08 Kasım, 2009

Notlar

Julian Barnes'ın Limon Masası'ndan sonra, Baricco okumak değişik bir zihinsel vites değişlikliği doğurdu. Yılların kırılganlaştırdığı ve metal yorgunluğunun avucuna düşmüş, çaptan düşmüş, "ölme"nin kıyısına gittikçe yaklaşmış, -ölmek bile zaman alıyor- hayata ilişkin önemsedikleri bağlarından vazgeçişlerini günbegün cilalayan Barnes karakterlerinden sonra, Baricco'nun küçük bir kasabanın içinde yaşayan ama düşleriyle büyüttükleri bir uzayda gezinen kararkterleri, biraz kekre bile olsa garip bir ferahlık duygusu yaşatıyor okuyana.
Barnes, sıradan detayların tanıdık ve kolay alımlanabilirliği ile açtığı zihin deliğinden içeri sokulup, keskin bir gerçeklik üzerinde yürütmeye çalışırken okuyucu -ki vazgeçişler ve kabullenişlerden sonra yaşlılığın tek sunduğu, anıların gölgesinin düştüğü sıradan, gündelik ayrıntılar ile avunmak-, Baricco, Quinnipak'ın sakinlerinin sonsuzluğa çevrilmiş gözlerinde, sıradışının göz kamaştırıcılığına davet edip, oturaklı alegoriler ile biraz önce sizi gökyüzüne çıkartmışken hızlı bir inişle yeryüzüne gerisin geri indiriyor. Düşüş sağlam ve sonuç garantili.
"Bazen soruları andıran şeyler olur. Ya bir dakika ya da yıllar sonra yaşam bir yanıt verir"

04 Ekim, 2009

Kaplan

Sorunun çengeli

Onunla ilk defa karşılaştığımız yere hâlâ sık sık gidiyorum. Küçümen bir meydan, iki üç katlı, art nouveau stili bir kaç apartmanın çember düzenine yakın bir düzende bir araya geldiği, oldukça kuşatıcı ve bu küçük şehirde benzeri bulunmayan, kendine özgü bir yer; bir başkası küçük bir avlu olarak bile betimleyebilir burayı. Kafeye gelenlerin oturup seyre koyulduğu karşıdaki binanın birinci katındaki -hâlâ orada kimin oturduğunu merak eder dururum- denizlikleri donatmış çiçek cümbüşünün büyüleyiciliği her bakanı kendine esir eder; diğer katlara serpiştirilmiş detaycı bezemeler, usanmadan buraya gelen benim gibi gediklilerde bile hâlâ merak ve hayret uyandırır. Binaları saymazsak dünyanın en gösterişsiz ve en huzurlu meydanı.

Meydanın mütevazı albenisi yüzünden hiç boş kalmayan iki kafesi vardır; bunlardan sık sık ziyeret ettiğim kafede -sahibi dostumdur- her zaman yaptığım gibi gazetemi okurken gördüm onu. Sağımdaki masaya şu gürültücü emekli ihtiyarlar kurulmuştu, yanlarındaki masada çoğu zaman küçük bir çocuk ile -sanırım torunu- beraber arzı endam eden zarif ama yaşı geçkin hanımefendi frapesini yudumluyordu; o ise sol arka köşedeydi. Doğal bir şekilde selamlaştıktan sonra ansızın aklıma bir şey gelmiş gibi durdum, gazeteden tekrar başımı kaldırıp oturduğu yere doğru baktım. Hep kuzeyli adamları düşündürmüştür bana yüzü, iri yarı gövdesi ile kendinden emin bir duruşu vardır. Sigarasını derin iççekiş ve üfürüşler ile körüklerken epey düşünceli gözükmüştü, gözleri epey uzağa bakıyordu. Onunla daha önce nerede tanışmış olduğumuzu bir türlü çıkartamadım. İyice düşüncelere dalmışken tekrar göz göze geldik; gülümsedik. Kalkıp yanına gitmek için derin bir istek duydum içimde, kalkmak için hazırlık yaparken, o benden önce davrandı. Kahvesini, sigara tabakasını, sandalyeye astığı pardösüsünü toparlamaya başladı.

Görüngülerin ayasında

Görünmez gizil döngülerin, başkalaşmaların, yeniden oluşların, kayboluşların ve birbirini takip eden, birininin içine geçişip dönüşen mevsimlerin, yitişlerin ve onları bütünleyen dirimlerin içinde bir yerde miyiz? Ölüm ve doğuş, yitiş ve diriliş aynı oddan mı tutuşuyor? Onunla tanıştığımızdan beri durmadan böyle sorular soruyorum kendime, son zamanlarda aynı hikayeyi evirip çeviriyorum usumda. Bu hikayeyi kimin, ne zaman anlattığına ya da okuduysam nerede okuduğuma dair hiç bir ipucu yok. Anımsayışların nankör labirentinde sırra kadem bastı. Sıradışı bir İskadinav hikayesi gibi tınladığını anımsasam da-bu yöndeki arayışlarımdan elime hiç bir şey geçmedi- bir doğu hikayesi olması ise akla daha yatkın gelir. Hikayenin adını anımsamak için çok uğraştım ama onu bir türlü gizlendiği mahzenden tekrar çağıramıyorum. Kolaycılığa başvurarak onu "Aslını yitiren adam" olarak vaftiz etmekten başka elimden bir şey gelmiyor.

Hikayenin karakteri, düşünde kendini bir hâlden -şeyden- sürekli başka bir hâle -şeye- dönüşürken görüyordu; söz gelimi bir kır çiçeğiyken, çetin geçen bir kıştan sonra, başka bir yerde başka bir şey olarak açıyordu gözlerini. Düşün uçucu hızı içerisinde "kendi" diye bildiği bedeni ansızın aklının sınırlarının dışında bir yere göç ediyordu. Yeni bir şeye dönüştüğünde önceden bildiği ve biriktirdiği tüm yaşam bilgisi, çehresi ve darası değişmiş bir dünyada yararsızlaşıyordu. Dönüşümlerin -kendinden başkalaşıp kendileşmenin- epey sıkıntılı geçtiğini, önceleri hatırladığı ilk haline dönmeye çalıştıkça, sanki gittikçe daha uzaktaki bir anakarada, bambaşka hâl ve varoluşun içinde buluyordu kendini.

Düşün çıkmazında, aslını yitiren adam, birbirini takip eden dönüşümlerin çokluğundan, aslında -bir asıl var mı?- ne olduğunu unuttuğu, sadece bir önceki halini güçlükle, bir hayâli anımsar gibi anımsadığı bir boyuta geçiyordu. Başka bir şeye dönüşmenin sıkıntılı ve sancılı bilisinden başka hissettiği tüm duygular yitip gitmişlerdi peş peşe. Eğer varsa bile geri dönüş yolu tamamen kapanmıştı; sadece ileri doğru, dönüşümün vazgeçilmezliği ile ilerlemeyi kabullenmenin ötesinde bir çıkar yolu yoktu. Bunu kavradığında, yani umudunu iyice yitirmişken, apansız tekrar dönüşüverdi düşünde ve gördüğü düşün farkına varıp açtı gözlerini. Bu gecenin etkisini uzun süre üstünden atamadığını tahmin etmek zor olmaz herhâlde. Hikaye, belki de bitmesi gerekirken tam da burada başlıyordu. Dünyayı algılayışı tekrar tamir edilemeyecek bir biçimde değişmişti artık. "Kendim" dediği, onu sınırlandıran çizgiler netliğini kaybetmişti. Aynada uzun süre sûretini inceledikten sonra yola koyulup içinde bulunduğu dünyaya alıcı gözle bakmaya başladığında, her şey farklılaşmıştı; her ne kadar sıkıntılı bir düşten uyandığını hatırlasa da kendini bir gün öncekinden daha güçlü hissediyordu.

Büyük aile
Kafe P.'de karşılaştığımız günden bu yana aradan iki yıldan fazla geçmiş olmasına karşın hâlâ pazar günleri çok erken saatlerde buluşuyoruz onunla. Uzun yürüyüşler yapıyoruz. Kalabalıktan uzakta, sakin ve yeşilin bol olduğu yerleri seçiyoruz. Bu görüşmelerin gittikçe genişleyen çemberinde artık bir ailem daha var ya da onun büyük ailesine yeni bir fert olarak eklendim diyebilirim. Yürüyüşten sonra hiç değişmez bir şekilde, büyük bir şenlik havası içinde kahvaltıya koyuluyoruz. Mevsime göre, bahçede ağaçların gölgeliğindeki bir masada, kış bahçesinin ışıltılı yansıları içinde ya da salonun kovuk sıcaklığında. İlk başta bu durumu gerçekten yadırgamış olsalar da, zamanla onlar da alıştılar. Aileden biri gibi hissettiğimi, onların da beni böyle kanıksadıklarını bilmek sevindiriyor beni. Birbirlerini hasbelkader tanımış iki adamın bir anda -aslında hiç de azımsanamayacak bir zaman aldı- bunca yakınlaşmalarını anlamaları elbette zordu. Geriye dönüp düşündüğümde benim için bile kabullenmek epey zaman aldı; sonunda sorulardan vazgeçip olduğu gibi kabul ettim herşeyi. O ise çok farklı bir şekilde düşünüyordu; başından beri soruların bizi bir yere götürmeyeceğine inancı tamdı. Belki de benden sekiz yaş büyük olmasının, yaşam tecrübesinin ya da hayatı algılayışının ona kattığı bir serin kanlılık. Öyle ki her ne kadar bu durum onun için de çok fazla alışıldık olmasa da kafede karşılaştığımız o günden şimdiye dek benden daha az heyecanlıydı fakat en az benim kadar meraklı olduğunu ama bunu belli etmemeye çalıştığını düşünüyorum.

Kafe P.

Belki de yaşadığı tüm zamanların tek ve biricik gözlemcisi olduğundan, insanın kimselere anlatamayacağı bir benliği vardır. Kesişimler ve rastlaşmalar ola ki sadece o âna, beraber yaşanmışlıklar ise sadece o kesite tanıklık eder. Gelip yanıma oturmuştu Kafe P.'de tanıştığımız gün. "Nerede tanıştığımızı söylemenizi umut ediyorum" demişti. Pardösüsünü yerleştirirken, garsona iki kahve daha sipariş etti. Gülümsedikten sonra uzun süre hiç bir şey söyleyemeden baktım yüzüne. Böyle anlarda zihnimin bir atlı gibi koşturup, türlü dehlizlerde gezindikten sonra bulduğu cevap ile durumu netleştirmesi olağanken -hafızamın iyi olduğuna inancım hâlâ sapasağlam- sadece alık bir suratla birbaşıma bıraktı beni. "Sorunuzu cevap verebilmeyi inanın sizden çok isterdim" dedim. "Size garip gelebilir ama sadece bir yerde karşılaşmış olmaktan başka sizi yıllardır tanıdığıma yemin edebilirim şu an; ama bunu nasıl olur da hatırlayamıyorum buna bir anlam vermekte gerçekten güçlük çekiyorum." diye ekledim. "Size aynı şeyi söylersem garip karşılanmaktan korktuğum için söyleyemedim. Bu durum gerçekten tuhaf. Sizinle tanışmış olma olasılığımız bana sorarsanız hiç yok. Buraya iki gün önce taşındık; daha doğrusu, bu uzun bir hikaye ama kaçmak zorunda kaldık." İsimlerimizden başlayarak, okuduğumuz yerler, ailelerimiz, gitmiş olduğumuz tatil beldeleri, çalıştığımız yerler, yaşam yapbozunun türlü parçalarında, ikimizin bir zamanlar bir arada olduğu bir parça bulabilmek için hızlı ve başdöndürücü bir geziye çıktık. Bir faydası olur diye zevklerimizden bahsetmeyi ihmâl etmedik. Bu kısımda bir kaç defa ikimizde " Nasıl olur bilmiyorum ama sizi tanıdığıma eminim" diye ünledik. Bana sorarsanız, o gün hava kararırken elimizde iki şey vardı; biri isimlerimizdi -ki hiç bir çağrışım yaratmıyordu- diğeri ise tanışıklıktan öte birşeyler yaşamış olduğumuza dair kanının güçlenmiş ve gizemli hâlesi.

Dedecthief

Bu kelimeyi o buldu. İlk sene haftada bir iki kez görüştük. Birçok kez Kafe P.'de. Kafamıza takılan çengelli soruyu aydınlatabilmek için türlü şeye başvurduk; fotoğraf albümlerinden, karşılaşma olasılığımız bulunan yerleri saptamak için ülke ve dünya haritalarına, çağrışımları bütünlemesi için almanaklara; hiç birinin zerre kadar faydası olmadı. Bütün deneyim ise güçlü bir atom bombası gibiydi. Bellirli bir yaşa geldikten sonra geçmişini bir soruya cevap bulabilmek için didik didik etmiş bizim gibi kaç kaçkın bulanabilir ki? Bu dedektiflik oyunu dehşetli bir zaman hırsızıydı, merakımız azalacağına, yılacağımıza her seferinde bir sonraki seferin gelmesi için heyecanım artıyordu. İkimizin geçmişinin geniş coğrafyasının tüm topraklarında aynı anda başlatılan derin kazı aslında geride bir çok çukur bıraktı. Diyeceğim o ki yaptığımız bu sorgu seansları bir başımıza kaldığımızda kaseti kaldığı yerden tekrar çevirmeye başlıyordu; şimdiyi bırakmış geçmişte kalmış birçok kör noktayı yeniden durmadan zihinde çevirip duruyorduk. Bir zaman sonra dedektifliğin bizi hiç bir yere götürmediğini sadece şimdiki zamanı çaldığını dillendirmeye başlayan ilk o olmuştu; her ne kadar bu işten garip bir keyif aldığını söylese de -belki bana anlat(a)madığı şeylerden, her insanın geçmişinde sıkı sıkıya mühürlediği, açılmaması istediği bazı sandıkları mecburen açtığından- durumun biraz canını sıkmaya başladığını düşünmüştüm birkaç kez. Bir yıldan fazla bir süre kaybettik, evet, ama birbirimizi zamanın bir kıyısında kesinkes daha önce tanımıştık, buna inanmaktan hiç vazgeçmedik. Birbirimizi tanıdıkça bu kanı daha da güçlendiğinden, merakımız hiç yatışmadı. Belki de bu çok boyutlu dejavu duygusu gittikçe kitch'leşse de ikimizin de hayatındaki beyhudeliğe bir anlam katmaya başladığından bırakmak istemek. Espri ile karışık, -söylediklerine bir an olsun inandığına sanmıyorum- herhangi bir yerde bir anlığına birbirimizi görmüş olabileceğimizi, hayatımıza vakti zamanında girmiş birilerinden almış ve cilâlamış olduğumuz bir motifi birbirimize yamamaya çalışıyor olabileceğimizi, gördüğümüz bir film, okuduğumuz bir roman karakteri ve saireden böyle bir kanıya varmış olabileceğimizi dillendirdi bir kaç kez. Bir seferinde "Nerde ve ne zaman tanışmışsak bunun artık hiç bir önemi yok, artık bir seneyi aşkın zamandır tanışıyoruz" dedi; haklıydı. Tanışıklığımızı zaten tanışmış olmamıza borçlu olduğumu söylediğimde ise bana kahkahalarla güldü.

Kaplan
Beş altı ay önce bir gezi dönüşü onu tren garında yeniden gördüğümde nerede tanıştığımızı hatırlamaya başlıyorum gibi bir hisse kapıldım. Sislerin içinden bir an, bir yaşanmışlık, bir tanışıklık hikayesi sökün eder gibi oldu. Geçen seferlerdeki gibi yine uydurmaya başladığım hikayelerden biri olabilirdi, belki de bu sefer her şey bir iki cümle sonra açıklığa kavuşacaktı. Ona bununla ilgili bir şeyler söyleyecektim ki durdum; canını sıkmamak için vazgeçtim. Daha doğrusu bir cevap bulmanın bizi mutlu edip etmeyeceğine dair kesinliği bir anda yitirdim. O kısacık an içerisinde nedense nerede ve ne zaman tanışmış olduğumuzu bulmanın artık o kadar önemli olmadığını düşünmeye başlamıştım. Bir çıkış yolu aramaya ve olanı yaşamaya karşı gösterdiğim direnç bir anda kırıldı; kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissettim. Zamanın bir kıyısında tanışmış olduğum adamı bırakıp biricik dostumu özlemle kucakladım.

Ailedeki herkesin ve yakın dostların bildiği bu tanışmış olma hikayesi üzerine bazen hâlâ üç beş kelime ediyoruz. Bu konu hakkında konuşmaya başlar başlamaz, bakışlarını uzağa çevirip hatırlamaya çalışır gibi sabit gözlerle bakar; tabakasından bir sigara çıkartıp parmakları arasına yerleştirip tüttürmeye başlar. Kalın cüssesine rağmen parmakları çok zariftir, bir piyanistin parmaklarına sahip olduğunu söyledim bir seferinde. Başka hünerleri de olduğunu söyledikten sonra tavan arasından bir mikado takımı çıkartmıştı. İki çocuk gibi mikado oynadık birkaç kez. Geçen hafta mikado oynarken "Bizim şu geçmiş kazılarımız" dedi, "varsa bile en alttaki çubuğu çekmeye çalışmaya benziyor, hem de çubukların sayısı kırkbirin kat be kat üstünde." Ben de bir yandan oynamaya devam ederken "aslını yitiren adam"ın hikayesini anlattım ona. Uzun süre sessiz kaldıktan sonra "Başka bir yaşamda mı yani..." dedi. "Neden olmasın? Buna inanmak o kadar güç değil." dedim. Hikayenin sonunu ona anlatmadan iki çubuğu çapraz kesen, bir ucu altaki bir çubuğun ortasına dayalı, diğer ucu hava duran çubuğu aradan çekmeye koyuldum. "Seninle tanıştığımızdan beri yaşadıklarımız, hayatımıza ve geçmişe dair kazılarımız yani, beni öylesine değiştirdi ki... Şüphesiz seninle tanıştığım günki kişi değilim artık. Tüm parçaların derlenip toplandığı düşünüyorum bazen. Olduğum yerde ve şimdide sımsıkı duruyorum." Bilgiç bir bakış fırlatıp, her zamanki kendinden emin haliyle gülümsedi. "Hikayenin sonu?" dedi "Hikayenin sonunda aslını yitiren adam bir dağ kaplanına dönüşmüş olarak uyanmıştı. İnsan suretinde bir dağ kaplanı. Düşün ucu yaşama bitişmişti yani. Bir kabusa uyandığını düşünmek yerine yeni sûretini cesaretle kabullendi, tekrar dönüşüm geçireceği bir başka ana kadar yeni sûretiyle beklemeye karar verdi."
MS
Eylül-Ekim 2009

05 Eylül, 2009

Çentikler 40

Değişimin başdöndürücü anaforunda savrulup dururken, her adımın kendinden boyverip ileri doğru uzaklaşırken kendinden, yaklaşırken kendine. Bir uç vermiş filiz, bir sürgün, sürgün ki anadaldan başka, boyverip başkalaştıkça anadalın bir parçası. Kendinden sürgün vermek için sürmek kendini uzundur kalakalınmış bir anakaradan uzaktaki yabansı bir kara parçasına. Olumsuzu devirmek için kendinden olumsuz bir uç vermek; öyleyse, öyleyse yeniden kalem tutmak için nefiy.
MS

03 Haziran, 2009

Mektup

Haz. 2009
istanbul


Yeni bir güne başlamanın ve o günde yaşamanın uykudan dirilişten sonra hangi dinamiklerle devindiğini, insanı uyanır uyanmaz bir anda avucuna alan, kendini bir anda içinde bulduğu huzursuz, huzurlu, heyecanlı, diri, duru, isteksiz, istekli, kararsız vs gibi ruh hallerinde oluvermenin uyku arasında bilinmez bir yerden fısıldanan bir sufleden mi yoksa artık geride kalan yaşanmış tüm zamanların bir bileşkesinin vücud kimyasını harmanlayıp o gün için dirilene sunduğu bir hal mi olduğu konusu gerçekten bir muamma. Eniyle boyuyla tasarlanabilecek en uzun zaman dilimi gün. Ayları ve yılları ancak bir kedinin karşı çatıdan uçup giden bir kuşa kekeleyerek baktığı alıklıkla tasarlayabiliriz. Günün saatlere bölünmüş uçucu takvimi sabahlardan hız alıyor.

Günün rutin çemberinin içinden çıkabilmek için arda derede zamanların içine kuruluyorum. Deli çarkı (mesai) öncesi bir parka gidip kitap okumak için pek de uygun olmayabilir. Neye göre? Erken kalkmışsam deli çarkında dönmeye başlamadan yirmi dakikalık bir yürüyüşle parka varıyorum. Parkın içinden kendi rotalarına doğru hızla yol alan insanların arasında uygun bir banka kurulup kitabı açıyorum. Bu günlerde telaş ve hızın çağrısı tüm hücrelere ulaşmadan yüksek ağaçların, yeşilin, banka yaslanabilmenin huzuru içinde Frisch'in bay Stiller'i beraber yol alıyoruz. “Ich bin nicht Stiller!” Birazdan iş yerinin boğuntulu havası içine girecek olan "ben" de ben değilim. Gün ışığındaki ve gecedeki "ben" ben değiller. "Sie sind nicht ich" Sonra usul usul vakit geliyor. Kitabın içine dalış ve kelime(lerle)aşkınbiryolculuk yapabilmek için çok kısa bir zaman; olsa olsa kurabiyenin ucundan alınmış bir ısırık, diretmek için küçük bir parça peksimet. Başka bir gün deli çarkına girmek için izlemem gereken rotanın tam tersine doğru adımlıyorum. Sahile inmek epey vakit alıyor. Hız başımı döndürmeden, rutinin karınca yuvasında de(li)liğe düşmeden, ona sıkı bir nanik yapmışım duygusuyla koşuşturan insanlardan usul usul soyutluyorum kendimi. Önümde deniz kokusu ve kelimeaşkınbiryolucuk için tamı tamına yirmibeş dakika olduğu zamanlar oluyor. Açlığım biraz olsun geçiyor. Oysa ne çok zaman var; öğle arası nanikleri de eklendiğinde (kaçılabilecek etrafta bir kaç yer olması bir şans), tırtıkladığım peksimetlerden neredeyse çeyrek öğünlük gıda çıkacak. Bay Stiller ("Duran kişi") gerçekten uzunca bir kaçışın içinde duralıyorsa, belki de durmanın zamanıdır. Julika ile otel odasında bekliyorlar şimdi. Görünmez bir işaret koydum kitaba. Otel odasının kıpırtısız bir fotoğrafını çektim; kayıtlı.
"Çağrışımların doğurgan gebesi." Antonioni'nin Passenger'ında David Locke'un kaçışı pek uzun sürememişti. "Ich bin nicht David" Filmin son karelerini peş peşe geçiriyorum zihin perdesinden. Kameranın, odanın dışına çevrilmiş olması bir yana, izleyenin odadan başka bir yeri izleyemediğini, başka bir yere bakabildiğini kim savlayabilir ki? Başka birinin hayatını sürebilmenin iç gıcıklayan lezzetini hayal etmek bile güç. Kendi hayatını, seçimlerin, çarpışmaların, zorunlulukların (mı demeli) getirdiği yerde daha fazla sürdüremeyen, kesin bir ayrıma gelen birinin iyi bir kaçış rotasına ya da ödünç alınabilecek başka birinin hayatına gereksinimi mi var? Bilmiyorum. Son vermektense başka bir kişikostümle neden yola devam edilmesin ki?

