konuşmaya gidiyorum. Anlatacaklarının hepsi bana dair, bize dair...Bize çocukluğumuzdan bahsediyor en çok.

Hiç yorum yok: