1) Zweig'ın "güvenlik dünyası" dediği şeyin bir benzerinde kaygısızca yaşayıp gitmediğimizi kim söyleyebilir? "Çünkü ancak yarına tasasız bakabilen kimse, tam bir iç rahatlığıyla gününü gün edebilir"
2) "Aralıksız ve duraksamasız bir "ilerleyiş"e İncil'den bile çok inanılıyordu. Çünkü teknik ve bilimin her gün yeni yeni harikaları, en inandırıcı çömezlerdi. O barış dolu yüzyılın sonlarında, gerçekten hızlı ve çok yönlü bir genel yükselik göze çarpmaktaydı. Geceleri sokaklarda solgun ışıklar yerine elektrik lambaları ışıldıyor, büyük mağazaların baş döndürücü parıltısı anayollardan kenar semtlere uzanıyordu. İnsanlar, telefon sayesinde, en uzakta bir kimseyle konuşmaya ve atsız arabayla uçarcasına yol almaya başlamışlardı. Hatta havalarda kanat açıp İkarus rüyasını gerçekleştirmişlerdi...Avrupa ulusları arasında savaş gibi eski zaman barbarlıklarının yinelenmesine; büyücülere ve hortlaklara inanılmadığı kadar inanılmıyordu..."
Oysa birbiri ardına iki dünya savaşı patladı. "O güvenlik dünyasının bir düşler evreni olduğunu, büyük fırtınayla tuzla buz edileli çok zaman geçtiğini bugün iyice öğrenmiş bulunuyoruz"
3) "Avrupa'nın hemen hiç bir kentinde, Viyana'da olduğu kadar aşırı bir istekle kültüre düşkünlük görülmüyordu." Bunu politik bir güce erişme hırsının olmamasına ya da askeri bir atılıma yönlen(e)meyen Viyana'nın kendini kültürle aklama çabası olduğunu söylüyor Zweig. Aslında durum bugün de çok farklı değil. 2009/2010 sezonunda en fazla opera sahnelenmiş şehir 617 temsille, 2 milyon nüfusa sahip Viyana örneğin. (Opera dünyasının "en"leri, Andante)
4) Avusturya-Macaristan imparatorluğunun son kırk yılında, yani imparatorluğun (köklü gelenekleri, kurumları, yaşayış biçimleri ve hatta yerleşik ahlak anlayışı ile) çöküş sürecinde, sanat, felsefe ve edebiyatta bir parlama yaşandığını ile ilgili sayısız tespit şurakcıkta dururken, Zweig'ın "Dünün Dünyası" ile bu son parlama çağınının genel bir resmini, kendi kişisel tarihi ile birlikte harmanlandığını söylemek pek yanlış olmaz. Avusturya Macaristan imparatorluğu topraklarındaki kendi çağdaşlarından ilk başta sayılabilecekler arasında Arnold Schönberg, Alban Berg, Anton Webern, Dvorak, Janacek, Bartok, Hugo von Hoffmannstal, Rilke, Kafka, Robert Musil, Hermann Broch, Freud, Wittgenstein, Egon Schiele, Klimt olduğu düşünülürse "parlama çağı" yakıştırması daha da anlaşılır. Zweig'ın savaş öncesi ve sırasındaki yolculuklarında yukarda anılan isimlerin birçoğu ile ve devrin diğer önemli kalemşör ve sanatçıları ile (Rilke ile olan dostlukları, -beraber Chenier'in mezarını ziyaretlerine bir mim-, Freud ile ahbaplıkları, Valery'i daha kitaplarının yayımlanmadığı zamanlarda dergilerde yayımlanan şiirleri aracılığı ile takip edip daha sonra yakın dost olmaları, Richard Strauss'la elbirliği ederek Nazi Almanya'sında yahudi yazar ambargosunu delmeleri ve iki kez olsun "Susan Kadın" operasının sahnelenmesi ve saire ve saire...) yakınlıkları düşünüldüğünde kitaptan yansıyan ışığın lümeninin epey yüksek olduğunu söylemekte mümkün.
...arkası yarın...
Merih Sakarya
0 Yorum:
Yorum Gönder