Sökün eden çoğu kısa hikaye tasarılarından ilk cümlede sıkılarak vazgeçmek gibi bir huy edindim. Kayıtlar sayısız ilk cümlelerle dolu. Belki de bu anlaşmazlığı çözmek için kendime uygun bir yerde randevu vermeliyim. "Sie sind nicht ich, Ich habe eine Verabredung mit mich"
Merih Sakarya

foto: Merih Sakarya (Büyükada 2009)

13 Mayıs, 2009

Mektup

Le Havre, 1902
Mayıs,
istanbul
Elimdenhiçbirşeygelmemekgeliyor. Sartre'ın başdöndürücü Bulantı'sı içinde dönüp duruyorum. Dönüp dolaşıp Sophie Tucker'ın parçasını dinliyorum. Someofthesedaysyou'llbesolonely someofthesedaysyou'llmissmehoney you'llmissmyhugging(1927)... Koltuğun yanına demirlediğim küçük bir sandalın içine atlayıp, salonun içinden yavaş yavaş kapıya doğru kürek çektikten sonra sisli bir denize doğru açıldığım bir düş gördüm geçen gece. Etrafta hiç bir ışık yoktu. Uzaktan sesler geliyordu. Ertesi gün, kalkıp ne zamandır aklımda dolanan bir hikaye için notlar almaya başladım. Kelimelerle kanlı bıçaklıyız. Notalamamaklığımlakalakaldım. Bouville'in, Le Havre olabileceği ya da Le Havre'dan esinlenerek inşaa edildiğini düşünenler var. Sartre'ın öğretmenlik yıllarında burada kaldığı düşünülürse. Kanlı bir hikaye yazmak istiyorum. Bulantı'nın akıp gidebileceği bir delik açtıktan sonra.

06 Nisan, 2009

Kısa öyküler 15

Dayanmamanın varolmaz hafifliği (Reloded)

Hayatın hayhuyu içinde oradan oraya sürüklenmekten yılmamaya çalışarak koşuşturan, kemikleri sayılacak kadar zayıf bir adam unutulmuş bir bilmemneler dairesininin arşiv bölümünde memurdu. Uzun yıllar işten çıkarmalar, istifalar, tayinler derken tek başına kalmıştı arşiv bölümünde. Sıraları, tarihleri ve kayıt numaraları birbirine girmiş evrakları ince eleyip sık dokuyarak yerleştirirken pencereden dışarı baktığında gördüklerinin doğru olup olmadığına inanabilmek için gözlerini iyice açtı. Göğe doğru yükselen şeylere gözlerini ovuşturarak tekrar baktı. Gördüklerine inanmaya başladığında birçok şey yukarı doğru yükselip gözden yitmişti bile. Yerden bağlarını söküp koparan her şey adeta kanatlanıp uçuyordu. Şehir, yükselen binalar ve artan yığınların ürettiği ve içinde dönüp durduğu kaos ve bu çılgınlığın içinde devinen insanlar beraber o kadar ağırlaşmıştı ki herşey kanatlanıp uçuyor belki diye düşündü ansızın içinde çınlayıveren bir düşünceyle. Yüksek ses sağır edebilirdi insanı, fazla mutluluk ağlatabilirdi, fazla ışık kör edebilirdi; öyleyse diye düşündü: eşiğin öte yakasına geçip yeterince ağırlaşan her şey uçabilir.
Arşivin bulunduğu bodrum katından dışarı çıkana kadar cadde üzerindeki arabaların çoğu bulutlara yaklaşmıştı bile. Caddenin ortasında kalkaldı bir süre. Trafik ışıkları, sokaktaki simitçi, tezgâhı ve simitleri, trafik lambaları, kol saatleri, duvar saatleri, takvimler, makyaj malzemeleri, heykeller, şapkalar, çantalar derken gökyüzü kaşla göz arasında uçuşan şeylerle dolup taşmıştı. Yukarı doğru süzülen insanlar bilmedikleri bir boşluk dünyasının içinde dengede kalmayı çabalıyorlardı; alışmış oldukları hayatlarındaki gibi ama faydasızca boşluğu bir yerden tutmaya davranarak… Ayakları üstünde durmaya ve yitirdikleri dengeye tekrar ulaşmak için gökyüzüne doğru yükseldikçe sanki umutsuzca daha fazla debeleniyorlardı.
Uçmaya başlayan ve yukarı doğru süzülen şeylerin karmaşasının orta yerinde, faydasız bir acele içinde nereye gideceğini bir türlü kestiremedi; gerisin geri arşive inerek uzun zamandır içinde gittikçe ağırlaşan bir sorumluluk duygusu ile uçmalarını engellemek için kayıtların bulunduğu dolapları zincirlemek geldi aklına. Binanın kapısına doğru adımını atar atmaz, bütün bir binanın havalandığını gördü. Koca beton yığını gökyüzüne doğru uçuşa geçmişti; temelinden sarkan koca bir ağacın köklerine benzeyen toprak parçaları, etrafına saçılmış toz, toprak ve beton kütleleri ile uzayın boşluğunda göktaşları ile beraber yol alan bir astroid gibi hızla yol alıyordu. Hayretler içinde bakakalmıştı. Her yandan kulakları sağır eden bir gürültü yükseliyordu. Yeryüzünün tüm dişleri sökülüyordu. Uzaklaştıkça binadan geriye koca bir oyuk kaldı; havalandıkça pencerelerden büyük dolapları gözüken arşiv bölümü de gözden yitti. Yıllarca uğraş verdiği arşiv bölümü ve tüm emekleri de arşivle beraber uçup gitmişti. Şaşkınlıkla ne yapacağını bilemedi önce, sonra uzundur gizliden gizliye âşık olduğu kadını kurtarmak için derin bir istek duydu içinde. Cesaretini toplayıp hengâmenin içine daldı, ana cadde üzerinde var gücüyle koşmaya başladı. Uçuşa geçmiş şeylerden kendini sakınarak hızla bulduğu aralıklardan geçerek ilerledi.
Herşey köklerini, bağlarını sıyırıp gözkyüzüne doğru süzülüyordu, birbiriyle ilgili ilgisiz binlerce şey gökyüzünü yavaş yavaş kuşatıyordu. Caddeler, sokaklar her geçen an çehrelerini değiştiryordu. Şehrin ortasındaki parkın tüm ağaçlarla beraber gökyüzüne doğru süzüldüğünü görmek inanılmaz bir şeydi. Koskoca park, uçuşan şeylerin arasından kendine kocaman bir yer açarak bütün halde bulutlara doğru yükseldi. Şehir tanınamaz bir hale gelmişti. Sabah kahvesini içtiği kafenin yanındaki kitapevinin içi neredeyse boşalmıştı; kitaplar, rafları emen koca bir elektrikli süpürge tarafından çekilirmişçesine pencerelerden dışarı doğru süzülüyordu. Karmaşanın içinden, kemikleri sayılacak kadar zayıf bedeni ile sokakları hızla geçerek, aşık olduğu kadının evinin önüne kan ter içinde vardı. Kaygılı gözlerle aramaya başlamıştı ki onu kırmızı eteği ile ters dönmüş bir şekilde, adeta gökyüzüne doğru çekilirken gördü; ufalıp bir nokta haline gelene dek, gökyüzünü kuşatmış şeylerin arasındaki boşluklardan yüzünü bir kez daha, son bir kez daha görmeye çabaladı; gözden iyice kaybolduğunda hâlâ özlemle arkasından bakıyordu. Derin bir hüzün kaplamıştı içini. Tarifsiz bir ağırlık çökmüştü içine. Bu ağırlıkla ilkin ayakları biraz kesilir gibi oldu yerden sonra yavaş yavaş sakinleşip kendini biraz olsun toparlamaya başladıkça ayakları yeniden sıkı sıkıya yere bastı. Sanki görünmez binlerce ip, yeryüzünü usul usul yukarı doğru çekiyordu Sokak kedileri ve köpekler de havaya doğru süzülüyordu kadının yanı sıra; kediler dengede durma işinin üstesinden gelmiş gibiydiler. Evdeki kedisi geldi birdenbire aklına. En azından onu kurtarabileceğini düşünerek iki sokak ötedeki evine doğru yöneldi. Arkasına dönüp baktığında binalardan geriye kalan oyulmuş, delik deşik kraterlere benzeyen geniş alanları gördü. Şehirden geriye pek bir şey kalmamıştı. Koca gökdelenler dikilmeden onyıllar öncesinde görülebilen, uzaktaki dağlara kadar erişen geniş bir ufuk göz alabildiğine uzanıyordu. Dağlar tüm ihtişamı ile sapasağlam duruyordu. Birkaç dakika aklından geçen sıkıntılı düşüncelerle caddenin ortasında nefeslenip koşmaya devam etti. Peşi sıra asfalt yollar bile yavaş yavaş dalgalanarak sıyrılmaktaydı yeryüzünden. Evinin önüne gelirken, uzun yıllardır bir kez olsun konuşmadığı ama korku içinde ondan yardım isteyen komşularının gittikçe uzaklaşan yüzlerini gördü; alnındaki terleri sildi, biraz daha nefeslenip koşmaya devam etti eve doğru.
Anahtarları sokup içeri girdi acele içinde; tencereler, televizyon kumandası, tavalar, limon sıkacağı mutfağın duvarında açılan koca delikten uçuşa geçmişti. Vakit iyice azalmıştı. Köşeyi dönüp salona girdiğinde çıplak kalmış kütüphanesini gördü. Kitapların hepsi buharlaşmıştı; acele içinde kediyi aradı gözleriyle. Sonra birden tavanda gezinen şeyi gördüğünde içine su serpildi biraz olsun. Tavanda duman rengi tüyleri diken diken olmuş, onu yukarı doğru çeken kuvvete karşın olduğu yerde kalmaya çalışıyordu kedi. Onu tavandan indirmek için etrafta bir sandalye arandı. Geride kalan hiçbir mobilya yoktu. Duvardaki deliğe doğru çekilip mecburen adımlamaya başlayınca kedi, uçup gideceğinden korktu. Merdivenlere doğru koşup kalan tüm gücüyle zayıflıktan iyice incelmiş ayaklarının çatıya doğru artırdı hızını.
Çatıya ulaştığında, havanın boz bulanık bir karanlık içinde olduğunu fark etti; kaldırıp başını gökyüzüne baktı. Dört bir yanı kuşatan şeylerden güneş artık gözükmüyordu. Karanlığın içinde kulakları sağır eden gürültüyle her şey yukarı doğru uçuyordu. Tam da tahmin ettiği gibi oldu: çatıya vardığında, kedi duvardaki delikten çatıya doğru uçuşa geçmişti bile. Nefes nefese kalmıştı. Ellerini iki yana açıp dengede kalmaya çalışarak çatının kıyısına doğru bir ipin üstünde yürürmüş gibi usul usul yürüdü. Dengesini yitirmemeye çalışarak çatından aşağıya baktı. Boz bulanık karanlığın içinde iki küçük misket büyüklüğünde ışıldak gibi seçiliyordu kedinin gözleri; yavaş yavaş ona doğru yükseliyordu kedi. Mahşeri seslerin ve alacakaranlığın içinde yavaş yavaş çatının ucuna doğru yükseldi kedi. Yükseldi, yükseldi… Tam çatının kıyısına ulaştığında ileri doğru hamle yaptı yakalamak için ama kuyruğu elinin ucundan sıyrılıp gitti. Gökyüzünü örtmüş karanlığın içinde bir iki defa parlayıp söndü kedinin gözleri sonra kaybolup gitti. Kedisini de yitirdiğinin düşüncesi koca bir kaya gibi çöreklendi içine. Her şeyini kaybetmişti. Bütün bu olanlar pek ağır geldi kemikleri sayılacak kadar zayıf adama. Tarifsiz bir üzüntü içinde başı dönmeye başladı. Kaybettiklerinin içine gittikçe yerleşen ağırlığıyla kendini aşağı doğru bırakıverdi çatıdan, ama beklediğinin aksine yere doğru gitmedi. O da gökyüzüne doğru kanatsız uçuyordu şimdi.



Merih Sakarya 2009

21 Mart, 2009

Çentikler 39

"Yan yana gelmemiş kelimeler"den söz edilir; sanırım Melih Cevdet Anday'ın sözü idi bu; diğer yanda da Borges'in "Bu ya da şu altı ayaklı mısrayı kaç kez söyleyeceğin konusunda sana tahsis edilmiş sayıyı tüketeceksin, ve yaşamaya devam edeceksin" deyişi duruyor. Birbirlerinden bunca uzak gözükmelerine karşın, aynı anda kucaklayabiliyorum her ikisini de. Biri, yan yana geldikleri büyüleyici zincirin sonsuzluğuna, yan yana geldiklerindeki bileşimlerin, alaşımların sınırsızlığına uzanmaya çalışırken diğeri, kelimelerin her birinin ya da oluşturdukları bütünün (mısra sözgelimi) tek başına tekrar edilebilecek (nasıl, ne zaman, yine ama nasıl bir başkalıkla?) sonluluğuna dokunmaya uzanıyordu. Bir kelimenin üstünde (dilde-düşüncede) sonsuz kez konaklanabileceği, bir kelimenin başkalarıyla sonsuz farklılıkta yan yana gelebileceği, her seferinde farklı bir zincirin halkısı, her seferinde kendini açık ettiği aynılığının içinde bir başkalıkla yeniden görünebileceği düşüncesi heyecanlandırmıyor mu insanı? Hem yazana hem de okuyana açık bir davet değil mi bu? Birbirlerinden bunca uzakmış gibi dursalar da iki cümleyi beraber, ikisini aynı anda okumaya koyuluyorum. Yaşamın keskin hatlarla belirlenmiş sınırlarına rağmen, sürekli tanıdık bildik kelimeler-cümlelerle de olsa bu yolculukta sürekli bambaşka şekillerde ve zamanlarda onlarla beraber, onların içinde yüzerek ilerliyor olmanın hissiyle, çatılan türlü alaşımların, birleşimlerin genişlettikleri sonsuzluk ve hissettirdikleri sonsuzluk hissiyle de sarılıp sarmalanmıyoruz? Yaşamın sonluluğuna karşın her seferinde bambaşka bir iksiri hazırlar gibi usda düşünce kaydırmanın, düş kaydırmanın ele avuca gelmez keyfi...Başka bir usda bir araya gelmiş bir simyanın bir başkasının usunda yeniden okunur kılınabiliyor olması da cabası.

Her ne kadar binlerce kelimenin yaratmış olduğu yazı-düşün evreninde, sonsuz olanaklar alanının içinde de olunsa, yerleşik olanın, kulağa-dile-yazmaya kolay gelenin tez-kapan'ından kurtulmak kolay iş değil doğrusu. Uzayın derinlerde küçük bir yerde olduğumuz gibi, diller ve kelimeler uzayının da kıyısında, kenarında küçük bir yerde gezinip durduğumuzu düşünmeden edemiyorum. Sonsuz olanaklar alanını tüketmek için dil uzayının derinlerine doğru yola çıkanların (yazarlar-şairler-iyi okurlar...), geri dönebilseler bile farkına vardıkları bu uçsuz uzayı sadece oraya gidebilmişlere ya da en azından gitmeye cesareti olanlarla paylaşmaktan başka çareleri yok gibi. Öyleki dil hem bir uzay hem de kurduğu ve genişletiği sınırsız uzaya gidebilmenin yegâne aracı...

Kelimeler huzura geldi mi, yazma tutkusunun (graphomania) her türlü hali ile arz-ı endam eden (çok)yazar ademoğullarını düşünmem gayet doğal. Çok-yazanların hiç kimsenin pek farketmediği bir kelime-ekonomisi içinde devindiklerini, kelime-ekonomisi-denizi içinde yüzdüklerini düşünmeden alamıyorum kendimi. İşte burada bir kelimenin tek başına oluşturduğu bir dünyadan söz etmenin gerekliliğine doğru geliyorum usul usul. Farkındalığını hiç kaybetmeden yol-alan bir yazma tutkununun aynı kelimeyi kaçıncı kez kullandığını bilmese de, ne sıklıkla, nasıl ve nerelerde kullandığı -diğer yandan nerelerde okuduğu ve işittiği- ile ilgili içsel bir istatistik bilgiye sahip olduğunu savlayabilirim neredeyse. Onun da ötesinde, bir çok araştırmacı, bu istatik bilgilerin kuytuda durduğu içsel alacakaranlık dünyayı sadece sahibine bırakmış değiller doğrusu. Bibliyografya araştırmacılarının yazarlar tarafından kullanılan kelimelerin sayısına, çeşitliliğine, ne sıklıkla kullanıldıklarına dair araştırmaları yazarların alacakaranlık dünyalarına uzun zamandır ışık tutuyor. Bir keresinde çok önemli bir buluş gerçekleştirmişçesine "kıpırdanmak" kelimesinin farklı kitaplarındaki kuşattığı imge öbeğinin durduğu yerlerin birbirine yakınlığının farkında olup olmadığını sormuştum EB'ye; hiç nefes almadan yüzünde aydınlanan bir gülüşle, bilirmiş ve sorarmış arası hınzır bir "öyle mi?" ile savuşturmuştu beni.
MS, 2009

15 Mart, 2009

Mektup

Mart, İstanbul
Parçalar, olgunluk çağında, yiten günlerin alfabesine daha aşina olmuş gibi ya da hesapsız bir uzaydayken birdenbire alışılagelmiş bir matematiği öğrenmiş olduğunun farkına varmış gibi olmadık bir düzende bir araya mı geliyorlar yoksa büsbütün ayrışıp derişip bilinmedik bir gökyüzüne mi karışıyorlar? Bir meydan heykelinin eskiyen yüzüne bakar gibi bakıyorum. Kaidesinin üstünde zamanın sessiz ve pürüzsüz geçişini izleyen hareketsiz bir meydan heykelinin dilsiz imgesi. Geçip giden kalabalıkları gözlüyorum. Kesişip ayrılan yolların çok dillisi kalabalıklar... Renk, gölge, ten, gövde, adım, ses, bakış alaşımı... Oysa ben telaşsız bir gökyüzünde azamet ve ufkun dinginliğiyle yıkanmış, billur sessizliğin aynasında durmamacasına yansıyan, döne dolaşa kendine erişemese de kendinde konaklayan bir bakışın çağrısını işitmeye çabalıyorum. Yonttuğum birkaç imgede yankılanan çağrısına kulak kesiliyorum. O bakış olmadık bir zaman çıkmazında yitmiş, onu çağıracak türlü efsunlar aklımdan uçup gitmiş sanki. Öylesine ağırlaşmış ki dilim, ufku esrik gözlerle soruşturmanın hafifiliğine uzanmaya çabaladıkça. Ça. Ç P T Ş F K Se. sert sessizler....Sert sessizler uygun adım yürüyen bir tabur. Ça sıvılaşamayan ama buharlaşan bir katı gibi süblimleşiyorum. Katıdan, katı bir kıvamdan havaya karışıyorum. Nabız: kusursuz. Nefes: Göğüs kabarıp iniyor. Yıldız: yıldızınız parlak. Büyük ayının kuyruğundan hafifçe yana doğru kayınca. Orada. Gece boyunca pozlayan bir fotoğraf makinesinin kaydettiğinin aksine elbette yerli yerinde duruyor tüm yıldızlar, kuzeyi mıhlayan yıldız dünya ile aynı eksen de dolanıp durduğundan...Den dan da şimdi yeni yeni kabulleniyorum durumu. Güneyde yol alanlara gözükmediğini yani...Efemerisimi yatak odasında başucuma aldım. Her gece gözlüyorum yatak odasının tavanında uygun düzende yerleştirdiğim tüm fosforlu parıltıları. Uykuya dalmadan tepeye dikiyorum gözlerimi. Tüm parıltılar yerli yerinde, dizdiğim düzende diye kaydediyorum. Tüm ışıkları kapatıyorum; yatağın içine iyice sindikten sonra gözleyip kaydediyorum.

Kendime yeni bir harmani alacağım. Alışveriş tanrısına bir kurban daha adıyacağım sunakta. Havanın ağırlığı geçip gider belki. Bulutlar yer değiştirir. Sonra bir sandal/et. Sandal ya... Adımlarımı taşıması için yalvaracağım ona. Yalnızca, kısa da olsa, içinde bir anlık bir esriklik olan bir geceye, bir hayret nidası koyuvereceğim bir durumun orta yerine, bir gündüşünün ağızda garip bir tat bırakan uyanışına, yola koyulmuş ve yolda yolalmaktan görünmezleşmiş, yola geçişmiş adımlara, serinlikle gelen beklenmedik bir yaz ürpertisine ulasın beni. Bu aralar sık sık unutuyorum. Orta yerinde, hayatın en orta yerinde konuşmaya başlayacakken tam. Zihnin kıvrımlarından döne dolaşa dilime doğru uzanan kelimeler akıntısında yol alan bir cümle, nefesle dışarı yolalamadan yok oluyor. Ayakları ve enli gövdesiyle olur olmaz suya gömülen, gerisinde sadece köpükleri, yıkılıştan sonra suyun yüzünde bir anda kabarıp yatışan köpürmesi duyulan bir köprü gibi. Unutuşa yenik düşen parçalardan bazıları tekrar sökün ediyor; suyun altında uzunca kalmış birinin yüzeye çıkar çıkmaz boğazını yırtarcasına ciğerlerini doldurduğu ilk derin nefesin güngözüne ulaşan tersinir hali. Oysa bazıları zihnin kıvrımlarında kayboldukları labirentte gezinmeye devam ediyor. Durumu kavramaya çalıştıkça durumun bir benzerini inşaa etmeye koyuluyorum. Labirentin soğuk duvarlarını, kapıları, geçitleri. Sonra yavaş yavaş bu kısa ve önemsiz unutuşların dokuduğu alegori ele geçiriyor beni. Kendimi fazla direnmeden teslim ediyorum. Sandalları ayağıma geçirip labirenttin içine doğru sokuluyorum.


Parçalar...Bütünü ancak bittiğinde kendini açık edecek bir pazılın yan yana gelen parçaları. Meydan heykeli, alışveriş tanrısını falan bir kenara bırakıp doktorun tavsiyesine uyup kuzeyin yüklü bulutlarından bir zamanlığına güneye ya da doğuya küçük bir kasabaya yollanan yaşı geçkin roman kahramanlarından birinin edasına bürünmeliyim. Şehirden yani bu çok gözlü ufukyutandan ötelere gitmeli...Kötü bir süprizle karşılaşmamak için okunmuş bir iki kitap, dinlenip sindirilmiş bir çalma listesi, ucu açılmış bir kalem. Bir de cesaret ve güç toplamak için uç sivriltici bir çakı: Yazıya bilenmenin yalın hali. Kasabaya doğru vakit kaybetmeden yola koyulmalıyım. Şehri geride bırakmanın hızında dinlendirmeliyim düşüncelerimi. Molaların hepsinde dışarı çıkıp göğün, sıcaklığın, çevrenin, çehrelerin değiştiğini haberveren tüm belirtilerin içindeki hınzır sevince geçişmeliyim. Kasabaya varır varmaz kitapları, defteri, kalemleri uygun bir düzende yerleştirip masanın üstüne bir harita serip tüm yönlere uzanan rotaları tespit etmeli. Her sabah, kahvaltının hemen ardından sabahın ilk ışıkları ile yola düşmeli. Ola ki bu kasabadan yakın rotalara küçük yürüşler düzenlendiğim günlerden biri geçmiş zamanın keskin izlerini ve gölgelerini taşıyan bir harabeye rastlarım. Onun için türlü hikayeler uydururum olur olmaz. Ona sinen sesleri, görüntüleri, duvarlarındaki dokunuşları yeniden diriltmeye koyulurum kelimelerle. Bulduğum bir köşeye yaslanıp göğü ve ufku seyre dalarım. Gözlerden ve kalabalıktan uzakta taşları dinlerim, taşların içinde tutup sakladığı yüzyılları soğukluğu ve taşların zamana meydan okuyan gizil gücü usulca sarıp sarmalar içimi. Parçalar eksik de olsa, onları bütüne tamamlamanın eksiksiz hazzı belki sağaltır beni.



09 Şubat, 2009

İçmeye gidelim

Ana güzergâhı bir anlığına bile yitirince
İbre kıpırdıyor. İçmeye gidelim.
Şehre gidelim, bardakların dudaklarına,
zamanı içmeye. Ne zamandır
eteklerini toplamış bu dağda
birbaşınayım. Avuçlarımda tütün,
en giyinik gecenin tütsüsü, bildiğim tüm
tanrılara yakardım. İki şimşek, bir uçurum sessizlik,
pencereden süzülen yağmur damlası.
Bildiğim tüm kravatlı tanrılar, takım elbiseli,
hepsi iş yorgunu. Çift budaklı asalarımızı
bırakıp koyulalım yola. İçmeye gidelim,
hiçliği içmeye. Hepten unutalım günde
eskiyen kelimeleri. Geceye dolaşşın dilimiz.
Evet kaybolduk. Kim inkar edebilir ki?
Yitik patikalarda gezindik. Bir dağ kaplanıydı,
uzandığım tüm uykulardan geçip gitti gölgesi.
Hem de...
Kendi tarihinin kudretle yabancısıdır kişi.
Gelecek, bir geçmiş yangını sırasında
boğazda tutuşan bir evi seyreder gibi
seyre dalınan kül rengi zaman.
Alevin akisleri düşer denize,

Ateşin titrediği gözler ve teninize.
Bir anlık bir silkinişten, nedensiz bir
ürpertiden sonra Şimdi. Otacının fokurdayan

kazanında, yaşam kırıntıları, düş
parçaları, uçucu kayıtlarının fersahlarca
uzağında. Şehrin bildiğim tüm sokakları

bana benzeyen hayaletlerle dolu.
Kaybolan anlarda savrulurken
geride bıraktığım benlerim.
İçmeye gidelim. Sonrası olmasın.
Varoluşun dipsiz kuyusunu içmeye.

Merih Sakarya, 2009

16 Ocak, 2009

Açıkta kalmış günlerin arasından soğuk sızıyor. Kışın ölgün göğündeki açık kalmış aralıklardan dökülüp serpiliyor her yana ışık: Salınışın esrikliğine teslim olmuş ve düşüşe geçmiş sonsuz sayıda yaprak gibi....Yeryüzüne ağıyor.
Şehir, içine gömüldüğü yoğun bir dumanın içinde bekliyor. Kendi üstüne kapanıyor ağır ağır. Dumanın içinde yüzmeye koyulmadan iyice ağırlaşıyor. Bacalar koyulaşan dumanı durmamacasına besliyor. Göz göz ışıklar, göz göz odalar karanlığın içinde.
Zihin de kendini örtmeye, çekilmeye koyuluyor. Aralıkları iyice azaltmaya koyulmuş, kendinden kendine kıvrılmış bir kedi gibi. Gerilere çekiliyor. Yalnızlıklar en iyi kışta saklanır.
MS

31 Aralık, 2008

Kısa öyküler 58

Evimde bir oda var...
Eve kadar uzanmadan önce epey uzaktaki bir gardan başlayacağım. Davetli olduğum müzenin görevlilerinin geç geldiğini düşünüp küfrederken gözüm koca duvardaki ışıklı panodaki tarihe kıskıvrak yakalandı. Bir gün erken gelmiştim. Son bir ay içinde Avrupa'daki üç kentin birinden diğerine taşınmıştım, bu dördüncü ve sonuncusuydu. Gar yolcularına epey akraba hissetmeye başlamıştım kendimi. Trenler peş peşe gelip gidiyordu. Onca kutu ile beraber -birinin üstüne oturdum- bir saat kadar garda fır dolanan insanları izledim. Kutuların bolluğundan, küçük bir sirk sahibini izlermiş gibi bakan gözleri üstümde hissediyordum. Kalabalığın koşuşturmalarından aşkın bir yaşam enerjisinin ortasındaymışım gibi bir hisse de kapılmıştım aynı zamanda. Anlatması zor... Garda dolananların potansiyel bir seyir/ci kitlesi oldukları nice sonra geldi aklıma. Hava epey soğuktu. Sıkı sıkı sarınmıştım. Müzeyi arayıp bir gün erken geldiğimi söylemek zahmetine katlanmaktan nedense vazgeçtim. Sigara üstüne sigara tellendirirken, içimdeki sese uymaya karar verdim. Fransızcam hiç denecek kadar yoktur. Yine de üç beş kelimeyi yan yana getirip derdimin bir kısmını biraz da İngilizce kıvırtarak anlattım. Görevli, garın yetkilisinin yerini tarif etti; eşyalar konusunda da tasalanmamam için güven verici el kol hareketleri yaptı. Sonra da yine onlarca kutuyu göstererek içten bir gülümsemeyle beni uğurladı.

Yarım saatten biraz fazla sürdü. Sıcak diyebileceğim bir sohbetten sonra istediğimi almıştım. Bana yardımcı olması için iki de görevli bulunmuştu; sonra da aman kimse ölmesin diye dalgasını geçti el sıkışırken. 8. peron ile 9. peron arasındaki neredeyse yüzelli, ikiyüz metrelik uzunca bir koridorda kutuları açmaya ve uygun bir sırayla yerleştirmeye başladım. Garın atmosferi gerçekten müthişti. Alabildiğine yüksek, ışığı içeri çağıran ışıklıklı bir tavan, koca metal kirişler, koca koca sokak lambaları. Boşalan kutulardan, gezmenler için hazırladığım bu sokak sergisinde dolaşmak için minik koridorlar çıktı. Trenler doldur boşalta devam ettikçe, meraklı ufak bir kalabalık da beni izliyordu. Herşeyi yerleştirmek üç-dört saatimi aldı. Büyük havuzu su doldurmadan sergilemeye karar verdim. Elime geçen mukavva kutusu üzerine de İngilizce "Yaşamak istediğinize emin misiniz?" yazısını da yerleştirince iş tamamlandı. Ellerindeki valizlerle hızla geçip giderken, meraklarına yenilenler minik koridorların ağına düşüyordu. Bir kahveyi haketmiştim; bir kafe ekspres bir de kruvasan şenliğinde uzaktan insanları izlemeye koyuldum. Birkaçı valizlerini bırakıp sohbete koyuldu, fotoğraf çekip yoluna devam edenler oldu, bir iki kişi cesaret gösterip silaha dokundu, kimisi bir süre baktıktan sonra burun kıvırıp gitti.

Oracıkta neler düşündüğümü anlatmak gerçekten güç. İç içe geçmiş bir alegori. Gar, yolda olanlar, merakına yenik düşenler, valizleri, -yükleri demeli- onları yüklerinden kurtulmaya çağıran sayısız intihar aleti arasındaki kısa gezintileri; gözümün hatırat kamerası tüm detayları usul usul kaydetti. Bu sokak işinin,
sergi salonlarının kimi zaman bana yapay gelen duvarlarının dışında olması beni epey şenlendirmişti.
Hava kararınca her şeyi tekrar toparlamaya koyuldum. Ertesi günki izlence için kutulara yerleştirdim. Kutuları görevlilere emanet edip yakın bir otel bulmak için yolu tuttum.

Buradaki "ev"in odaları daha çok hoşuma gitti. Her gittiğim yerde, müze ya da sergi salonu kendi imkânları ve zevklerine göre bir sergi-ev tasarlıyordu. Evlerin olabildiği kadar sıcak ve bilindik hissi vermesi dışında bir koşul diretmemiştim. İhtiyacım olan büyüklükte bir odayı da bana bırakıyorlardı.Bunun da diğerlerinden pek bir farkı olmadı; bu seferki intihar odası için yatak odasının yanındaki yer ayrılmıştı. Kutular açıldı; elime geçirip, bir kaç sene boyunca özenle biriktirdiğim intihar aletleri, intihar etmeye meyli olanları kışkırtıcak bir davetkârlıkta ve ev sıcaklığındaki "intihar odası"nda yerlerini aldılar, görücüye çıktılar. Bir gazete de küçük bir yer de yaşam, yaşamakta diretmek ve intihar etmek üzerine sıkı bir yazı çıktı: "Hayatınızda bir kez kullanacağınız bir oda" başlığını atmıştı yazar-kişi. Serginin son günlerine doğru zarif bir bayan gelip sordu: "Sergiden sonra bunları ne yapmayı düşünüyorsunuz?" Gülümseyerek cevap verdim. "Zaten ben evimdeki bir odayı buraya getirdim, tekrar evime götüreceğim" Bana inanmadı, oysa söylediğim gibiydi.Evimde ara sıra girip dolaştığım, oturup kendimi dinlediğim bir oda var.
Merih Sakarya, 2008

28 Aralık, 2008

Kısa öyküler 57

Mappa Mundi


En Kuzeyde ve güneyde donmuşsular bulunur, böylece ağırlıklarıyla terazide tutarlar dünyayı. Kuzey donmuşsularının çekik gözlü insanları, ölmeye yüz tutmuş, unutulan diller konuşur. Soğuğu, donakalmış engin sulara salan ak renkli ayı burada yaşar.


Kuzeyde ve en batıda, toprakların yerinden edilmiş yerlilerinden başka, tüm diğer topraklardan toplanıp biraraya gelmiş insan biçimli az-devler yaşar. Siyah su içerler. Yeraltından çıkan siyah suyu içen az-devlerin büyük adımlı savaşçı askerleri vardır. Bayraklarında bir çok yıldız bulunur. Denizkabukları şahid olsun ki, gidebilseler yıldızlarda bile gözleri vardır. Susayınca siyah su içer, acıkınca insan yerler. Başka ülkelere gidebilsin diye silahlara, başka yıldızlara gidebilsin diye makinalara büyük kanatlar takma işinde ustadırlar.


Batı'nın ortasında tanrıları git gide unutulan bir imparatorluğu yeniden kurmanın düşü peşinde yaşayıp giden insanların torunları yaşayıp gider. Geçmiş zamanlarda dünyanın dört bir tarafına doğru gemilerinin yelkenlerini şişirmişlerdir. Gittikleri her yere kılıçlarından düşen payı savurmuşlardır. Düşlerinin kılıcını her çekip kükremelerinde koca koca savaşlar kopar. Önce şarlekman sonra nepalekyon sonra da hiteklor. Kuzeyin en batısının devleriyle anlaştıklarından insanlar şimdilik burada güvendedir. Onların şimdilerde sahip oldukları tüm güçleri kitapyiyen atalarından gelir. Kılıçları yüzyıla yakın bir zamandır gözükmediğinden, yakında yeniden havada vızıldamaya başlayabilir. Bu kılıç, iki yüzlü bir madalyona benzeyen bir barış için düşlerini kuluçkaya yatırdıkları bir kının içinde durur.

Doğu'nun Ortasında

Burası dünyanın en karışık yerlerinden biridir hâlâ. Gariptir ki dünyanın tanrılarının neredeyse tüm elçileri buraya gönderilmiştir. Söylenir ki şeytanın başının düşüp yeraltında cehennemin girişini açtığı yerin üstünde duran bir şehir de dünyanın bu kıyısında olduğundan hiç durulmamıştır. Kandan boyanan kırmızı tablolarda kaybolup yiten insanların sayıları söylenip durur eskiyen hikayelerde. Kaybolup gözünün feri uçanları, kalabalıklar son bir yolculukla hiddetle tanrılarına uğurlarlar. Bir kısır döngünün dönülmez çemberinde kan ve nefret kolkola dolandıkça, kuzeylilerin uçan silahları yeryüzünün bu kısmında alevli kanatlar peydahlar. Babil gökdeleni yıkıldığından beri karışmış kaybolmuş kelimelerin kör düğüm lisanı burada konuşulur.

Güneyin doğusunda
Dünyanın zenginliği kuzeye taşındığından beri kül benizli açlar burada yaşar. Haritaları devlerin cetveli ile çizilmiştir. Güneşten yeryüzüne düşen ejderi gördüklerinden benizleri simsayahtır ve ejderin geçip gezindiği her toprak parçası kuraktır. İri, siyah gözleri vardır ve aslında insanın bir iskelet olduğunu yaşarken daha hatırlatırlar. İnsan yiyen kuzeylilerin vicdanı burada birkaç kase buğday ve pirince dönüşmüştür.


Bu haritada yekpâre bir yeryüzünde yaşayıp gidildiğini söylerler zamanın feylesofları ama herkesin ayrı bir yüzyılda, zamanın ayrı bir kıyısında. Rivayet odur ki insan icadı silahlar zamanın yekpâreliğini bölmüştür. Zamanın her parçalanışında toprak insana doyar.
MS, 2008

14 Aralık, 2008

Kısa öyküler 56

Fehlerlos Glück'ün Ölümü

1. Gün
Sesini duyurmak için ikindi vaktine kadar yanıt beklediği çığlıklarını saymazsak ilk gün oldukça sakin geçmişti. Bir yaprak kıpırdamadı dense yeriydi. Öğleden sonra bir kaç damla yağmur düştü sadece. Çarçabuk oldu yağmurun yerini güneşe bırakması. Güneş tepeye varana kadar geçen zaman diliminin, ortalık ısındıktan sonra geçen kısmı çok yavaş ve sıkıntılıydı. Alışmaktan çok uyum sağlamaktan bahsedilebilirdi belki. Uyum sağlaması ya da içinde bulunduğu durumu kabullenmesi geceyi bulmuştu. Güneş en tepedeyken herşey kovuğuna çekilmişken böylece göz önünde durmak yalnızlık duygusunu iyice büyütmüştü içinde. Güneşin bunca yakıcı olduğuna, yaşı epey ilerlemiş olmasına rağmen ilk defa tanık oluyordu. Güneşe bir kez bakmayı denedikten sonra göğe asılı kaynar bir kazanın beynini pişirdiği ile ilgili gündüşlerinin içinde debelenip durdu.

2. Gün
İkinci günün sabahı güneşin ilk gözüktüğü anı ağlıyarak karşıladı. İlk günün gecesinde yaşadıklarından sonra başka biri gibi hissetmekteydi artık kendini. İlk gece, aklını yitireceğinden korkarak saatlerce güneşin doğmasını beklemişti. Göremediği bir gece hayvanı uzunca bir süre tüm bedenini sonra da yüzünü kokladıktan sonra yüzüne doğru sıcak soluğunu üfleyip uzaklaşmıştı yanından. Bundan sonra geçen her dakika, dipsiz bir kuyuda uzun bir düşüşten sonra derine saplanan bir çivi gibi işlemişti tenine. Tekinsiz gece hayvanlarının seslerinden, düşüncelerinin ürküyle sarmalanmış sesini bile işitemez olmuştu. Gözleri, karanlıkta nöbeti kulaklarına devrettikten sonra dallarda gezinen rüzgârın uğultusu da işitilmeye başlamıştı. Güneşin yakıcılığını uzaklaştırdığı için ilk günün akşamına teslimiyetle kendini bırakmasına rağmen, bugün, gecenin getireceklerinden kaygılı olduğu için ikinci günün akşamını korkuyla dudaklarını kemirerek ve olur olmaz titreyerek karşılıyordu.

3.Gün
Ağaçların çevrelediği geniş bir boşluğun ortasındaydı. İkinci günün gecesi yorgun düşüp uykuya daldığı bir ara, yağmurun sesine uyanmıştı. Bütün gece boyu hiç hız kesmeden yağmaya devam etmişti yağmur. Saatlerce ağzını açıp su içmeye çabalamıştı. Yıllardır neredeyse hiç ağlamamış olmasına rağmen ikinci kez yüzünden süzülen damlalarla beraber hıçkırarak ağladı. Bu sabah, belki de ilk defa açlığı tüm sızılarının önündeydi. Gücü git gide tükeniyordu. Üçüncü gün sadece bir kez, hava kararırken bağırmayı denedi. Bu seferki bir yardım çığlığından çok boşluğa savrulmuş bir küfürdü sanki. Sırt üstü yatar durumda kalakalmıştı. Kafasının ezip çukurlaştırdığı balçığa dolan su kulağına süzüldüğünden bir kaç saat yer değiştirmeye çabaladı. Kurtulayım derken sağ doğru dönmeyi becerdi sonunda. Geçen iki günden sonra ilk defa sık ağaçların ördüğü ormanın içine doğru bakmaktaydı. İşte bu an çığlığı bırakıvermişti içinden. Geri dönülemez bir noktaya doğru ilerlediğinin farkına vardığından olsa gerek umut etmekten vazgeçişini imlemek için son bir çığlık...

4. Gün
Olağan bir günün kusursuz akışı içinde, arabasında Mozart'ın 39. senfonisini dinleyerek evine doğru yol alırken. Yol alırken...Yol almakta olduğu uzayıp giden huzurlu bir an, üç uzun gün boyunca sayısız defa geçmişti zihninden. Arabanın durdurulması... Kapıları açıp üzerine çullanmaları... Bagajda korku içinde yol alması... Kusursuz bir günün akışı içinde arabada yol alırken... Üzerine çullanmaları...Arabada yol alırken. Ne olup bittiğini anlayamadan elleri ve bacakları bağlı bir şekilde ormanın içinde bulmuştu kendini. Dördüncü gün, zihninde hızla devinen olay kesitlerini yeniden, bir daha, bir daha gözden geçirip olanlara neden bulmaya çalışmaktan vazgeçmişti artık. Ölümün çağrısı, tüm hücrelerine neredeyse ulaşmıştı. Bir türlü anlamlandıramadığı tüm görüntüler yerlerini, bitkinlikten ara sıra gözlerini açtığında ormanın derinlerine dek uzanan sık dallardan oluşan sabit bir görüntüye bırakmıştı. Açık kalmış, yerde yan yatmış bir kamera gibi... Dördüncü gün, güneşin dayattığı, günden geceye uzanan zaman dizini zihninde iyice silikleşti.

5. Gün
Güneşli bir günde ormanın içinde kuşlar ötüyordu. Toprak sert ve kuruydu. Bulunduğu yere birkaç kilometre uzaktaki yolda arabalar hızla yol alıyordu. Ağaçların dalları rüzgârda kıpırdıyordu. Bir an gözlerini güçlükle açtığında karşıdaki dalların arasında gezinen bir iki sincabın silik suretlerini seçebildi, sonra yeniden uzun bir uykuya daldı. Güneş yükselip yeniden yeryüzünün öte taraflarını aydınlatmak için ufkun arkasına dolanıp uzakta battı. Gecenin gelmesi ile orman sesleri de değişmişti yine. Bir baykuşun ormanın içlerinden gelen sesi duyuldu. O sıra hafifçe titredi. Arabada yol aldığı uzun anın silik görüntüsü içinde yol alıyordu belki de. Ay tepede ilerlerken, ağaçların arasındaki kuru dalları kırarak ilerleyen bir ayı yanına yaklaşmaya başladı. Ayaklarının üstünde yükselip kükredi. Sonra hızla üstüne doğru geldi. İkinci bir kükreyişten sonra sokulup onu yemeye başladı. Hiç sesini çıkarmadı. Gözlerini açmadı. Her yanı bağlı olduğundan kütük gibi duruyordu. Baykuşun sesi yeniden duyuldu. Ayı iştahla devam ediyordu. Bu olanların hiç birini hissetmedi; Fehlerlos Glück, beşinci günün gecesi ayı onu yemeye başlamadan hemen önce zamanda yol almayı bırakmıştı.

MS, 2008

22 Kasım, 2008

Kısa öyküler 55

Rüzgârlar bulutları sürüklemektedir. Hardal sarısı, siyah kareli pantolunu ile balkona kurulmuş, bacak bacak üstüne atmış, üsteki bacağının dizine dayadığı elinde sigarası durmamacasına tüten adam, gökteki bulutların oyunlarına dalmıştır. Sürüklenen bulutlardan anlam çıkarma işine uzun yıllar önce başlamıştır. Yeniden seyredaldığı göğün kıyısında, bu sefer de arzularına yenik düşüp düşmemek konusunda göklerden yardım beklemektedir. Güneye doğru ilerleyen bulutlarda, atlı roma arabalarına benzer bir arabayı çılgınca çeken ikin atın gemlerinden kurtulurcasına ileri doğru atılmış başları çekmiştir önce dikkatini. Atların buluttan, ipeksi yeleleri her yöne doğru uçuşmaktadır. Atların başları usul usul yoğunluğunu kaybedip göğe saçılırken biçimleri bozulmadan hemen önce farketmiştir onları. Bunu iyiye dair bir işaret olarak düşünmüştür. Arzuların gemlenemezliğinin reddedilemez bir kanıtıdır az önce görünüp uzaklaşan tablo. Bir anda öyle bir ruh haline içinde bulmuştur ki kendini: ne pahasına olursa olsun onu çepeçevre saran dizginlerden hemen sıyrılmaya karar vermiştir.
Şekilli, şekilsiz, yorumsuz bulutlar geçtikten sonra peş peşe, eni boyu göksellikten taşmış, koca bir terazi çıkagelmiştir ufuktan. Teraziyi bildiği başka şekillere benzetme çabalarından sonra geçip gideni yılgıyla kabullenmiştir. Dengede, dengede kalmada, arzularını bir an önce başından def etmesini salık veren ikililik açıkça okunmaktadır. Terazinin ana gövdesinin kusursuz ağırlığında durup kalmıştır bir süre. İçindeki kararsızlığın ağırlaştırdığı bir kıvam değil de bir bulut kümesine baktığına farkedip rahatlaması epey zamanını almıştır. Bulut kümesi, rüzgâra karışıp gitsin diye bekledikten sonra göğün ona açık edeceği diğer şeyleri görebilmek için heyecanla tüm yönleri tek tek taramıştır; biçimsiz ve okunaksız bulutlardan başka geçen hiç bir beyazlık yok gibidir. Göğün bulutsu dili, kendini öyle kolayca açık eden bir dil değildir doğrusu. Her yüzünü yukarı döndüğünde, ona bir şeyler fısıldasa da aslında zor kararlar almak için çoğu zaman içindeki kargaşayı sadece bir anlığına dindiren bir ferahlıktır belki de. Bazı zamanlar, ne görmek isterse sadece onu gösterdiği yollu düşünceler bile geçmiştir aklından; yine de hiç bir zaman geri durmamıştır gökyüzünden yardım dilemekten.

Elinde külü iyice uzayıp sönmüş sigarasını farkedip silkinmiştir. Umudunu neredeyse yitirecekken göğün uzaklarından sürüklenerek gelen devasa gemiyi gördüğünde bir süre ağzı açık kalmıştır. Bir an önce yola koyulmaya dair telkin etmeye koyulmuştur kendini. Bilinmeze, açık denizlere, uzağa doğru yola koyulmanın tam vaktidir öyleyse. Rotasız, enginliğin içinde sürüklenen bir gemiyle olsa bile elini çabuk tutup açılmalıdır. Demir almanın, ağır ve küflü bir çapa gibi onu hareketsiz kılan koca teraziden kurtulmanın en kanatlı zamanıdır. Dalgalar elbette olacaktır. Şimdi saçlarını uçuşturan rüzgârlar gibi dalgaları da azdıran yeller pek tabii ki olacaktır. Gözüpeklerin işidir yola koyulmak. Herşey artık apaçık ortaya döküldüğüne göre keyif içinde yeni bir sigara daha yakmıştır. Hazırdır. Çağırmaktadır yol onu kendine. Diğerlerinin aksine kendiliğinden açılan bir faldır gökyüzü. Açılıp gözden hızla yiten, sonra yeniden açılan, yiten... Heyecan içinde gökyüzünde ilerleyen gemiyi bir kez daha gözleri ile kovalayıp kıskıvrak yakalandığı hayallerine ve arzularının sarhoşluğuna bırakmıştır kendini.

Bulutlar sonsuzluğu süpürdükçe, geleceğin örtülü gizlerini de bir an için açık edip maviliğin içine hızla dağılmaktadır. Adam balkondan içeri girdikten sonra bulut-gemi ölgün kış güneşinin önüne doğru ilerleyip yeryüzüne sokulan ışınların önünü kesmiştir. Sert bir rüzgâr çıkıvermiştir bir anda. Gürültüyle sarsılmıştır camlar. Yeryüzü usul kararırken haşmetli yelkeni ile göz açıp kapayıncaya dek yan yatıp devrilmiştir bulut-gemi. Karanlığın içinde...Ansızın tüm ışıklar söndürülmüş gibi güneşi kapatan geminin karanlığı içinde kısa bir zaman; hemen ardından gövdesinde peş peşe açılan onlarca delikten karanlığı yırtan ışınlar çıkagelmiştir. Büyüyen deliklerden ışık hüzmeleri yeryüzünde doğru uzandıkça yeniden dağılmaya başlamıştır bulutlar. Şekilli, şekilsiz, tek geçişli bulutlar rüzgarda sürüklenmektedir.
MS, 2008

20 Kasım, 2008

Centuria 42. pare

Vakti zamanında Enis Batur'un himmeti ile Manganelli'nin Centuria (100 küçük ırmak roman) kitabı için farklı yazar ve benim gibi yazı heveslilerinden oluşan bir grup ile cengaver bir proje başlatılmıştı. Her bir hikaye yeniden elden geçirilecek ve taksimi yapılan hikayeler farklı yeniden yazım teknikleri ile tekrar arz-ı endam ettirilecekti. Projenin tek koşulu her bir romanın (Kitabın da her bir parçası yaklaşık bu büyüklükte idi) 333 kelimeden oluşması idi; EB'nin de yazacağı 366 kelimelik roman ile bütünü 33.333 kelime olan bir yüz imzalı, yüz pare kitap düşlenmişti. Projeyi duyunca gerçekten heycanlamıştım. Bir iki ısınma hareketinden sonra, (o sıra Moskova'da idim) mutfak masasına kurulup arada yağan kara göz ucuyla bakarak Patricia Barber dinliyerek yazmaya koyulmuştum metni...
O 100 kişi bulunamadı. Sonradan gelen haberler sayının elliyi bulduğu ve bir yarı-centuria çıkartılabileceği yönünde idi. Kitap isimleri önerileri de bu sırada gündeme geldi. Önerilenler arasından sanırım en çok tuttuğum Cen/turchia idi. Haberlerin devamı, derleme toplama işlerinin hızlandığı ve bitmeye yaklaştığına dairdi, hatta yayınevi bile bulunmuştu yanlış hatırlamıyorsam; peşi sıra hiç bir haber çıkmadı...Uzunca olmasa da araya zaman girdi. Sessizlikler uzadıkça bozmak her seferinde daha da güçleşiyor.
selam,
Merih
42. pare
Birbirlerine karşı sevgi beslemeyen bir kadın ve bir adam, öte dünyaları anlatan bir ortaçağ hikayesindeki gibi, zamanın ve uzamın tekinsiz kıyısındaki, tanrının yarattığı bir aşk adasına doğru amaçsızca belki de sadece geri dönebileceklerini göstermek için yola çıkmışlardır. Gitmeden önce ve bu uzun yol boyunca türlü oyunlarla ve varsayımlarla gittikleri yerin zorluklarına hazırlamışlardır kendilerini. Şimdiye kadar gidenlerden hiç dönen olmadığından, yolculuğun en önemli tarafı, varılması üzerine kurulmuş olmamasıdır. Muhtemelen varsayımlarından biri, adaya varanların dönüş yolunu unuttukları olduğundan, varmaya “ramak kala”dan dönmeyi tasarlıyor olabilirler.

Yola çıkmadan önceki ilk oyunlarında adam, kadının uzun yıllardır kendi elleriyle büyüttüğü üzüm bağlarının her köşesini gezmiştir, her ayrıntı ezberindedir ama bir üzümün olsun tadına bakmamıştır. Adam üzümden haz almadığını ve üzümlerin kendi kulesinin tatsız yapı taşlarına benzediğini varsaymıştır. Kadın adamın kulesine tırmanmıştır, bulutlara yaklaşıp başı dönmesi gerektiğinde bile, kulenin yatayda bir çizgiye saplandığı, dikliğini yataydaki uçsuz topraklardan aldığını varsaymıştır.

Her ikisi de birbirine uzun yol boyunca içinden çıkılması gittikçe güçleşen soyut labirentler hazırlamışlardır. Varsayımlar adamın kadının labirentlerinden, kadının da adamın labirentlerinden çıkması üzerine kuruluydu. İkisi de her seferinde daha derinlere inen, çetrefilleşen labirentlerden çıkışlarında inanılmaz bir zihinsel haz aldıklarını ama bunun aşkla yakından uzaktan alâkalı olmalığını söylemişlerdir. Söylenmemesi gereken bir şeyi söylediklerini, suç ortağı olduklarını bildikleri gibi bilmektedirler. Kimse itiraf edemese de tanrının aşk buyruğuna karşı gelmek için çıkılan bir yolculuktur bu nihayetinde.

Tutkulu kişiler olmamalarına karşın, soyutlamalarla kurdukları labirentlerin birbirini tamamlanyan bir yapı haline gelmesiyle her ikisinde de tanımlanamayadıkları bir tutkuya dönüşmüştür. Geldikleri içinden çıkılmaz noktada kadın adamı, adam da kadını unutmaya çalışmaktadır. Adaya “ramak kala”dan dönüp dönmedikleri tam bir muammadır bu durumda. Olayı güçleştiren varsayımlardan biri, adamın adaya doğru yola çıkmadıklarıyla ilgili varsayımıdır. Kadın ise adaya doğru gittikleri halde ondan uzaklaştıkları varsayımını sürmüştür ileri. Bir başka muamma ise oynadıkları türlü oyun ve varsayımlarla, kadının ve adamın imgesi diğerinin zihninden silinip giderken birbirlerinin labirentlerinde kaybolup kaybolmadıklarıdır. Adaya varmışsalar, istediklerini kısmen elde ettikleri söylenebilirse de, o zaman da dönüş yolunu hatırlamıyor olabilicekleri gelir akla. Ramak kaladan dönmüşseler, bu soyut labirentlerde gezinip duracak, talihin bu garip tuhaflığını unutamadan onunla başbaşa kalacaklardır.

23 Ekim, 2008

Mektup

22.10.2008
İstanbul
Bir zaman burgacının içinde dönüp duruyorum. Türlü mevsimlerden geçebilir insan. Güne, yüzünü yıkar gibi harflerle başlayıp, uykuya dalmadan önce yastığı yükseltmesi için harflerden bir destekle, biten bir günü paranteze almayalı epey oldu. Mayanın tutması sorunu (sayısız kez dilegetirmiş olabilirim) çoğu kez maya çalmaya cesaret etmekten geçiyor elbette.
Irmağın kıyısına susuzluğunu gidermek için inmiş birinden çok, eleğine taş-altın alaşımı bir parça düşer mi umuduyla günlerdir suyu eleyip kumdan başka bir şey bulamayan çaresiz bir altın arayıcısı gibiyim. Susuzluğumu yeniden elbet hatırlayacağım.
Hayatın ana akıntısının içinde yol alırken (mesela yolda hızla yürürken) "Asansör"ün ikinci bölümündeki meydan savaşı düşüyor aklıma, yazılması uzun zaman alacak ayrıntıların içinde buluyorum kendimi. Kılıcı kınından çıkartmakla kaleme davranmak arasında ne fark var? "İsimsiz Kitap"ın taslakları geçen zamanın görünmez alevlerinden küle döndü dönmesine ama ola ki bir gün küllerinden yeniden çıkagelirse elimden sıvışmaması için en azından bir başlangıç olsun yapmak istiyorum. Uzun aradan sonra bir kaç kısa hikaye pırıltısına rastgeldim galiba sonunda. Tünelin sonunda iki ışık yansısı. Kasım ayında uzundur ara verdiğim kısa hikayelere iki yeni kısa hikaye daha ekleyeceğim.
Selam,
Merih

10 Ekim, 2008

Lumut Ağacı

Resim: Lumut Ağacı (Hande İyicil)

Lumut ağacını gördükten sonraki yıllarda, deniz yolculuklarına her yıl bir yenisini daha ekledim. Birçoğunda ölüme meydana okurcasına dünyanın en bilinmez sularında tayfa olarak oradan oraya dolaştım. En çetin geçeni, mutfakta aşçı yardımcısı olarak iş bulduğum sonuncu deniz yolculuğuydu. Otuz kadar tayfayla yola çıkışımızın üstünden neredeyse bir ay geçmişti. Fırtınadan hemen önce güneş batarken, kıçta denizin bitimsizliğine bakıp hayal kurarken yunusları gördüm. Zıplaya kıvrıla doğuya doğru yol alıyorlardı. Onlar uzaklaştıktan sonra deniz durgun bir göl gibi kıpırtısız bir hal aldı önce, sonra da kararan ufuktan siyah bulutlar üstümüze doğru sürüklenmeye başladı. Azgın sular gemiyi dövmeye başladığında bir Berberi ile yan yana düştük. Fırtına, denizi köpürten nefesiyle gemiyi devirmek için var gücüyle sarsıyordu. Üstümüze doğru ilerleyen büyük kollar bizi bilinmeyene doğru çekip almak için uzandılar. Dev dalgalarla yıkandı durdu gemi. Ne yapacağına bir türlü karar veremeyen deniz tanrısının bir sağa bir sola kıpırdattığı avucunun içinde küçük bir oyuncağın içindeydik. Herkes tutunacak bir yer bulmuş, korkuyla titrerken, Berberi ile göz göze geldik. Onun benim gözlerimde ne gördüğünü bilmiyorum ama ben onun gözlerinde korkunun büyük bir elmas gibi pırıltıyla yansıdığını gördüm. Karanlığın içinde gölgeler bizi bitimsizce çekiştirip durdu. Hayatımızı bağışlayıp gemiyi avucundan tekrar denize bıraktığında nefesiyle köpürmüş kara sular sabaha kadar eski haline dönmedi. Fırtına hafiflediğinde Berberi ile birbirimize yardım edip ayaklandık. Hiç konuşmadan yapılması gerekli işlerin peşinden koştuk gün ağarana dek. Güneş ufukta kızarmaya başladığında herkes ölümü koklamış, bu keskin koku burunlarından gitmemiş de içlerine yerleşmiş yorgun bir hayalet gibi sağda solda dinleniyordu. Çekilebileceğim bir köşe ararken onu tekrar gördüm. Elimi uzatıp selamladım. Uzun bir tılsımı fısıldarmış gibi söyledi adını. Dostluğunun kanıtı olarak elimi sıkıca sıktı. Yıllar sonra onun adından geriye hafızamda hiç bir şey kalmadı ama Lumut ağacı ile ilgili söylediklerini hiç unutmadım.



Lumut ağacını ilk gördüğümde, yeşilin nefesimi kesecek kadar canlı ve göz alabildiğine uzun bir düzlükte yayılışına hayran hayran bakakalmış olduğumu hatırlıyorum. İki dağın arasında, yeşilin hiç görmediğim bambaşka tonlarıyla ışıldayan düzlüğe doğru dilim tutulmuş bakarken, iki dağın uzakta tekrar bitiştiği eteğin dibindeki ağaçlık alanı, sonra da etrafını çevreleyen ağaçlardan kat be kat daha büyük, en az dağ kadar görkemle yükselen Lumut ağacını gördüğümde ise kalbim duracak gibi olmuştu. Olduğum yere oturup uzun süre hiç kıpırdamadan seyre daldığımı hatırlıyorum. Oyuğun içinden çıkıverdiğim bu yemyeşil dünyada, tüm evren sanki bu devasa ağacın etrafında kümeleniyordu. İki tarafımdan birbirine paralel iki sarp dağın yükseldiği zorlu bir vadiyi, on beş uzun gün boyunca doğuya doğru takip etmiştim. Dağlar, gökyüzüne doğru birbirlerine doğru uzattıkları elleriyle iyice yaklaşıp sanki vadiyi koca bir mağaraya dönüştürmeye çalışıyordu. Susuz kaldığımda, sesimi işiten bir dağ tanrısının her seferinde önüme çıkardığı pınarlar olması idi, şans eseri bulup ilerlediğim dar patikalardan devam etmem imkânsızdı. Bir tanesi bodur bir ağacın gövdesine çarpıp sanki içinden fışkırıyordu. Oracıktan fışkırmış pınarın suyundan ilk içenin ben olduğum hissine kapıldım. On dördüncü gün, yeterince ilerlediğimi düşünerek dönmeye karar verdim; ertesi gün, hava kararana kadar ilerleyip, geceyi uygun bir yerde geçirdikten sonra geri dönüşe geçecektim. Güneş batıp yeryüzü karanlığa gömülüne dek, ardıma bakmadan doğuya doğru yürümeye devam ettim. Akşama doğru, sık ağaçlarla kaplı bir alanın içinden ilerliyordum. Sık yaprakların arasından arkam sıra arada bir görünen güneşin ışınlarının usul usul kaybolduğunu anımsıyorum. Yorgunlukta iyice bastırınca, ilk gördüğüm uygun yere, küçük bir kamp ateşi yakmayı düşünerek uzandım. İçim geçip uyuyakalmışım.




Berberi ile tanıştığımız günün gecesi güvertede yıldızlara bakarak konuşmaya başladık. Bu uzun yolculuğa neden çıktığını sordum ona. Hayatını kaptana borçlu olduğunu ve onun ne kadar iyi bir adam olduğunu anlattı. Denizlerde benim gibi oradan oraya savrulan bu adamın gerçekten merak uyandıran bir hikâyesi vardı. Konuşmayı çok sevmemesine karşın samimilikle sorduğum sorulara gece ilerleyene dek cevaplar verdi, vakit ilerledikçe bana güvenmeye başladığından olsa gerek, deri bir tabakanın içinde sakladığı kalın bir tomar kâğıdı getirdi. Gezdiği yerlerde fırsat buldukça gördüğü ilginç şeyleri çizmişti. Tek tek resimlere göz atmaya başladım. Sorular sordukça, bazılarının tamamen hayal ürünü olduğunu anladım. Farklı sohbetlerde anlatılan hikâyelerden hayal gücünü zorlayarak çizmişti birçoğunu. En sonuncusunda durdum. Koca dalları kıvrıla uzana gökyüzünü kaplamış bir ağaç resimlemiş, dalları üstünde tünemiş insanları, küçük kuşlar gibi betimlemişti. Heyecanlanarak sordum ne olduğunu. "Hayali bir ağaç" dedi önce. Ağaçla ilgili ne bildiğini sorduğumda "Tamamen hayal ürünü" diye cevapladı beni. Anlatmamak istememesini onayladığımı ima eder bir ses tonu ile "Peki" dedim; tomarın en başındaki kâğıda dönüp sessizce en baştan bakmaya devam ettim. Aklım son sayfadaki ağaçta kalmıştı; o devasa ağaçla karşılaşacağımdan habersiz ilerlediğim günü hatırladım.



Kamp ateşi yakmadan uyuduğum için havanın soğukluğu ile iyice büzüşmüşüm. Uyandığımda, loş bir karanlık içinde çok sessiz bir ormanın kesif kokusunun her yanımı kaplamış olduğunu anımsıyorum. Çok yorulmuş olmalıyım ki kokular arasında tekrar uykuya dalmışım. Saatler sonra uyandığımda aydınlık bir sabah yerine gece kollarında uyuyup kaldığım loş ışık karşıladı beni. Ağaçlardan gökyüzü seçilmiyordu. Etrafta tırmanabilecek bir ağaç aradım ama etraftaki ağaçların dalları çok yukarda kaldığından sayısız tırmanma denemesinden sonra vazgeçtim. Susuzluk kendini hissettirmeye başlamıştı. Su matarası yine boşalmıştı. Su bulmak için tekrar yola koyuldum; sık ağaçların arasından yönümü kestiremeden ilerlerken, bir yandan da bana sayısız pınar sunan dağ tanrısına dua ediyordum. İlerlediğim patika git gide aydınlanırken, ağaçların da sıklıkları gitgide azaldı. Patikanın ucundan bir anda ağaçların arasından çıkıverdim. Geçit vermez diklikte kayalarla ve onların arasına serpiştirilmiş ağaçlarla çevrili bir yamacın karşımda yükseldiğini gördüm. Etraf hala loş olsa da daha da aydınlanmış gibi geldi. Kafamı kaldırıp yukarı doğru baktım, gökyüzü garip bir şekilde hâlâ seçilmiyordu. İlk düşündüğüm şey, içine kestirmediğim bir yerlerden ışığın sızdığı, inanılması güç büyülükte bir mağaranın içinde olduğumdu. Doruklarına doğru birbirine doğru yaklaşan dağların yükseklerde birbirine kavuşmaya çalıştıkları geldi aklıma. İki dağın gölgelediği bir genişliğin içinden yol aldığımı düşünmek biraz olsun rahatlattı içimi. Mataranın kapağını açtım, düşen iki üç damlayla dudaklarımı ıslattım. Dönüş yoluna geçmek için geç bile kalmıştım. Dağ tanrısının her seferinde olur olmaz karşımı çıkarttığı pınarları şükranla karşılayıp daha önce dönüşe geçmem gerekiyordu. Yolu koyulduktan hemen sonra, beni buraya kadar getiren kemirgen merakla, geriye doğru dönüp son bir kez baktım. Biraz önce dönüşe geçtiğim yerin, dokuz, on metre tepesinde parlayan bir şey dikkatimi çekti. Su olabileceğini düşünerek gerisin geri dönüp parıltıya doğru ilerledim. Yaklaştıkça gözden yitti. Dönüş yoluna koyulduğum büyükçe bir kayanın karşısında durdum. Yoklayarak tutunacak bir yer aradım, sol tarafta elime bir ıslaklık geldi, takip edince içeri, kayanın arkasına doğru sokulan ve yukarı tırmanmaya izin veren düzleşmiş, suyun sicim gibi aktığı bir açıklık buldum. Parmaklarımı suyla ıslatıp emdim biraz. Emekleyerek, sağa doğru eğimli ama akan su ile düzlenmiş kısımdan tırmandıkça, kayanın yüzündeki girinti çıkıntıları okşayıp şırıltı ile akan suyun sesi giderek yaklaşmaya başladı. Karşımda diklenen büyük kayanın içlerine ve yukarılarına, sanki aydınlığa doğru ilerleyen bir çatlaktı. Akan su birden bileklerimden yukarı doğru tırmanmaya başladığında, su içmek için durup kafamı kaldırdığımda çok büyük bir oyuktan sızan ışığı gördüm. Gözlerim kamaştı. Vadinin çıkışını bulduğum düşüncesi ile bir yandan sıkı sıkı tutunarak, neşe içinde yabani hayvanlar gibi doyasıya içtim tatlı suyu. Kovuktan akan suyun serinliği her yanı kaplıyordu. Gözlerimi kısarak ışığın binlerce göz alıcı mızrak gibi ortalığı aydınlığa boğduğu oyuğa doğru ilerledim. Öte tarafına geçene kadar gözlerimin iyice kamaştığı bir ışık tünelinin içinde önümü güç belâ görerek ilerlediğimi hatırlıyorum. Oyuğun diğer tarafından çıktığımda taşıdığı onlarca farklı çiçeğin kokusuyla içine çekeni sarhoş eden bir rüzgâr ciğerlerimi doldurdu. Pantolonun ıslanmış her yanında, dirseklerimde, sıçrayan suyla ıslanmış yüzümde ve saçlarımda beni kendime getirmeye çalışan sıcak bir rüzgâr gezinip durdu. Rüzgâr her yanımda ılık ılık gezinirken gördüğüm manzaraya hayretler içinde bakakalmıştım. Her yanı yeşil yansılarla kuşatan, iki dağ arasında saklı kalmış upuzun bir düzlük gördüm ilk anda, kimsenin ayak basmadığı bir cennet, sonra iki dağ eteğinin yeniden birleştiği ötede ağaçlık bir alan ve ağaçların kuşattığı yerin en ucunda en az dağlar kadar görkemle yükselen devasa ağacı. Heyecandan kan şakaklarımda atıyordu. Ürperme hissiyle bakakalmıştım. Olduğum yere çöküp çok uzun bir süre öylece durdum. Masmavi gökyüzü de yeniden yukarıdaki yerini almıştı. Güneş en tepede, ışınlarını üstüme gönderiyordu.



Berberi ben resimlerini dikkatle incelerken, kısık bir ses ile konuştu: "Lumut Ağacı". Söylediğini anlamamış gibi yüzüne baktım. "Sorduğun ağaç" dedi "Lumut ağacı... Bazılarından onun ölüm korkusunu unutturan meyveleri olduğunu işittim. Başkaları ise meyvenin, insanın gözlerindeki perdeyi kaldırıp göremediği bir dünyayı gözlerinin önüne serdiğinden, yiyenlerin kısa bir süre sonra delirdiğini duyduklarını anlatmıştı." Heyecana kapılmış tekrar baktım resme. "Ama" dedi "Ağacın bana neye benzediğini anlatan adam, meyvesinden yiyenlerin bir sene içinde mutluluktan çıldırarak öldüklerini anlatıldığını işittiğini söyledi. Birçoğunun kahkahalar atarak yarıktan aşağılara doğru gözden yittiğini anlattı" Berberinin anlattıklarından epey etkilenmiştim. "İnanılmaz bir hikâye" dedim. Resimdeki ağaca baktım, hafızamda silikleşen Lumut ağacının heybeti, resimdeki ağacın kollarında uçlar vererek büyüyüp düşüncelerimin ufkunu kapladı.



Uzaktaydı ama oracıkta duruyordu. Yorgunluğumu unutup oyuğun içinden çıkıverdiğim tepeden aşağı doğru koşmaya başladığımı anımsıyorum. Düşe kalka tepeden aşağı indiğimde yemyeşil çimenlerin, türlü renkli daha önce hiç görmediğim çiçeklerin her yanı kuşattığı, iki dağ arasındaki geniş düzlüğün içimde uyandırdığı enginlik hissi nefesimi kesmişti. Lumut ağacı düzlüğün en ucunda, karşıdaki eteklerin hemen dibinde bir hayal ağaç gibi dev kolları ile adeta gökyüzünü zapt etmeye çalışıyordu. İçime dolan onlarca farklı çiçeğin kokusundan ya da içinde olduğuma bir türlü inanamadığım cennetin büyülü güzelliğinden başım dönmeye başlamıştı bile. İlerledikçe birkaç küçük derecik yolumu kesti. Sularından doyasıya içip hızlı adımlarla ilerlemeye devam ettim. Kelebekler... Onları kolay kolay unutabileceğimi sanmıyorum. Her yanı kaplamış o kadar çok kelebek vardı ki... Bitimsizce uçuşuyorlardı. Yaklaştıkça Lumut ağacının heybeti karşısında, ona sarılmak, tırmanıp devasa kollarında uzanmak, mutluluk içinde ona yaslanmak istedim. Karmakarışık duygularla içimde patlayan, taşan, yeniden hayretle dolan bir heyecan tarafından sarmalandım. Tepeden bakarken gördüğüm ağaçlık alan karşıladı önce beni. Ağaçlar her yanı kuşattıkça, kuşların cıvıltıları da içime işlemeye başladı. Heyecanıma derinde hissettiğim güven duygusu da eklendi. Ağaçlara bakarak hızla ilerlerken, bir anda her yan yaprakların yeşil yansıları ve pırıltıları arasında sanki gökten bir büyük bir bulut geçiyormuşçasına gölgeleniverdi. Güneşin aydınlık ışınları bir anda yerini esinti ile oynaşan sık yaprakların arasından sızan ışık huzmelerine, serin ve büyüleyici bir gölgeliğe bırakmıştı. Kaldırıp kafamı baktım. Görkemli kollarından birinin üstüm sıra, ağaçların arasından uzanmaya başladığını gördüm. Büyük kolun gölgelediği yerden yukarı doğru, boynum, şaşkın bakışlarımdan ağırlaşana dek büyüklüğüne ve yapraklarının iriliğine bakarak öylece durdum uzun bir süre. Heyecanım daha da katmerlenmiş, derin bir nefes alıp hızla koşmaya devam ettim. Kalp atışlarım gitgide hızlandı. Ağaçlık alanın içinden çıktığımda, etrafını çevreleyen geniş boşluğun içinde görkemli gövdesini gördüm. Yukarılara doğru bakınca, sanki bitimsizce gökyüzüne doğru uzuyordu. Bir rüyanın içinde olduğumu sandım bir an için. Nefes nefese kalmıştım. Varmaya az kala, bilinmezin heyecanı ile ağır adımlarla yaklaştım. Büyük gövdesine yasladım gövdemi. Gözlerimi kapadım. Nefesim yavaş yavaş düzeldi. Sırtımı yaslayıp, oturup kaldım olduğum yere. Heyecanım yatışınca ayağa kalktım, büyük gövdesinin yanından dolanarak yürümeye başladım. Lumut ağacının kollarına, yapraklarına ve çan şeklindeki sarı meyvelerine bakıyordum. İlerlerken yerde bir yaprağını gördüm. Koskoca yaprak boyumun yarısı kadardı. Gövdesinin kenarından ilerlemeye devam ettim. Döne döne epey ilerledim. İlerledikçe gürültüyle akan bir suyun sesi iyice duyulur oldu. Tüm gövdesini kat edip arkasına geçmem birkaç dakikamı almıştı. Kenarından dönüp arkasını geçtiğimde yamaçla ağacın arasında, tepeden yol bulmuş suların içine gürültüyle aktığı bir yarık belirdi, yaklaşınca şaşkınlıklarıma bir yenisi daha eklendi. Öylesine büyük bir yarıktı ki arzın derinlerine doğru inen şimdiye kadar gördüğüm en büyük uçurum karşısında dona kaldım. Lumut ağacının büyük kökleri yarıktan aşağılara doğru iniyordu. Yükseklikten başım döndü, geri geri adım atarak uzaklaştım.



Berberinin çizdiği resim gerçekten aslına çok benziyordu. Beni hayretlere düşüren de bu olmuştu. Ağacı hâlâ benden başka kimsenin gördüğünü sanmıyorum. Bulduğum cennetin içinde mutluluk yanardağlarının, heyecan fırtınalarının içinde günlerce yaşadım. Lumut ağacına ilk kez tırmanıp devasa kollarından birinde yatıp uzandığım gün hissettiğim mutluluk hiç aklımdan çıkmadı. Kolları gökyüzüne uzanan, yeşil yansılarla aydınlanmış büyük ve geniş yollar gibiydi. Bir karınca gibi ağacın kollarının uzandığı yükseklere çıkıp, indim, kollarında geceledim, onları kendime ev edindim. Etrafında kümelenen dünya da onun kadar büyüleyiciydi. Bana ait koskoca bir cennet. Büyüklüğü ve görkemi için bir neden aradım durdum sürekli. Binyıllardır buracıkta duruyor olmalıydı. Çan şeklindeki meyvelerinin beni ölümsüzlüğe kavuşturduğuna inandım. Güneş ve ay bitimsizce yer değiştirip durdular. Onunla konuşmaya başladığım gün, dile gelebileceğine inancım tamdı. Lumut ağacı benimle hiç konuşmadı. Bulutlar ve yıldızlar yer değiştirip durdu. Günler sonra, kırlarda gezinirken aklımı sürekli kurcalayan, ağacın arkasındaki yarık uçuruma yaklaştım. Cesaretimi topladıktan sonra arzın derinlerine doğru ayaklarımı sallandırıp oturduğumda en büyük korkumla yüzleşiyormuş gibi derin bir nefes aldım, gözlerimi kapadım, korku beni terk edene dek, saatlerce yarığın içindeki soğuk esintiyi düşüncelerimle ısıttım. Takip eden günlerde, uzun saatler uçurumun dibinde oturup bilinmeze baktım. Ağacın yeryüzünün derinlerine doğru uzanan, açıkta duran köklerini gördüm birçok kez rüyalarımda. Lumut ağacına her baktığımdaysa içim neşe ile doluyordu. Her şey efsunluydu, cennet burası olmalı diye düşünmüştüm sayısız kez. İçimdeki coşkunluk ve mutluluğun yavaş yavaş dinmeye başladığını hissettiğimdeyse çelişkiler toprak kurtları gibi kıvrılıp hareket etmeye başladılar. Yalnızlık. Zaman geçtikçe beni iyiden iyiye saran yalnızlık ve bir başınalık duygusuyla kıvranıp durdum. Artık merak ettiğim tek şey yarığın derinleriydi. Benden başka buraya kadar gelmiş olanlar varsa aynı şeyleri yaşayıp yarık-uçurumdan aşağılara doğru inmeye başlamış olabilirlerdi. Bir başınalıktan çıldırmaya başlıyordum. Kalmakla, denizlerdeki hayatıma dönmek arasında uzun günler didişip durdum. Dönüş kararını vermek zor oldu. Beni Lumut ağacına kavuşturan tepedeki oyuğun ağzında durup beni kucaklayan sonra da gitmemi fısıldayan cennete son bakışımı hâlâ unutmuyorum.



Berberiye bir an için her şeyi anlatmak istedim. Duyduğu hikâyeleri, denizlerde oradan oraya savrulurken konakladığım sayısız liman şehrinde ve gemilerde başkalarından duymuş gibi anlatanın ben olduğumu söylemek için konuşmaya her başladığımda kendimi zor zapt ettim. Ölümsüzlük masallarını dinleyenlerin gözlerindeki iştah beni bile etkilemişti. Meyvesini yiyip de çıldıranların hikâyesini anlattığımda, korku, gecede ışıldayan bir kedigözü gibi parladı hepsinin gözünde. Onu bulmak için can atan gemicilerle karşılaştım. Bir seferinde yemek yerken, etrafa bağırıp çağıran bir sarhoşa biri "çan meyvesinden mi yedin dostum" diye seslendiğinde şaşıp kaldım. Her seferinde meraklı kalabalıklara farklı bir hikâye anlattım. Yarıktan yeryüzünün derinlerine inenlerin hikâyesine benim bile anlatırken inandığım oldu. Ağaca her hikâyede başka isimler verdim, mutlu kelimesinden kıvırdığım Lumut ise en çok tuttuğum oldu yıllarla, en çok öyle bahsedildiğini işittim. Berberinin çizdiği resmi görünce artık durmanın zamanının geldiğini anladım. Deniz yolculuklarına yıllardır çıkmıyorum. Çıkınımın içinde, bana yaşadıklarımın bir hayal olmadığını anımsatmak için uzun yıllardır koca bir çan meyvesi parçası duruyor. Ölümsüz olup olmadığımı bilmiyorum ama Lumut ağacının hikayesi, bambaşka hikayelerle karışarak ölümsüzleşecek.


Merih Sakarya, 2007



09 Ekim, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 15

Kitapları banyo küvetinde üst üste yığdım. Oturup ağlamaya başladı. Ne söyledimse dindiremedim. Arada, beni ikna etmek için gözyaşları içindeki kirpiklerini aralayıp kesik kesik konuşuyordu.
"N'olur; yine gelmişlerdi.... Buraya gelmediler...Neyimiz varsa yakıyorsun...lütfen"
"Bu gece buraya gelecekler. İkimizi de tehlikeye atmak istemiyorum"
Dışardan bazı sesler geldi. Birileri sokakta bağırışıp duruyordu. Salona koşup pencereden dışarı baktım.
"Onlar" dedim "...geliyorlar"
Kibriti yaktım. Elimi tuttu. Yalvarır gibi baktı gözlerime.
"Yine alırız" dedim.
"Bizi yakıyorsun; yapma!"
Apartmanın içinden sesler geldi.
"şşşt... Apartmanın içindeler"
İlk sayfa ağır ağır yanarken alevle ucundan kıvrılarak kömürleşti. Diğer sayfaların tutuşması ve tavana doğru yükselen bir ateş rüzgarı haline gelmesi fazla uzun sürmedi. Daha hızlı yansınlar diye başka kitapların da ucundan tutuşturdum.

...
Askerler o gece gelmediler. Banyoda yerde oturuyordu. Benimle hiç konuşmadı. Yanına oturdum. Tavandaki kapkara ise baktım. Hâlâ sessizce ağlıyordu. Ben de kendimi tutamadım.

MS, 2008

01 Ekim, 2008

ASANSÖR (1. BÖLÜM)

Zemin

Asansöre yaklaştım. Yolun beni buraya kadar getirmiş olması şaşırtıcı, ama hangi yol var ki insan, zayıflıkları ve geridönüşsüz hatalarıyla törpülenen arzularını, isteklerini, düşlerini gerçekleştirmek için yılmaz bir şekilde ilerleyip sona geldiğinde kusursuz bir mutluluğun ve bütünlüğün içinde hissetsin kendini. Yol nereye varacaksa kendini durmadan direterek varıyor oraya. Adımlarını, yorgun düşsen bile hızını ona göre ayarlamaktan, gerektiğinde de sonunda çamura bulunmak, doğru bildiklerinden vazgeçmek olsa da nefes kesici ama karanlık bir ormanın ya da vaatlerle dolu ama sarp kayalıklara uzanan bir geçitin davetine uymaktansa kolay ve rahat ilerlenebilir bir patikadan yol almaktan başka çare bırakmıyor. Asansöre yaklaştım, hem de belki de ilk defa garip bir tedirginlikle; demek istiyorum ki öğrenilmiş ve tekrarlanarak görünmez bir uzuv haline gelmiş otomatik hareketlere (sanki bu otomatik hareketleri gerçekleştirmek için görevli ve fazlalıktan bir protez edinmiş gibi; gereklilikten değilde mecburiyetten takılıp takıştırılmış gereksiz bir uzantı ve bu uzantının hazır beklettiği tüm kolaycı silahlara) kendimi bırakmayak yaklaştım. Yanıp sönen düğmeler, metalin soğukluğu...Asansöre doğru adımlarken etrafta hiç kimse yoktu. Birileri olsaydı, uyabileceğim birilerine ait adımlar olsaydı, herşeyin tarifsiz bir olağanlıkta devinegeldiğini, tedirgin olacak bir şeyin bulunmadığı hissettirecek bir kalabalık bulunsaydı, adımlarımı bunca tartarak atmazdım belki de. Aslında öylesine tezat ki; zaten bu devinip duran kalabalığın fırdöndülerine ve seslerine uymaya çalışarak hesapsız bir düzenin içinde, boynuma sarılmış, o alıştığım iki elin gırtlağımda bıraktığı açıklıktan nefes almaya çalışarak yaşayıp durmuyor muyum; onlar (kalabalık) orta da yokken, alacağım kararlarda bir başına kalınca böyle afallayıveriyorum işte, herşeyi baştan kurgulayarak düşlemek yerine hazır edilmiş ve kuruntularla süslenmiş bu sirkin içinde başdöndürücü hızlarla dolanıp her seferinde şaşmaz bir şekilde, her günün başında ve sonunda aynı yere gelen dönmedolapta (bknz dönmezdolap), daracık yerime yerleşmeye ve o yeri hiç bırakmamak için sıkı sıkı tutunmaya çabalıyorum.



Asansöre girdim. Boş, büyük bir kutu. Tam karşımda boydan boya bir aynada tepeden tırnağa, anın ışığının çevresini konturlayıp belirlediği bir otosiluet dikilmiş duruyordu. Siluete bakıyorum. Sürekli onu görmekten, onu kendim diye bilmekten... Neyse... Bütün yolu bir seferde çıkmaya cesaretim olmadığından (1) yazılı butona bastım. Üzerinde bir ışık belirdi. Ayaklarım, beni yukarı çeken kabinin hareketiyle daha sağlam basmaya başladı zemine. Çarklar dönüyor. Çarklar beni sanki bu sefer bir bilinmezin içine çekiyor. Yutuluyorum...Halatlar koca kabini yukarı çekip usulca durdu. Kapı, iki yana doğru çekilerek açıldı. Gelişi haber veren zil çınladı. Karasızlıkla bir kaç saniye duralayınca, kapılar yeniden kapanışa geçiyordu ki, heyecanla kapanan delikten geçebilmek için atıldım. Birinci kat tabelası karşı duvarda koskoca duruyordu.



Birinci Kat (1)

Doğduğum şehirdeki apartmanda da birinci kat da oturuyorduk. Babam bir denizatı değildi, o yüzden annem doğurmuş beni. Mevsim kışmış. Dipsiz bir kışın içine doğuvermişim. Çatıdaki oluklardan sarkan kalın, sivri uçlu buz sarkıtları öylesine uzamış ki herkes ağız birliği etmişçesine bu sıradışı kıştan nasıl etkilendiğini ve yaşadıkları şehrin nasıl başka bir dünya haline dönüştüğünü anlatıp durur soğuk kış günlerinde. Kanımca o kışa ait rivayetler, işin aslından değil de diledolanması kolay gelen yerlerinden boyverip dallanıp budaklanmışlar. Böylece, gerçeğin düşkurusu rivayetleri, geçmişin topraklarına, tüm gerçekdışı köklerine rağmen sarınıp sarmalanmış. Hafızamda yer kaplayan anlatılara ve tüm tanıklarına karşın, nedense böylesine amansız bir kışın yaşanmış olabileceğine ikna edemiyorum kendimi. Bence, öylesine bir kış hiç yaşanmadı.



Yaşanmamış bir Kış


Bu kışın izini sürdüm bir çok seferinde; yakalarına yapışıp sorardım. Ailenin tüm önde gelen mizaçlarının nadiren bir araya geldikleri bir zamanda, oniki yaşımdayken en kapsamlı araştırmayı yürüttüm. Birinin yanından diğerine kucağına, her birine hızlı ve cevapsız savuşturulamaz sorular sorarak anlattırdım. Söyledikleri tarihler bile birbirini tutmuyordu. Söylenenlere göre, neredeyse bir ay, hiç bir vasıta bulanamamış. Kışlık yakacakları bitenler birbirinden yardım almışlar. Herkes dip dibe, yan yana, ucundan tutulmadık, anlatılmadık anı, hikaye kalmamış. Koca bir şehir, kışın çetin şartlarından, dağlar arasında ulaşılamaz bir köy gibi beyaz bir soğuğa teslim olmuş. Bu olanların başlangıcı da çok garip. Ayazın diş takırdatmasını saymazsak öylesine sıradan bir kış günüymüş ki, diğer tüm günler gibi, uzaktan kapkara, bozbulanık bulutlar kış güneşinin etrafını çepeçevre sararken kimse aldırmamış. Rüzgârsız bir havada kar atıştırmaya başlamış, önce inceden sonra lapa lapa... Hava temizlendi, soğuk kırıldı derken hiç durmadan devam eden kar adam beline dayanmış. Hız keseceği yerde tipiye dönünce diğer şehirlere giden yollar kapanmış önce, sonra şehrin içindeki diğer mahallelere giden yollardan neredeyse hepsi. Bakkala bile zor gidiyorduk demişti içlerinden biri; (anlatılanlar burada epey değişiyor) sonra da bakkalda mallar tükenince oraya gitmeye de gerek kalmadı. Nasıl getirildiyse on gün sonra gelebilmiş önemli ihtiyaçlar. Herkesin garip bir şekilde fikirbirliği ettiği bir yer var, ben, kış var gücüyle bastırmadan, tam bir ay önce doğmuşum. Biri, evden hiç çıkmadan oniki gün kaldığını anlatıyor, diğeri, kapı önlerine, bir de yan komşulara gidiyorduk diyor; elektrikler kesildikten sonra gaz lambasının titrek ışığındaki alaca karanlık akşamlar ve anlatılan hikayeler gerçekten unutulmazdı diyenlerin sayısı azımsanacak gibi değil. Hiç kimse, evinden bir adım bile dışarı atamadı, her yanı kuşatmış karla başbaşa kaldık. Herkes kendi ile başbaşa kaldı. Bizi burada unuttuklarını sandık, (burası da pek gerçekçi değil). İlk günler radyoda sık sık bahsediliyordu buradan, haberlerin ardı arkası kesilince, bizi toptan unuttular sandık, "sahi, sandık". Sandıklar açılmış ne var ne yok yoklanmış; sözüne güvendiğim anne tarafından bir yakınımızın babası, yiyecek falan kalmayınca, bakkala bir şeyler gelmesi uzayınca yani, ne zamandır kullanmadığı av tüfeğini almış, başlamış temizlemeye. İşi bittiğinde zorla oturtmuşlar yerine; kaybolursun, kar kış kıyamet, kurda kuşa yem olursun demişler. Söylenenleri dinlemeyip yola koyulacakken yeni malzemelerin geldiği ile ilgili haber gelmiş. İz sürmelerim, olan biten hakkında net bir fikir vermese de, hatırlanamayan ayrıntılar ile ilgili, "o bilir, en iyisi ona sormak, herkes anlatır da sen bir de ondan dinle" dedikleri birine götürdü beni. Otuz yaşıma geldiğimde, ki o doksanını çoktan aşmıştı, zor sorularımdan bir kaçını peş peşe sıraladığımda, bazı şeyleri kendisinin uydurduğu yollu bir şeyler mırıldanmış, emin olmak için tekrar ettirmek isteyince de hışımla beni başından savmıştı. Hikayelerin bolluğuna rağmen şimdi inanabileceğim sadece iki şey var; birincisi, ayrıntıları herkesin hafızasından silinen dikkate değmez bir kışın gerçekten yaşanmış ve anlatının gücüyle küçük bir kartopu iken koca bir çığa dönüşmüş olduğu, ikincisi ise malum zaat tarafıdan heyecan verici ayrıntılarla bezenmiş hikayelerdeki (ki insalık tarihinin böyle hikayelerle dolu olmadığını kimse söyleyemez -Bknz: Ara name) uydurma kişiler kendileri olsa bile, dağıtılan rollere ve durumlara ailedeki herkesin alışıp inanmaları ve bunun sonunda bir aile miti olabilecek ve aslında anlatılmasına rağmen hiç bir zaman gerçekleşmemiş bir kışın baştan sona uydurma olduğu. Eğer ikincisi doğru ise ben hiç bir zaman doğmamış olabilirim.



Ara name: Anlatının gücü, zamanın tozuna bulandıkça dönüşüp değişerek (insan hafızasına güvenmemeyi çok iyi öğrendim ben) bambaşka haller alıyor. Hikayelerin yolculukları üzerine düşünüyorum. Zamanın, tesadüf dediğimiz ayrıntıları ince ince dokuduğu olasılıkların sonsuzluğu üzerine kafa yormaktansa, havaya usul usul karışıp, yayılabileceği kadar geniş bir uzama yayılan küçük dumansı bir bulut ya da nehirden yontula yuvarlana ilerleyen kaymak taşlardan bir tanesi düşünmek ferahlatıyor içimi. Hikayeler de havaya karışıyor önce, sonra usul usul tüm atmosfere yayılıyor. Çoğu zaman, anlatılagelen tarihin bile, hikaye anlatmayı seven kişiler tarafından anlatılmış, sonra diğer hikayeciler tarafından anlatıldığı zamanın gerekleri ve zevklerine göre kulağa hoş gelecek biçime dönüştürülerek bir sonrakilere aktarılmış, dinlemesi keyifli ve merak uyandırıcı olsa da asılsız, uydurma hikayelerden kurulduğuna inanmıyor değilim. Anlatının, gerçeğin pınarından fışkıran gücü, günışığında, gözönünde ve zamanda yolalabilmek için gerçekdışı yahut gerçeküstü kisvelere bürünmeye ihtiyaç duyar. Hikayenin aslı astarı pek merak uyandırmaz. İçinde her şeyi bilen bir içses olsa da kendi hikayesinin bile aslını işitmek istemez kişi. Hayatta kalabilmek için o sesi çoğu kez dinlemez.

Yaşanmamış bir kış


Amansız bir kışın içine doğmuşum. Kış, yine de hep zordur. Soğuk, hep ısırarak getirir insanı kendine. Şeş kaza ölüverseniz, soğukta namaza duracak kalabalık bile ellerini bir an önce ceplerine sokuşturmak ister. Kış, elleri cepte ister. Nereye sokulacağı bilinemeyen eller cepteyken bir tek yüzler açıkta kalır. O yüzler, güneşsizliğin ve bozbulanık bulutların içine gömülmüşken, fazladan bir gömülme işiyle daha uğraşmak istemez. Islak ve karlıysa hele. Kiliseden çıkanlar, balçığın içinden geçe gide; demem o ki, ölümün üstünü örttükleri toprak ayaklarına bulaşınca, "Gömütlüğe giden topluluk" adlı tablo genelde can sıkıcı bir hâl alır. Yapışma hissinin, sana ait olmayan bir nesneyle yol alma meselesinin pek hoşa gitmediği aşikâr. Hele de gömü eylemi bağlantılı yapışkan bir topraksa bu. İyi yıkansa da ertesi güne kuru toprak kırıntıları kalır ayakkabıların üstünde. Dünü olur olmaz hatırlatır.


Babam diyordum, o bir denizatı değildi. Atçılık oyununda bile istediğim hızlara çıkabilmiş değildi ki tutsun bir de doğursun beni...Bu işi böylece annem üstlendi. O gece, -kış gecesi- çantasında olanların tam bir listesi hâlâ duruyordu evin bir köşesinde. Bu uzun liste, ilk durağını -şu herkeste olan bir bebek büyüme günlüklerinden birinin içindeymiş, orada durduğunu söylediklerini çok iyi hatırlıyorum- terkederek çeşitli bahar temizlikleri, kitap yoklamaları ve taşınmalar derken bir seyyah gibi evin içinde, o kitap arasından bu çekmeceye sonra başka bir kitaba sürekli yer değiştirerek varlığını uzunca süre sürdürdü. İlk durağından sonra, kalın ve cildi sağlam olduğundan diğer tüm benzerlerinden üstün tutularak ismi silikleşmiş bir ansiklopedinin 7.cildi (Boz-Gun) arasına konuvermişti. Benzeşmenin bilinçli olarak seçilip seçilmediğini bilmiyorum ama seçme şansım olsaydı hangi kitapların arasında saklanabileceği ile ilgili beş altı kadar kitap üzerinde duruyorum. İlk tercihim kuşkusuz pek kıymetli zat Katib Barteleby olurdu. Ya da belki de o senenin bir almanağı arasında, denk geldiğim Şubat ayının içinde durması, nasıl bir dünyanın içine gelivermiş olduğuma büyük katkı sağlayacağından tali isteklerim arasında yer alıyor. Liste aslına bakılırsa (şeffaf bir bantla sararmadan önce ortasından yapıştırılmış -çünki o kısım hâlâ beyaz duruyor-) oldukça sıradan olmakla beraber doğum ve sonrası tüm yardımcı ekipmanları sayıp döküyor. 4. sırada liste başında durması gereken o beyaz, krem rengi, kefen türevi örtü duruyor.


4-Kundak


Bu deli gömleği icadı bir delinin elinden çıkmış olsa gerek. Elbette Orta Asya'dan çıkmış. Asıl amacı her ne kadar rahim dışına bir anda fırlamışlık hissini bastırmak, bir anda yiten sıcak, karanlık ve çepeçevre dünyayı yitirmişliği, yalancı bir örtü ile sağlamak olsa da -dünyaya gelişin hemen peşi sıra insanların insanlara yaptığı ilk üçkağıtdır bu: tercemesi henüz doğmadın hâlâ annenin karnındasın, korkma, uslu dur, dünya seni yemeyecek, dünya sana terlik pabuç alacak- eli kolu bağlılığın ilk resmidir. Öyle çok tercümesi var ki; dünyaya gelişin pür melâli ancak böylesi bir deli gömleği ile avutulabilir. Öte yandan aklıuçmuşlara da aynı yöntemin uygulanması belki de us kıvrımlarında kıvıramadıkları bu dünya oyunlarının üstesinden gelebilmeleri için aynı rahim-içindesin-bu-dünyaya-hiç-gelmedin-pışpışlamasının hiç değişmeyen yetişkin versiyonu olabilir. Dünyaya ve kendi varlığına katlanamayanları sürekli kundaklayoruz. Ezcümle, listenin dördüncü sırasında bu örtünün ismi de geçiyordu. 7-Zıbın, 11-Çengelli iğne, 13-Lastik el topu (ıkınırken sıkmak için), en altta da en yakın taksi durağının telefon numarası. Bu listeyi, hayatımdaki ilk hal tercümesi (özgeçmiş) olarak bildim ve öğrendim. Oku ve kendine gel, hizaya gel, oku ve dünyaya gel listesi bu, öteki adıyla "Doğum sırasında gerekecekler". Arada -liste gezisine devam ediyor- punduna getirip listeyi bir kitap arasında sıkıştırdığımda sanki geri kalanında -hazır yaşanmış- bir hayatın geri kalan tecrübelerini bulabilecekmişim gibi dikkatle bakıyorum. Bir'den başlayıp sona doğru tarıyorum. Yılları katteden bir hayatın tüm ayrıntılarını orada bulabilecekmişim gibi, nadir bir gize ait bir yazmayı ele geçirmiş bir simyacı edasıyla üstüne kafa yoruyorum. Annem bir şeyi listeyi yazmaya unutmuş. Kuşkusuz not edilmesi gereken bir ayrıntıyı; o gece maalesef dünyaya geliş faslım onsuz kapanmış:

Babam.

Babam büyük orduların apoletleri en parlak ve yıldızlı komutanıydı. Böyle olması yerine onun bir büyücü, gezgin ya da mesela mezarlık bekçisi falan bile olması daha mutlu edebilirdi beni. Ne var ki onun seçimleri de omzunun üstüne yıldızlar kondurmak üstüne kurulmuştu. Yıldız meselesi de başka bir zıkkım gibi yapışmıştır yakamıza. Büyük şehirlerde zaten bir tek ismi, apolet üstündeki halleri ve diğer bilindik zorlama versiyonları kaldı yıldızların. Gökyüzü tarlasındaki ağaçlardan bir elma ya da sulu bir armut gibi koparılarak güç ve kudret kondurmak için her yere nakşedile kakıla, dünyanın karanlık olduğu, sokakların ve caddelerin lambalar ile aydınlanmamış olduğu yüzyıllarda, gökyüzüne bakan insanoğluna yaşattıkları korku ve heyecan arası pırıltılarını yitirdi yıldızlar. Öylesine ucuz kullanılmaya başladılar ki "Pekiyi"nin bile yanına koyuldular, reklam panolarını süslediler, neyse ki diğer uzay cisimleri bu onurlandırma işlemlerinin dışında kalmayı başardılar bugüne dek. Şimdi, gökyüzünde görüp görebildiğimiz bir tek ay kaldı. O da koca bir gökyüzü lambasından farksız artık. Eski zamanların aksine verdiği aydınlık öyle çok da iş görmediğinden, hangi saatlerde yanıp söndüğünün bile farkında değil kimse. Oysa yollara, çöllere, dağlara ve denizlere yeniden bırakabilse insan kendini, gecenin yükselen kızıl taçlısına, gecenin biricik ışığına yeniden tapmaya bile başlayabilir.



Evet, babam diyordum. Diğerlerinden pek de farkı yoktu aslında. O da bir komutandı. Diğer tüm babalar gibi. Orduları, askerleri, silahları, üniforması...Her daim seferde olurdu. Hangi ülkeleri topraklarına kattığını kimse bilmese de zorlu coğrafyalarda kurduğu kışlıklarda kışlar, güzellikle boyunduruğu altına girmeyen yerlerde bolca savaş teri (kan) akıtırdı. Düşman topraklarına, gece miğferinin (karanlık) arkasına saklanıp girerdi. Savaş bitip de döndüğünde yaralarını bize göstermezdi. Göreceğimiz bir şey varsa, kınının içine soktuğu, savaş terine bulanmış kılıcı olurdu. Geçen gün kitapçıya gittiğimde anımsadım onu olur olmaz.

-Hortlaklar, iyi bir seçim. Neden aynı kitaptan beş tane alıyorsunuz?

-Onlarla ev yapacağım?

-Ev mi?


-İki tanesi diklemesine duracak, üçüncüsü tepelerine yatay bir şekilde, diğer ikisi de çatı...


-Nasıl yani?

-Yavaş yavaş hepimizin birer hortlak olduğunu düşünüyorum. İçinde yaşayıp gidecek bir yerim olsun diye...

Babamın gördüklerini anlatması için can atardım. Denizaşırı ülkelere gitmek için denizatına (gemi) biner ve yelkenleri şişirdi. Her seferinde ufuktan kaybolup gittiği anı, gittikçe küçülerek bir anda gözden yittiğini vakti gözümü kırpmadan izlerdim. Bazen çakılıp kalırdım olduğum yerde; ufkun gece miğferinin arkasına saklanmaya başladığı gecede yıldızlar usulca belirirdi gökyüzünde; hiç gözümü kırpmadan yeterince uzun durubilirsem, onlar babamın yıldızlı omuzları olurdu.


Bunların gerçekten hiç bir önemi yok. Benzerlikler kurmanın yanılgısına kaptırmadığımda kendimi, benzemenin yüz(ey)sel hallerinden kurtardığımda kendimi şöyle düşünüyorum. Biz, onunla farklı yollara giden iki kişiydik. Yıllar var, tekrar ettikçe kendime hak veriyorum: yıldızlar gökyüzünde güzel, yıldızlar gökyüzünde güzel, yıldız...

Birinci Kat


Asansörden birinci katta indim. Uçsuz ve boş bir oda gibi geldi önce. Kokusuz, renksiz, diğer odalara benzemeyen ama diğer odalardan da hiç bir fazlası olmayan ama bir o kadar ufka kadar uzanan. Devası bir otoparkın bilinmedik bir katında, sayısız kolonla donatılmış geniş boşluğuna bakıyorum sandım. "Yalnızım" dedim kendime. Şimdi ve burada. Sanki söylediklerim işitilmiş gibi ufuktan gelen seslerin kendini farketirmesi bir oldu. Uçsuz bir odanın ufkunda sıralanmış, sık saflar halinde üstüme gelen orduyu görüp duraladım.


Hareket etmeye çalıştımsa da beni orada tutan bir kuvvet varmış gibi, olduğum yere çakılmış üzerime yaklaşan orduya hayretle bakakaldım. Odanın tüm yönlerdeki ufkundan düzenli adımlarla üzerime doğru geliyorlardı. Kafamı ne yöne döndüysem gittikçe yaklaşan yüzleriyle dolup taşıyordu. Bütün neferlerin üzerime yaklaşan adımlarında tutku, ateş, gözüpeklik, kararlılık ve yanılmazlığın meydan okunuşu içime işleyip korkuyla içimi donduruyordu. (Varoluşun, hayatın güçlüklerine karşı çelikten bir cesaretle donatmasını isterdim beni, oysa incecik bükülmüş, bağları, dikişleri sürekli kopan bir kumaş insanınkisi; ten, düşçül yaralar alıyor yolda, us kendi gediklerini sökük düş iplikçikleri ile dikiyor. Onlar üstüme geldikçe, korkunun içimde gezinen titreşimlerini işitmemek için dişlerimi sımsıkı sıkıp gözlerimi kısıyorum. Kendin ettin. Günün dönmedolabında bu yere sıkı sıkı tutunan sensin. Bir kez olsun cesaretli ol. Kaçıp gidersen tarih onları yazacak. Hiç bir tarih hikayecisi bundan bir destanlık hikayesi uyduramaz. Kaçıp gidersen, tarih seni hatırlamayacak bile. Hiç olmazsa bir kez olsun savaş. Uygun adım üstüme geliyorlar. Önlerinde durabilecek bir güç yokmuş gibi, önlerine kim çıktıysa hepsini yere serip geçmişler gibi, yılmaz bir şekilde ilerliyorlar. Kaçıp, gidecek bir yer yok. İçine sıvışılacak delikleri bulmaktaki ustalağımın bile bir işe yarayacağı yok. Kuytu bir köşe yok. Bir kadınım olsaydı koynuna saklardı beni.

(2. BÖLÜM)


Meydan Savaşı

İyice yaklaştılar...İyice....İyiden iyiye üstümüze doğru sokuldular. Tüm aralıklara sızdılar; duvar tipleri, kolonlar... Önümde uzanan geniş boşluk artık gözükmüyor. Ortalık bir anda ana baba gününe döndü. Uzakta alaca kıyamet koptu kopacak. Saflarımda savaşacak bir kaç cengaver, gelen devasa orduyu karşılamak için çok uzağımda korkusuzca bekliyor....


Temmuz-Eylül 2008


MS.

01 Eylül, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 14

Postacıyı filmlerdeki gibi karşımda görünce şaşırdım. Eskimekten iyice sarırıp yırtılmış zarfı uzattı; açmamı izlemek ister gibi yüzündeki garip gülümsemeyle beklemeye başladı. Alıcı kısmında tanıdığım bir el yazısı ile adımı yazılı görünce heyecanlandım; olur olmaz gözüm yukardaki mühüre ve tarihe takıldı. Otuz sene öncesinin tarihini görünce merak ve heyecanımı farketmiş olmalı ki postacı gururlu bir ses tonuyla atıldı:
"İki kez adres değiştirmişsiniz. Biz herkesi buluruz." Eski bir gazete sayfası uzatarak "Şuna bir bakın" dedi.
Gazete sayfasına bakarken bir yandan mektubu açtım. "Biricik Sevgilim," diye başlamış mektuba. Heyecandan ellerim titredi okumaya çabalarken.
Gazete sayfasındaki haberin üstünde, ellerindeki mektupları tutmuş, gülümseyen bir grup insanın fotoğrafı vardı. 'Mektuplar zamanda yolculuğa çıkıyor. Posta kurumu, otuz sene sonrasına mektup kampanyası başlattı. Sahiplerine varır mı bilinmez ama...'
Haberin devamını okuyamadım; başım döndü. Öylesine garip bir his ki...Takvimlerde geçmeyen bir günün içindeymişim gibi kalakaldım. Takvimlerde geçmeyen bir zaman...
MS, 2008

20 Ağustos, 2008

Mektup

20.08.2008, İstanbul
Yaz alevden kanatlarını açtı boylu boyunca. Tüm yakıcılığı ile göğe ve yeryüzüne yayıldı. Yüzü yakıp geçen kor sıcak bir rüzgâr, gölgelere, gizlendikleri tüm kuytu aralıklarda kavruk nefesini durmadan üfledi. Ölgün yaz, geridönüşsüzce görünmez koca bir değirmende kayaları ufaladığı gibi, tüm su birikintilerini yalayıp kızıl göğüne çektiği gibi sanki sesleri ve cümleleri ergitip bir bilinmezin içine doğru çekti; onları içinde geridönüşsüzce hapsetti.
Taslakların her birini, telden bir çember gibi günlerdir çevirip durdum usumun yazdan yangın ıssızlığında. İki uzun metnin içinde döne dolaşa adımlarımı yitirdim. "Asansör" 1.katta durdu. Kapılar açılınca koca bir ordu çıktı birinci katta karşıma. Kılıcımı çekip savaşmaya koyuldum. Sorudan neferler, ünlemlerden neferler, her biri yere serildikçe daha cüsseli gövdeleri diğerleri akın akın, korkusuzca üstüme doğru geldiler.
"İsimsiz Kitap", dokuz-on sayfa notla içine sıvışacağı ilk cümleyi arıyor; geniş bir temel kazmaya davrandım, yaz aradan çekilirse dibe doğru da kazmaya başlayacağım. Sonsuzkısa hikayelere bir yenisini daha yakında ekleyeceğim.

selamlar,
Merih


14 Ağustos, 2008

Notlar - Aforizmalar (Kafka)

33. Din fedaileri bedeni küçümsemez, çarmıha gererek yüceltirler onu; bu açıdan düşmanlarıyla aynı görüştedirler.

41. Dünyada uyumsuzluk, şükür ki, sadece sayısal bir uyumsuzluğa benziyor.

52. Dünyayla arasındaki savaşımda dünyanın yanında ol.

108. "Ama sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi işine döndü" Belki de hiçbirinde geçmez ama, açık seçiklikten yoksun eski hikâyeler yığınından kulağımıza tanıdık gelen sözlerdir bunlar.

1. Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.

16. Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.

78. Bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ruh ancak.

02 Ağustos, 2008

Notlar - Europa (1991)


Filmin, üçlemenin ilk filmi Suç Unsuru gibi hipnotik bir etki bıraktığını söylemem gerek. Hipnoz seansının içinde, gerçek ve zihnin üst üste bindirdiği gerçekliklerden ortaya çıkan görüntü alaşımlarının bıraktığı etkiyi anlatabilmek güç. Rüyalardaki gibi, yan yana kolayca gelemeyecek görüntülerin, gölgelerin içinde üst üste bindirilmesinden garip bir haz aldığımı söyleyebilirim; sonrasında ise öğrendiğim ayrıntılar, filmle çabucak ilişkilendiğinden, magazinel boyutlarına yitirip filmin gerçekliğine şimdiden karıştılar.

Lars von Trier, Kopenhagda Rigshospital'da ölüm döşeğinde yatmakta olan annesini ziyaretinde, brezilya dizilerindekileri aratmayacak bir şokla karşılaştı. Annesi bir sırrı ondan yıllarca gizlemişti. Bu sır, filmin izleyici ile buluşmasından tam iki yıl önce ortaya çıkmasına rağmen, film gösterime girdikten sonra tam dokuz sene daha Lars von Trier'le beraber yol aldı. Annesi, sanatçı bir aileden geldiği ve sanatçı kişilikli bir çocuk istediği için, hasta yatağından söylediğine göre Toplum Bakanlığı'ndan evli bir adamla bir ilişki yaşamıştı ve Trier'in biyolojik babası, yıllardır babası olarak tanıdığı Ulf Trier değil, Europa filmindeki karakterlerden Zentropa şirketinin sahibine de soyadını veren Fritz Micheal Hartmandı. Ulf Trier bir Yahudi idi, oysa Hartman değildi. Hartman annesinin de belirtiği üzere sanatçı bir aileden geliyordu, ve hastane de işittiği şok edici gerçeği hazmetmeye çalışan oğluna, duyduğu memnuniyeti "En azından bir sanat yeteneği kaptın ondan" diyerek esprili bir şekilde dile getirmekten de geri durmamıştı. Lars von Trier'in, ailesindekindeki herkesin bu sırrı bildiğini farketmesi uzun zaman almadı.

Gerçek baba ve oğul, buluştular; Hartman çocuğu (Lars von Trier'i) kabul etmediğini, kadınların kendilerini süpriz gebeliklere karşı korumaları gerektiğini ve Trier'in onunla yeniden bağlantı kurması halinde durumu avukatlara bildireceğini söylemişti. Bu yüzden bu sır, Hartman'ın öldüğü 2000 yılına kadar saklı kaldı. Baba ve oğul Europa'da da buluştular. Filmde, trenyolu şirketine sahip Hartman karakteri, yalan söylerek "Hartman benim arkadaşım. Beni sakladı ve bana yiyecek verdi" diyen bir Yahudi tarafından kurtarılmıştı. Kucaklaşma sahnesi her ikisinin bir birini daha önceden hiç görmemiş iki yabancı olduğu hissini hemen farketiriyordu insana. Dahası her ikisi de utanç içindeydi. Hartman, değişen düzene ayak uydurduğu için utanç içendeydi; yalan söyleyen Yahudi ise, bu uydurma tezgahı kuran albaya bir daha böyle bir şey yapmayacağını (yalan söylerek yeniden birini aklamayacağını) söyleyerek çekip gitmişti. Filmde sadece bir sefer gözüken Yahudi'yi elbette Lars von Trier kendisi oynuyordu.

Film, kuşkusuz, savaş sonrası Almanya'sında işlerin nasıl değiştiğini göstermesi bakımından da etkileyiciydi. Filmin baş karakteri Leo Kessler ve Katharina, iki farklı dünyada ama kendi idealleri için savaşıyorlarsa da, işlenmiş suçların utancı, savaş sonrası her tarafta kol geziyordu; Hartman'ın intiharı bu yüzden kaçınılmazdı. Zentropa şirketine ait tren, karanlık bir Avrupa'nın içinde savaş sonrası Almanya'sında bu gerilimlerin arasından uzun bir yol boyunca ilerlerken (ki bomba patladığında bir köprüyü geçiyordu) derin bir yara alarak, idealist Leo Kessler ile suyun derinliklerine gömüldü. 1991 yılının sonunda ise Trier, Zentropa Entertainment prodüksiyon şirketini kuracaktı.
Merih Sakarya
2008


21 Temmuz, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 13

Yanına yaklaştım. Su bulmuştu. Çamur rengindeki sığ su birikintisine boynunu uzatmış, suyun bozbulanık rengine aldırmadan içiyordu. Önce tereddüt ettim, sonra suyun içelebilir olduğuna dair sezgilerine güvenmeye karar verdim. Öylesine susuz kalmıştım ki içimi kavuran kuraklığı dindirmek için rengine ve tadına aldırmadan su birikintisinin kenarına uzanıp içmeye koyuldum. Bir süre sonra suyun yüzündeki yansımayı görünce şaşkınlıktan su genzime kaçtı; beraber su içtiğimiz atım da aynı sureti görmüş ve tedirgin olmuş olacak ki başını kaldırıp, ayaklarıyla yeri bir kaç kez sertçe döverek kişnemeye başladı. Bir yandan öksürürken hızla başımı kaldırıp arkama baktım. Yerden koca bir taş alıp etrafı kolaçan ettim. Hiç kimse yoktu. Atın huysuzluğu bir türlü geçmek bilmiyordu. Şaha kalkıp, kişneyerek yeri daha da hızlı dövmeye başladı. Etrafa bakındım, havayı kokladım. Ben, ona ait herşeyden kaçarak uzaklaşırken, o uğursuz adamın, yani babamın, tekrar dirilip, iki aylık yol boyunca peşimden gelmiş olması imkânsızdı. İyice afallamış etrafa bakınırken atın bir kaç metre uzağından bir yılan süzülüp kaçmaya başladı. Bu bile tedirginliğimi ve havadaki gerginliği hafifletmedi. İkimiz de eğilip yeniden su içmeye koyulduk. Atın başının hemen yanında aynı sureti yeniden görünce donup kaldım, göz ucuyla bakındım, etrafta kimsecikler yoktu. O an, ilerlediğim yolun yüzüme çizdiği yeni çentikler ve toza bulanmış, darmadağınık saçlarımla ona ne kadar benzediğimi, babamın sandığım yüzün kendi yüzüm olduğunu şaşkınlıkla farkettim.
MS, 2008

20 Temmuz, 2008

Mektup

İstanbul
20.07.2008
Yaz, ateşli sarı humma. Ne süreklenen bir gökyüzünde türlü biçimli bulutlara tesadüf edebilmenin yeğniliği, ne de içine sığınıp düş kurabilecek bir gölgelik. Mürekkep, kalemin ucuna varamadan buharlaşıp uçuyor. Terkip ettiğim tüm sesler, kavurucu yazgöğünde eriyor.
"Asansör"ü yazmaya başladığımdan beri epey zaman geçti. Boylanıp etlenen metin üstüne sık sık düşünüyorum. Hikaye, hikayenin gerçeğini bir(kaç) kaleydoskoptan bakarmışçasına bezeyebilir mi? Ola ki, kurulabilirse, "çiçek dürbünü metin"ler kurmaya yeltenmek belki de...
Kalemi elime alıp, kısa öyküler 55'i aklımın ucunda evirip çeviriyorum. Belki de geniş bir kalıba dökmeye çabalamak yerine türlü türlü yaz-geç'ler icat etmeli insan. Belki de bazı imgelere yazda erir gider diye hiç dokunmamalı, onları yaz-geç'lerde soğuk bir dinlenceye bırakmalı.
selam,
Merih

13 Temmuz, 2008

Notlar- O lucky man (1973)

Bu sürreal filimden aklımda kalan pek çok detay olmasına karşın Alan Price'ın aşağıda sözleri bulunan şarkısı sürekli kafamın içinde çalınıp duruyor. Alan Price, filmin bir kısmında kendi olarak gözükmesinin dışında, film boyunca, antik yunan tiyatrosunda seyirciye oyunu takip edebilmek için gerekli bazı detayları müzik eşliğinde oyun boyunca veren koro gibi filmin ara duraklarında, ana güzergâhı işaret eden, bir çoğunu film için yazmış olduğu şarkılarla da grubuyla sık sık beliriyor. Filmin başında görülen harita üstündeki İngiltere'de uğradığı yerlerle (bir otelin arka bahçesindeki gizli odada, iktidar sahiplerinin paylaştıkları porno film etkinliği, bir DNA araştıma merkezindeki insanlık dışı görüntüler, bir nükleer araştırma merkezi vs.) kapitalizmi eleştiren bir yolculuk filmi olmasıyla beraber, ilk episodda kısa bir filmcikle de vurgulamaya çalıştığı "adalet"siz bir dünyada hiç yoktan yolculuğa devam etme şansına sahip olan bir adamın (filmin senaryosunun başroldeki Malcolm McDowell tarafından hayatındaki bazı ayrıntıların yansıtılarak yazılmış olması da başka bir ilginç yönü) filmi. Süresi epey uzun olsa da kaçan ayrıntıları yerli yerine oturtabilmek için (belki de bazı eleştirmenlerin Voltaire'in Candide'ine yaptığı vurgu yüzünden Candide'le beraber bir okuma gerçekleştirmek için) yeniden izlemeye değecek bir film.



O lucky man

If you have a friend on whom you think

you can rely - You are a lucky man!

If you've found the reason to live on and

not to die - You are a lucky man!

Preachers and poets and scholars don't know

it,

Temples and statues and steeples won't show

it,

If you've got the secret just try not to blow

it - Stay a lucky man!

If you've found the meaning of the truth

in this old world- You are a lucky man!

If knowledge hangs around your neck like

pearls instead of chains - You are a lucky

man!

Takers and fakers and talkers won't tell you.

Teachers and preachers will just buy and sell

you.

When no one can tempt you with heaven or

hell-

You'll be a lucky man!



MS, 2008

12 Temmuz, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 12

Elektrohazmatik

Bir yüzük gibi parmağa takılarak çalışan haz aletinin bulunması gerçekten şimdiden birçok şeyi değiştirdi. Sevişme ritüelini elektriksel bir iletime indirgediğini savunan, insanı daha da yalnızlaştıracağını ve üremenin önünde büyük engel teşkil edeceğini savunan muhafazakarlarla, cinsel dürtüleri kışkırtarak, insanlığı, sattıkları ve izlettikleri tüm şeylerle aptal tutsaklar haline getiren kapitalistlere büyük bir tokat olacağını, her anlamda kendi kendine yetebilen bir insanın yeni çığırlar açacağını düşünen ilericiler arasında büyük tartışmalar çıktı. Tartışmalar süre dursun, elektrohazmatik marketlerde yerini aldı. Mucidin, zoraki yaptırımlarla önü kesilmeye çalışılan nüfusun, yaptırımlara rağmen her gün dağ gibi büyüdüğü Çin'den çıkması şaşılacak bir şey değildi, ne var ki satışlar dünyanın batısında patladı.

MS, 2008

03 Temmuz, 2008

Kısa öyküler 54

Yüzümü yıkadım. Elimi her zaman bilindik otomatik hareketle havluya uzattım. Yerinde yoktu. Bornozu kullanıp işimi hallettim. Karımla, havluyu aramalarımız sonuç vermemişti ki, kaybolan başka şeylerin de olduğunu farkettik. Giysi dolabından kaybolanların sayısı gün geçtikçe artıyordu. Buzdolabından uçup toz olanların, gece aşırmaları yaparken farkına varmaksa gerçekten can sıkıcıydı. Kötü bir şöhretim olduğu için bunlarla ilgili sorumlu tutulabilirdim. Sonra, kaybolan şeylerin sayısı iyiden iyiye artınca sorumlunun ben olmadığım konusunda kanıtlarım iyice güçlendi. Belki de bu kaybolmalara bir şekilde alışabilirdik ama en sevdiği ayakkabılarından ilk önce iki çift, sonra bir iki çift daha ardından da bir üç çift daha kaybolduğunda işlerin iyice içinden çıkılmaz bir hâl almaya başladığını düşündüm. Polise gitmenin tam zamanıydı belki de; akıllı bir dedektif kısa zaman iyi bir açıklama yapabilirdi. İşler öylesine yoğundu ki fırsatını bulup bir türlü gidemedim. Aptalca olmasına rağmen, çaresizlikle, gazetedeki seri ilanlar sayfasında gördüğüm, kaybolan eşyalarla ilgili bir büroyu aradım. Beklediğim gibi evde kaybolan eşyalarla ilgilenmediklerini söylediler. Kaybolamaların günlerdir devam ettiğini söyledim. Polise gitmeniz de fayda var ama sonuç almanız biraz güç dediler. Birkaç form doldurmak yeterli oluyormuş. Formları oldum olası sevmem; polise gitmenin iyi bir fikir olmadığını karar verdim. Olayların iyice kontrolümden çıkmasını istemiyordum. Evimde tanımadığım birilerinin gelip gezinmesi şu aralar hiç de istediğim bir şey değildi.

Bir akşam işten eve döndüğümde televizyonun ve müzik setinin yerinde yeller esiyordu. Buna gerçekten sinirlendim. Yarım saat boyunca bağırıp çağırdım, etrafa küfürler savurdum. Ortalığı iyice birbirine kattım. Dolaplarda istifli duran eşyaları aşağıya indirdim lanetler okuyarak; yorgunluktan oturduğum yerde çakılıp kaldım sonra da. Geceyarısına doğru ortalıktakiler arasında biraz eşelenince eskiden kalma bir radyo buldum. Çalışıp çalışmadığını kontrol ettim. Önce hiç bir ses çıkmadı, pillerini değiştirince şakımaya başladı. Televizyonun geride bıraktığı boşluğu radyoyla doldurmaya çalışmak ilk günler biraz zor olsa da, alıştıktan sonra bu durum hoşuma bile gitmeye başladı.
Çalar saat uçup gittiğinde, işe geç kalmalarım başladı. Yakında beni kovacaklarını düşünüp iyice kaygılanıyordum; günler geçtikçe geç kalmamın pek de umurlarında olmadığını gördüm. Sabahları erken kalktığımda radyoyu dinleyip vakit geçirmeye başladım. Zaman ilerledikçe iyice alışkanlık haline getirdim bunu. Keyfim iyice yerine geldiğinde işe gidiyordum. İş yerindeki herkes biraz uzak durmak istiyor gibiydi benden. Bunca sıkıntının arasında kimseyle uğraşacak vaktim yoktu.
Ne zaman evde bir şeye ihtiyacımız olsa, kaybolanlar listesine bir yenisinin daha eklendiğini farkediyordum. Bu durum iyice canımızı sıkıyordu. Tepsi, su sürahisi, kültablası, yastıklar, diş macunu, banyo sonrası terlikleri; liste uzayıp gidiyordu her seferinde, inanılır gibi olmamasına karşın tüm çatal ve bıçaklar. İlgili ilgisiz herşeyi kaşıkla yemeye başlamıştım. Bu yüzden eskisine nazaran biraz fazla içiyordum; tütün, bu bulanıklığı açık duman mavisine boyuyordu. Bir sabah uyandığımda perdelerin de yerinde olmadığını gördüm. Zemin katta olduğumuz için gelip geçenler epey eğlenmiş olmalılar; evin içi epey dağınıktı. Evdeki gerginliğim iş yerine de yansımıştı. Durumun benim için zorlaştığını bildikleri halde kimse tek kelime etmiyordu. Evden onca şeyin kayıp olmasına karşın iş yerinde herşey ve herkes yerli yerindeydi; sabah günaydınları, kahve, klavye, nezaket gülümsemeleri, herkesin koşulsuz ağına düştüğü www. -ya da uluslar ağ-, yazıcılar ve fakslar ve telefonlar aynı sıradanlıklarıyla yerli yerinde duruyordu.
Oysa evde kaybolan eşyaların ard arkası kesilmek bilmedi. Ev son zamanlarda iyice çıplak kalmıştı. Perdesiz yaşamaya da alıştım zamanla. Öte yandan, bana sorarsanız, çıplak bir evin en iyi tarafı, sesin gerçekten iyi yankılanması. Radyo, en sağlam kalelerimden biriydi. Küçük antenine kırmızı ipten bir kaybolmazlık nişanı taktım. Sesi çok çıkmamasına karşın epey eğlendiriyordu beni. Kaybolan şeylerle ilgili yakınmalarım azalmıştı. Aslına bakılırsa, eşyaların azalması bir çok şeyi basitleştiriyordu. Salonun ortasındaki kanepeye kurulup epey uzun zamanlar geçiriyordum içerek. Akşamları iş dönüşü pencerenin önündeki kalan tek sandalyeye kurulup, gelip geçenlere bakıyordum, sonra, gerçekten evin içi her zaman olduğundan daha da boş geldi bir akşam. Kaygı verici bir şey vardı. Büyük bir şeyin kaybolduğunu için için hissediyordum. Kaybolan şeyin ne olduğunu bir türlü bulamadım. Arayıp durdum ama bir türlü çıkartamadım. Son zamanlarda kaybolanları tek tek gözden geçirdim, fayda etmeyince, evin içinde gezmeye başladım. Her yeri yoklamama karşın bir türlü bulamayınca salona geri döndüm. Kanepeye kurulup içkimden koca bir yudum alınca kafama dank etti. Karım ortalarda gözükmüyordu. Hiç haber vermeden çekip gitmişti. Ya da kaybolan diğer şeylerle beraber kaybolup gitti diye düşündüm ilkin. Biraz daha içinçe her şeyi olduğu gibi hatırladım. O ölmüştü, hem de işini ben bitirmiştim. Viski şişesinin dibini bulmaya koyuldum radyoyu dinleyerek. Ölsün istememiştim belki de. Planlanmış bir kaza sonucu olmuştu. Eşyaların kaybolup gitmelerine katlanması zor geldiği için çok büyük bir yardımdı aslında ona. Gece boyunca telefon çalıp durdu. Salondaki radyo sesini her seferinde iyice bastırdı. Kimseyle konuşmak istemedim. Sonra ortalık iyice sessizleşti. Sızıp kaldım.
Sabah erkenden kapımdaki münasebetsizin ısrarlarına dayanamayarak uyandım. Kapıyı açtım. Merhaba doktor dedim hoş geldiniz. Epey uzun zaman oldu görüşmeyeli. Komşularınız sizin için endişelenmeye başlamış. Yo yo işler yolunda. Size itiraf etmek istediğim bir şey var. Karımı öldürdüm biliyor musunuz? Bunu gerçekten yapmış olmanızı dilerdim, dedi. Herkes sizin için gerçekten çok endişeleniyor. İş yerine epey zamandır gitmemişsiniz. Karınızı unutup yeni bir hayata başlamalısınız. Onun sizi terketip gittiğini ne zaman kabul edeceksiniz?
Merih Sakarya
Haziran, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 11

Sinestezopya

Ona kendi yaptığım kremalı bir kırmızı uzatıp bekledim. Tamamını bitirene kadar sabırla izledim onu. Bitirdiğinde bana dönüp "Neredeyse yediğim en iyi kırmızıydı" dedi, bir yandan dudaklarını yalarken. Epey heyecanlanmış olmama rağmen hiç bir şey belli etmedim. Etli bir koyu mavinin üzerine çikolata sosu boşaltıp verdim bir sonraki seferde. Söyleyeceklerini merakla beklerken göz göze bakışıyorduk. Yüzündeki bilgiç gülümsemeyle son mavi lokmayı boğazından indirdikten sonra şöyle dedi: "Koyu mavilere çikolata sosunu hiç bir zaman yakıştıramıyorum" Ne olup bittiğini anlayamadan olanca gücümle sarıldım ona. Hissetiklerimin tıpatıp aynını hissediyordu. Başka şeylerde de denedik. Gece boyu, şimdiye kadar kimsenin göremediği bir köprüden süzülerek içimi gören biriyle olduğumu düşünmek tüm zihnimi uyuşturmuştu. Gün ışıyına kadar, yolunu sadece bizim bildiğimiz, topraklarını sadece bize açmış bir ütopyanın içinde gezinip durduk.
Merih Sakarya
Haziran 2008

02 Temmuz, 2008

Çentikler 38

Şehirler şehirlerin üstüne kuruluyor; duvarlar duvarların üstüne, taşlar taşların, diller, kelimeler ve anlamlar, çağların her seferinde bilinmez yönlerden esen rüzgârının aşındırıp ufaladığı diller, kelimeler ve anlamların üstüne; hikayeler, söylenler, mitler olmadık labirentlerde ana gövdesi yitmiş hikayeler, söylenler, mitler üstüne; sesler, sesleri takip eden sessizliğin, insanın düşlerle taçlandırılmış varoluşu, toprak ve ateşle örtbas edilen çürüyüşü üstüne...

MS, 2008

18 Haziran, 2008

Manken

O.A'ya

Kalabalık bir topluluk içindeydi. Yalnızdı. Hem sevgisiz hem de parasızdı. Çarşının içinde hızla ilerliyordu. Sol omzunda taşıdığı mankeni el yordamı ile düzeltip nefeslendi, her adımında seslerin ve kalabalığın daha da içine gömüldü. Çarşı hınca hınç doluydu; peş peşe, bir biri içinden geçişip zıt yönlere ilerleyenler, dükkânların önünde sergilenenlere bakarak olduğu yerde devinenler, tepsilerinde taşıdıkları çay kahveyi dökmemeye çalışarak kalabalığı yarıp ilerlemeye çalışan bir iki garson, eşik kenarlarına dayanmış bir birine laf atarak gülüşen, sohbet eden dükkân sahipleri, müşteri kapmaya çalışan çığırtkanlarla nefes alıp verdikçe homurtular çıkarıp kıpırdanan çok gözlü koca bir yaratığa benziyordu çarşı. Mankenin belinden başına kadar olan kısmı omzunun arkasında sallanıyordu; kalçaları kalbinin hizasındaydı, ayakları sol dizine kadar uzanıyordu. İki eliyle baldırlarından sıkı sıkı kavramış, sol omzu biraz arkaya doğru kaykılmış ve çökmüştü. Üstünden kayıp gitmesin diye kulağı ve çenesini de dayayarak başını sıkıca kalçalarına doğru yaslamıştı. Çarşının orta yerinden bir turist kafilesinin yanından geçerken sıcaktan ve taşıdığı ağırlıktan nefesi iyice kabardığından durdu. Sol ayağının üstüne ağırlığını verip, sağ eliyle yüzünden süzülen terleri silmeye koyuldu; yandaki dükkandan genç bir adam, durmasını fırsat bilip taarruza geçmişti:

"Yenge rahatsız galiba, yoksa güneş mi çarptı?"

Gözüne giren ter damlasını silip gözünü ovuşturduğundan o yöne doğru dönmedi. İlk gelen alaycı sese orta yaşlı ikinci bir ses eklendi:

"Saçları da pek güzelmiş, kızıl renk epey açmış."

"Güpegündüz kız kaçırılmaz demediler mi hiç? Böyle işler gece olur." diye bağırdı genç olan, ardından can sıkıcı bir kahkaha koyuverdi.

Diğeri de kahkaha atarak eşlik ederken arada kesik kesik yüklenmeye devam etti "Doğru,...doğru söylüyor,....gece olur bu işler...gece"

Yüzünü hiç çevirmeden, biraz eğilip mankeni tekrar yüklendi. Uzun süredir taşıdığından, ağırlığı daha fazla büktü belini, kamburunu biraz daha çıkardı. "Dikkat et de başına güneş geçmesin" Kalabalığın içine tekrar karıştı. Her iki tarafından geçenlerin arasından kendine yol açarak, arada durup tekrar yol alarak ilerledi. Kan ter içinde çarşıdaki kalabalığın içinden çıkmayı becerdi. Gölgelik bir yer aradı; boş karton kutuları istifledikleri gölgelik bir yere usulca mankeni indirdi, sonrada yanına yorgunlukla çöküverdi. Ara ara yosun tutmuş, kirden kararmış taş duvara yaslanıp gözlerini kapadı. Önü sıra geçen ayak sesleri bir birini takip ediyordu. Arada bilmediği dillerde konuşan yabancılar geçiyordu. Uykunun içine batıp çıktığı, iç geçmesi kadar bir zaman geçti. Heyecanlanıp, gözlerini açmadan mankenin hâlâ yanında durduğunu anlamak için eliyle yokladı. Yanında bulunca rahatladı, dinlencesine devam etti. Sırtları duvara dayalı, yan yana duruyorlardı. Manken çıplaktı. Ayakları, belindeki eklem yerlerinden bükülmüştü. Yüzünde insanların bilinen hallerinden hiç birine benzemeyen bir ifade vardı. Cansız olduğundan değil de sırf bu yüzüne yontulmuş, yapışıp kalmış suni ifadeden dolayı yaşayanların arasında ama onlardan çok uzakta bir boşluğu dolduruyordu. Hem benzediğinden hem de benzemediğinden hissettirdiği bu garip ikilik nedeniyle belki de onu görenlerde garip bir huzursuzluk yaratıyordu. Ama o rahattı. Çöplerin arasında bulmuştu mankeni. İlkin ayağını görmüş, endişe ile üstündeki öte beriyi atmış, bir manken olduğunu anladığında üstündekileri atıp açığa çıkarmıştı mankeni. Elini yüzünü silmişti bulduğu gazete kağıtlarıyla. Üstünü başına bulaşan kirleri, yiyecek artıklarını temizlemişti. Kendisine yarenlik edecekti. Bir başınalığın geniş boşluğunu az da olsa dolduracaktı. Yalnızlığının karşısına dikilecekti. Uykunun ve küf kokusunun içine bata çıka geçti zaman; ayak sesleri duyuldu ve yitti.

"Böylesine dileneni ilk defa görüyorum" dedi geçenlerde biri "Yuh yani..."

"İstanbul'un yarısı böyle geçiniyor abi artık" diye onayladı bir diğeri.

"Mankenlisini ilk defa görüyorum."

"Ben de ilk görüyorum abi. Bunu boyayıp kendi yerine dilendirecek olmasın."

"Bunlar her şeyi yapar."

Yanlarına yaklaştıklarını işitti. Gelip tepelerinde dikildiler. İki adam da bir süre tepelerinde bekledi. "Pis herif, gıgını bile çıkarmıyor." "Yüzsüzler bunlar abi, güçleri yetse seni beni dilendirirler."

Ses çıkmayınca yürüyüp gittiler. Gözünü zerrece açmadı. Bir eli mankenin bacağında dinlenmeye devam etti. Geçip gidenler önüne bir kaç kuruş para attı. Güneş yer değiştiriyordu, tepeye diklenip, sığındıkları gölgeliği birazdan iyice ışığa boğacaktı. Gözlerine açtı. Önünde biriken paraları aldırışsıca topladı, cebine koydu. Sıkı bir kavrayışla mankeni tekrar yüklendi. Çarşının çıkışındaki sokaktan ana caddeye doğru adımladı.

Korna sesleri caddeyi gürültüye boğuyordu. Karşıya geçmek için trafikte dura kalka ilerleyen arabaların arasına daldı. Az kalsın eziliyordu. Eski model bir araba hemen yanından geçip gitti. Geçen arabanın içindeki şoför okkalı bir küfür savurdu peşinden. Hızla durduğu için, manken yandan sıyrılır gibi oldu. Sıkıca kucaklayıp tekrar aldı omzuna. Gücünü toplayıp ileri doğru hamle yaptı. Korna sesleri arasında kendilerini yolun karşısına attılar. Kalabalığın arasına yeniden karışmıştı. Farklı yönlere ayrışarak, bir biri içine geçişerek ilerleyen kalabalıkla beraber bir zaman yürüdü. Dükkânların önü sıra meydana doğru ilerledi. Sağdan soldan yine laf atanlar oldu. Hiç birine aldırış etmeden devam etti. Meydana epey yaklaşmıştı ki kolundan tuttu biri.

"Satacak mısın bunu?"

Direnip, kolunu sıyırmaya çalıştı. Adam daha sıkı yapıştı koluna.

"Konuşsana be adam. Satıyor musun?"

Ona doğru yüzünü çevirip boş gözlerle yüzüne baktı.

"İyi para veririm. Kime götürüyorsun? Vitrinin sağ tarafı için böyle bir mankene ihtiyacım var?"

Hiç bir şey söylemeden yine çekmeye çalıştı kolunu. Adamdan kendini kurtarayım derken omzundan sıyrılıp başının üstüne düştü manken sonra da yere boylu boyunca uzanıp kaldı. Başından saç yapıştırılmış bir parça kopup ileri doğru yuvarlandı. Uzanıp kopan parçayı cebine koydu. Adam kolunu bırakmıştı. Bir süre mankenin yüzüne baktı. Başka yerinde bir şey olup olmadığını anlamak ister gibi sırtını ve başını yokladı. Kafasında açılan çukurda gezdirdi bir süre elini.

"Eeeh, fazla uzattın sende. Ne halin varsa gör."

Her taraftan turistlerin ve satıcıların sesleri işitiliyordu. Meydana geldiklerinde, köşedeki mısırcıya cebindeki paraların bir kısmını uzattı. Bir mısır alıp meydandaki havuzun kenarına doğru ilerledi. Havuzun etrafında tam bir tur attı. Banklarda oturan meraklı gözler vakit kaybetmeden ikisini de soruşturdular. Her yer yeni biçilmiş çim kokuyordu. Boş bulduğu banka önce yavaşça mankeni indirdi, ardından bankın ucuna kendi ilişti. Güneş ortalığı iyice kavuruyordu. Nefeslenip yüzündeki ter damlalarını sildi, havuzun içinden bir avuç su alıp yüzüne çarptı, ensesini ıslattı, uzun sakalını sıvazladı. Dinlenirken acelesizce mısırını yedi. Su sütunları gökyüzüne doğru çıkıp yüksekten geri düşüyordu. Fıskiyelerden sıçrayan su zerreleri havada uçuşuyordu. Güneş ışınları, su bulutunun içinde türlü renkli yansılar bırakarak rüzgârla süzülüyordu. Mankene bakıp çekinerek gülümsedi, yanına biraz daha sokuldu. Uçuşan zerrelerin serinliğinde güneşin yakıcılığını unutmuş gibi su bulutuna bakıyordu. Mankene biraz daha sokuldu. Gözlerini yumdu. Bir vakit öylece bankta konakladılar. Kendilerini su sesine ve serinliğe bıraktılar.

Elini cebine attı. Çöplerin arasında bulduğu ruju cebinden çıkardı. Mankenin dudaklarında kabaca gezdirdi, sonra çekingen ama zorlukla yanaklarını kaldırırmış gibi gülümsedi. Rujun ucundan biraz daha çıkartıp kendi dudaklarına sürdü, sonra tekrar biraz mankenin dudaklarına... Su zerreleri hafif hafif ikisini de ıslatıyordu. Başına baktı. Saçın koptuğu yere usulca dokundu. Kızıl, naylon saçlarına dokunacaktı ki uzaktan biri bağırdı.

"İşte şu adam, şurada"

Sesin geldiği tarafa baktı.

"Cinsi sapık, hiç bir yerde huzurumuz kalmadı artık."

Adamın biri, bir belediye görevlisine bakarak kendisini işaret ediyordu. Belediye görevlisi adam kaşlarını çatmış ikisine doğru hızlı adımlarla geliyordu.
"Kalk oradan, herkese açık yerde utanmıyor musun?"

"Cinsi sapık, cinsi sapık memur bey. Dilenci değil bu cinsi sapık. Her yeri de açıkta şeyin..."

Mankeni sırtladığı gibi koşmaya başladı. Her ileri doğru adımlayışında mankenin başı beline çarpıyordu. Arkadan bağırıp çağıranların sesi geliyordu. Olanca gücüyle koşmaya devam etti. Sesler yitip gidine kadar yokuş aşağı koştu. Sesler işitilmez olunca nefeslenmek için durdu. Tüm gücünün çekildiğini duydu. Bir süre belini ovuşturdu. Geçen turist kafilesindekiler ona bakıp gülümsüyordu. Yakındaki çöp yığının küçük bir tepe oluşturduğu duvarın yanına indirdi mankeni. İşe yarar bir şeyler var mı diye bir süre yokladı çöpleri. Yığının altından iki büyük siyah torba çıkardı, gelişigüzel silkeleyip temizledi; birini yırtıp göğüslerine diğerini de kalçalarına doladı, arka taraflarına sıkı birer düğüm attı.

Tramvayın gelen sesini duydu. Mankeni sırtlayıp durağa doğru ilerledi, cebindeki son bozukları çıkartıp bir jeton aldı. Kapılar açıldı. İçerisi epey kalabalıktı, herkes dikkatli gözlerle onlara bakıyordu. Günün tüm saatlerinin sıcağı tramvayın içine dolmuştu. Ter ve nefes kokuyordu. Sakallı bir adamla göz göze geldi, adam kaşlarını çatıp, dudaklarını büzüp, başını olumsuzlarcasına sağa sola salladı. Hemen gözlerini çekti adamdan. Sol göğsünün ucunun gözüktüğünü gördü. Naylonu hafifçe çekiştirip düzeltmeye koyuldu. "Ne günlere kaldık" diye bir ses geldi arkadan. Bazı homurtular, söylenmeler geldi ardından. Tramvay büyük bir kavis çizip köprünün üstünden durağa doğru ilerledi.

Tramvay köprüyü geçtikten sonra durdu. Söylenenlere bakmadan, itişerek dışarı çıkanlardan mankeni sakınarak indi. Geriye dönüp köprüye doğru ilerlediler. Oltalar, kovalar ve balık tutanlar köprü boyunca yana yana uzanıyordu. Sağa sola çekiştirip oltasını toplayan bir adamın yanında geçti, bir diğeri tuttuğu balığı kovaya bırakıyordu; gülümseyen mutlulukla bir birine sarılmış bir çift köprüde resim çektiriyordu. Sıralanmış kalabalığın arasından geçip köprünün ortasında kimsenin durmadığı yere doğru ilerledi. İnsanlardan uzak bir yere gelince durdu. Mankeni omuzundan indirdi. Alnındaki terleri sildi. Dengesini ayarlayıp mankeni ayakta durur vaziyette korkuluklara dayadı. Yana yana bir süre, denize ve ufka doğru baktılar. Belli belirsiz kızıl saçları yüzüne değdi. Saçların her yüzüne değişinde derin derin ürperdi. Eli bir sefer mankenin omuzlarına doğru gitti, vazgeçti. Dudaklarındaki rujun tadına baktı, rüzgâra karışan kokusunu içine çekti. Oltalar uzaklarında denize atılıp çıktılar. Martı çığlıkları, vapur düdüklerine karıştı. Eğilip bir anda tabanlarından kavradı mankeni. Topuklarından sıkıca tutup korkulukların öte tarafına doğru iteledi. Hızla baş aşağı denize doğru düşüşe geçti manken. Göz açıp kapayıncaya dek sulara gömüldü.
"Bir kadın suya düştü" diye bağırdı uzakta yürüyerek üstlerine doğru gelmekte olan bir adam.
"Kadın suya düştü, kadın suya düştü." diye bağırdı başka biri.
Korkuluklardan eğilmiş suyun yüzüne çıkan köpüklere doğru bakıyordu. Üstüne doladığı siyah torbalardan biri suyun yüzüne çıktı. Peşi sıra atladı mankenin. "Adam da atladı" diye bağırdı biri peşinden. "Kurtarmaya atladı" diye bağırdı diğeri. Suyun yüzüne beyaz beyaz köpükler çıktı. Herkes korkuluklara sarkıp hayretle denize doğru bakıyordu. Uzun süre beklediler. Sudan çıkan olmadı."Vay be, dilenciyi gördün mü" dedi ilk bağıran adam "Amma hikaye." Siyah naylon torba akıntıyla ileri doğru sürüklendi.

Merih Sakarya,

Mayıs-Haziran 2008

24 Mayıs, 2008

Çentikler 37

DİL
Açık etmesini beklerken, herşeye kilit mührünü vuruyorsa dil. Dudaklarından sökün eden sesleri ve elinden uç veren şekilleri, şeylerin bilinmezliğinin korkusunun üstesinden gelmek için, hiç durmadan büküyorsan. Sessizliğin billurluğunda kanat çırpmayı bilmediğinden, örtük cümleleri, sesler ve hurufattan giydirip arz-ı endam ettiriyorsan âlem-cümle-meclisinde. Yaydan çıkmışsa bu dil; bir tek, kurduğun puttan anlamların kalbine doğru hışımla vızıldayarak süzülüyorsa. Putun kalbine saplanıp, sadece orda onunla yüzyıllarca...
MS, 2008

19 Mayıs, 2008

Kısa öyküler 53

Ölüm bitti
Yanına giderken isteği dergilerle birlikte ayva tatlısı da götürdüm. Kitapların tüm duvarları kuşattığı salondan geçip odasına girdiğimde, yatağından kalkacak gibi yanlamasına oturmuş pencereden dışarı bakıyordu. İlkin, torbanın içindeki dergileri gördüğünde gözü parladı; ayva tatlısını da görünce sevinci katmerlendi. Sonra sanki bir şey olmuş gibi değişiverdi yüzü.
"Bir çok deneme yaptım" dedi. "Bir türlü kalkamıyorum. Kaslarım ve kemiklerim emirlerime uymuyor."
Sıkıntısını biraz hafifletmek için gülümseyerek "Aklınız pırıl pırıl, hâlâ emrinizde" dedim.
"Yaşlılığın belki de tek iyi tarafı; seni bilgeliğin kisvesine büründürüyor"
Göz kırpışlarıyla güç toplayıp yüzünü gülümser hale getirdi, "Gel bana yardım et"
Koltukaltından tutarak kaldırdım.
"Bunu söylemeye utanıyorum ama başım dün geceden beri dertte. İdrar sondasını düzeltebilir misin?"
Eğilince gördüğüm manzara içime işledi. "Kan var burada" dedim "Hemen doktora haber vermeliyiz"
"Yo yo" diyerek kolumu sıkıca tuttu. "Ölmeyi bunca uzatıp güçleştirmemeli insan. Vakti zamanı gelince gidebilmeli. Herkes, nefesi kesilince nereye gideceğini bilmediğinden, yaklaşan sonu uzatıp duruyor."
"Kimse" dedi "dünyada kopan bunca patırtıya rağmen, ölünce nereye gideceğini bilmiyor; ama benim derdim nereye gideceğimle ilgili değil" diye ekledi. "Ölüm öyle herkesin sandığı gibi bir anda gelmiyor. Yaşlılık ve hastalıklarla boğuşmaya başlayınca hissediyorsun onu."
Beraber salona doğru acele etmeden ilerledik. Kitapların duvarlarda yer bırakmamacasına çevrelediği yüksek tavanlı salonda rafların birinin önünde durduk; bana dayanarak bir kitap çıkarttı.
"Otuzuma girerken okumuştum bu kitabı." dedi, ağırlığını iyice üstüme verirken. Gırtlağını temizleyip derin bir nefis aldı "İvan İlyiç kadim dostlarımdan benim. Ölmenin, düşündüğümden fazla zaman alacağını hatırlatırdı hep bana."
Kitabı eline alıp, yeniden yatak odasına doğru dönmeye çalıştı. "Dönüş yoluna geçelim şimdi"
"Elbette" dedim.
Salonun ortasına geldiğimizde attığı bir adımdan canı fena halde yanmış olmalı ki, bir anlığına durdu; yüzünü buruşturup içli ve acılı bir soluk bıraktı dışarı.
"En azından doktora sadece bir gözükse..."
"Hayır" dedi, tekrar yatağa doğru adımlarken.
Vardığımızda tüm gücünü bu kısa yolculukta tüketmişçesine kendini yatağa bıraktı.
"Tatlıyı uzatır mısın?
Tatlıyı açıp ona verirken, elindeki kitabın arka kapağını çevirip, son sayfasını açıp bakmam için işaret etti.
Parmağı ile işaret ederek okudu: "...ölüm bitti" sonra da bana tekrar dönüp tekrar etti : "Benim için, ölüm neredeyse bitti. Bırak da doktor, sağlık falan düşünmeden tatlımı yiyeyim şimdi."
Merih Sakarya, 2008

11 Mayıs, 2008

Mektup

11.05.2008
İstanbul,
Yolun ortasında yolunu kaybedebilir kişi. Her el uzaklığı köşede kayboluş pusulaları tezgâhlarda.
Uzundur öykülerin ormanından uzakta geceliyorum. Geceye dair suskunluklar kendi çevrenlerini gecenin içinde büyütüyorlar. Bölünmüş uykuların güngözünden soyunuk esinlerinin bile kıpırtısı, kokusu yok...İki öykü ile başım fena halde dertte.
"Zamanın sonu için müzik" bir kış göğünde asılı kaldı. "Manken" vitrininden inip, elbiselerinden soyunup elini uzatamadı daha elime. Delidümen kelimeler, bu azgın denizde rotayı fırdöndürüp duruyorlar...
Merih Sakarya

04 Mayıs, 2008

Notlar- Hic et Nunc








I
Ne zamandır Eco'nun Güzelliğin Tarihi'ini fasılalarla okumaya devam ediyorum. Her ne kadar bir Ecosever olarak işaret ettiği değişik ayrıntılara takılmış olsam da, bütünlüğü ve derişikliği konusunda beni pek tatmin eden bir kitap olmadı. Ana gövde alıntılarla desteklenmiş olsa da birbirini takip eden bölümler arasındaki hızlı geçişler okuyucuyudan aynı zihinsel vites değişikliğini beklediğinden, zaman zaman bir yarım kalma hissiyle kitabı bir kenara bırakarak, bölümün bıraktığı etki üzerine bir süre düşünmek, soluklandıktan sonra diğer bölüme geçerek okumaya devam etnek daha çok işime geldi.


Takılıp kaldığım detaylardan birisi de üstte solda görünen minyatür. Karolenj devrinin arifesinde Santa Toribio manastırında yaşayan ve kıyamet ile ilgili yorumları Avrupa'yı uzun süre etkilemiş Beatus isimli keşişin uzun yüzyıllar boyunca kopyalanmış metinlerine eşlik eden "Beatus" ismiyle anılan minyatürlerden biri (Ulusal Müze, Madrid). Minyatürün altında yer alan figürler (özellikle sağ alt köşedeki) ve bende bıraktığı Avignon'lu Kadınlar çağrışımına bir not düşmek istedim. Picasso ve minyatür sanatı arasında ( hatta Ortaçağ İspanyol minyatürü demeli) zaten bilinen bir bağ varsa bunun cehaletime verilmesini isterim.
II
Diğer not Titus ile ilgili. (Güzelliğin Tarihi, film için bir yan okuma kıvamında ele avuca sığarsa.)
Film, uzun süredir izlediklerim arasında Shakespeare'in usuçuklatan farkıyla, damağımda uzun süre unutulmayacak dehşetli bir lezzet bıraktı. Titus Andronicus, Shakespeare'nin ilk tragedyası. Fazla beğenilmediğinden başkası tarafından yazılmış olabileceği bile ileri sürülmüş. "...XX. yüzyılda ilk kez Old Vic tiyatrosunda, Shakespeare'nin tüm oyunları sahneye konurken oynanmıştı. Anlatıldığına göre, kutsal Shakespeare'lerini ilkin saygıyla izleyen seyirciler, cesetler peş peşe yığılmaya başlayınca, katıla katıla gülmekten kendilerini alamamışlardı. Gelgelelim 1955'te, aynı metelik etmeyen tragedyayı Peter Brooke yönetince ve Laurence Olivier ile Vivian Leigh başrolleri oynayınca, Titus Andronicus yalnız İngiltere'de değil, turneye gittiği Fransa'da da aklın alamayacağı kadar beğenilmiştir. Otuz yıl önce kahkahalar atan seyircilerin yerini, artık dehşete kapılıp fenalık geçirenler aldığı için, yaygın bir söylentiye göre, tiyatro kapısının önünde ambulanslar hazır bekletilmiş" (Mîna Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi)
Alıntıdaki "dehşet" kelimesini özellikle vurguladım. Çünki filmden neden bunca etkilediğimi anlatabilmek için iyi bir anahtar.
Güzelliğin Tarihi VI. (Yücelik) bölümünde bulunan alıntılar, filmden aldığım dehşet'li tadı dilegetirmekte bana epey yardımcı olacak. Dehşet'in bırakmış olduğu lezzetin iyi bir tanımı şöyle kanımca: "Üzücü, korkunç ve hatta dehşetli şeylerin bize çok çekici gelmesi, kederin ve terörün aynı güçle bizi itmesi ve çekmesi doğamızın genel bir olgusudur. ... Sezdiğimiz tehlikenin kendi güvenliğimizle karşılaştırılmasından duyduğumuz doğal hazza inanmak Lucretia'daki gibi zordur..." (Friedrich von Schiller,Über die tragische Kunst). -Kaderin bir cilvesi olsa gerek Titus Andronicus'da da Aaron'un repliklerinden birinde Lucretia'nın adı geçer.-
Güzelliğin Tarihi VI. Bölüm'ünün altıncı kısmında önce Edmund Burke daha sonra yedinci kısmında Kant'dan alıntılar var. Bu alıntılar güzellik ve yücelik arasındaki sıkı bağ soruşturulurken bir araç olarak sürekli bahsedilen "korku" ya da "dehşet", benim yaptığım okumaya da ışık tutuyor ve filmden ya da tragedyadan neden böylesine etkilenmiş olabileceğime kanımca dilegetiriyor. Önce Burke alıntısı (A Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beatiful): "Acı ve tehlike düşüncesini oluşturmak için gereken neyse, başka bir deyimle, hangi yöntemle gerçekleşirse gerçekleşsin, korkunç olan ya da korkunç şeylerle bağlantısı bulunan veya dehşete eş etki yapan ne varsa, işte o Yüceliğin kaynağıdır; yani aklın hissedebileceği en güçlü duyguları yaratır".
Yedinci kısımdaki Kant'ın Yücelik kavramındaki ayrım ise işleri epey kolaylaştırıyor. Matematik Yücelik ve Dinamik Yücelik...Köşedönmeci olarak şöyle özetleyebilirim anladığımı: İlahi estetik iki şekilde insanı etkiler; birincisi matematik olarak, çokluğun, sonsuzluğun, sınırsızlığın (sözgelimi uzaya ve gökyüzüne bakarak aldığımız haz -bknz çentikler XXXII) diğeri ise dinamik olarak harekete geçen güçlerin (sözgelimi büyük bir fırtınanın içimizde doğurduğu korkuyla aldığımız haz) etkiseyle hissettiğimiz Yücelik duygusuyla.
Toparlayacak olursam, tragedyadaki dehşet ve korku, bize, hem tanrısal güçlere karşı duyduğumuz bilinmez korku ve dehşeti çağrıştırıp fısıldadığından hem de sürekli bir kendimizi sahnedekinin "yerine koyma", kendi güvenliğimizle karşılaştırma ve katarsis sağlama haliyle sardığından ve hiç bir zaman olağanlaşmayan (ölümle ve duyabileceğimiz olası acıyla sürekli bilinmezliğini koruduğu için olsa gerek) bir duygunun tellerini kıpırdattığından içimize işler. Filmin sanırım böylesine bir lezzet bırakmasının nedeni bu.
III
Bu not tamamen elimin altında sıvışmaması için buracıkta duracak. Tekrar kuşkusuz döneceğim.
Yves Bonnefoy'un "Olasılık Dışındaki" adlı kısa ama demir leblebi metinlerine döndüğüm geçen gecelerden birinde altı çizilesi birkaç cümleye rastladım. Böyle kısacık geçiverince doğru yere ulaşamayacak olmasına rağmen, sahibine elbet ulaşır düşüncesiyle aşağıya iliştiriyorum. "Yolculuk" şiirinin VII. kısmını fona yerleştiriyorum, sonra okuyorum.
"Baudelaire bununla kalmamıştır. Sözün sınırlarında ayrımsadığı bulutu şiirinde daha iyi kavramak için ölmeyi -ölümü vücuduna çağırmayı ve onun tehdidi altında yaşamayı- seçtiği düşüncesini savunuyorum. Ölüdür, ölmüştür bile, bir burasında ve bir şimdide çoktan ölmüş olandır, artık Baudelaire'in bir burası ve bir şimdi betimlemesine gerek yoktur. Onların içindedir, sözü de onları taşır.
Dilde bulunuşa ulaşmak için duyulan bu neredeyse karşılanmış arzunun anlamı da sanırım şudur: zekâ, kendisinden daha büyük olan aşkın içinde silinip gitmelidir, aşkın tek barınağı acıma ya da özlem, "acı bilgi", o kaçınılmaz ve umutsuz bilgi olsa bile."
"Bana anlamlı bir iz gösterin, size onu takip edeyim"*
*EB, Acı Bilgi
MS, 2008

20 Nisan, 2008

Kısa Öyküler 52

Beni Aç

Muntazam ve kuşku bırakmayacak şekilde katlanmıştı kâğıt.

Köşede kalınca; hemen döndüğümde gördüm kâğıdı. Tam dönerken, dönüşün yarı yolundan diğer yarısına dönüyorken.

Makasla kırpılmış, yüksek, süs bitkisinden koridorların ortasında ansızın rastlanılan yeşil yosun kaplı, yuvarlak bir havuzun kenarından ilerleyip çevresinden dolanır gibi olmayacağı en başından belliydi. Merakperver, cesaretli ve yabanarısı uçuşlu notalar. İnişçıkışinişçıkış. Vızıltı.

Düşüncenin de bir köşesi olabileceğini söylemişlerdi. Orada biraz başka bir şeye benzemeyen garip şeyler mi bulacağım? diye sormuştum kendime. Her durumda, her bakış, ses, kelime de olur olmaz akıldan geçmeceler. Düşünceler kazanı, cadı kazanı. Bunu, o köşeye vardığını yani, anlamak zor olmalı demiştim. Kazana düşmeceler. Fokurdamalar.

Ansızın çıkan sert bir rüzgâr, sonra ansızın kaybolan. Yüzkaçıran bir rüzgârın getirdiği bir yaprak gibi ötede duruyordu kâğıt. Dalgasız bir açık denizde çok ötelerde gözüken küçük bir sandal gibi bir başınaydı.

"Bayım, o yoldan gidecekseniz, adımlarınızı sakın kaybetmeyin. Hızla ilerleyin. Adımlarınızı sakın ha..."


Söylenenlerin hepsini kulak ardı ettim. Köşeye gelene kadar, deneyimlerin kör bilgeliğiyle, söylenenleri fazla önemsenmeden ilerledim; kullanılmayacaklar arasına tıkılan, belleğin diplerine atılan her önemsiz dağarkaplayana yaptığım gibi onları da diplere tıkıştırıp yok saydım. Gelip de çevresinden dönecekken kavrayıverdim. Bir köşesi vardı. Düşüncenin geçit vermeyen bir köşesi vardı. Çevresizdi. İçinden geçebileceğimi umarak bir boşluk aradım. Altından sızabileceğim bir boşluk. Üstünden aşabileceğim bir kıvrım. Yanında sıvışabileceğim bir süzüntü. Kenarından sıyrılabileceğim bir kenar.

İlerleyebileceğim, -eceğim. Eceğim bir büküntü; oysa söylenenleri zerrece umursamamıştım buraya kadar. Cesaret gösterisiydi belki de. Bir anlığına hareketsiz kalmış olmalıyım. Herşey geriye gider gibi oldu yanıbaşımdan. Bir anlık kıpırtısızlığın, uzayan upuzun bir anın devinimsizliğe dönüşü... Yavaşlamış olmak ile durmak arası ince ayrımdan geçip, durmaya başladığıma, duruyor olmanın kesinlikten uzak, her an bozulabilecek dengesine doğru büküldüğüme ve durduğuma inanmaya başlamıştım ki durdum.

Sağ adımım yittiğinden biliyorum. Durmanın sancısız ama tedirgin kipinde yitirdim hızla onu. Sol adımımı da hızla yitirdiğimde, onların haklı olabileceklerine dair bir kuşku kollarıma yapıştı. Kuşku ile geniş ve yüksek tavanlı bir salonda usdöndüren bir vals başladı. Kalp çarpındıran bir kadınla dans etmekten hiç farkı yoktu bunun. Önce "bayım dikkatli ilerlemeliydiniz..." diye gülümseyerek dansı görünmez bir çemberin etrafına dizilerek izleyenlerin önünden döne dans ede geçerek, kuşkularıyla dans eden diğerleriyle beraber eş zamanlı devinimlerle dönerek, baş döndürücü kuşkuyla yekpare bir beden olup kendimi onun sorgusunun kollarına bırakana kadar yeniden, sonra yeniden suretsiz kalabalığın önünden, arada temiz havanın süzüldüğü geniş ve yüksek kapıları açık balkonun önünden savrula birleşe ilerlerken içime düşürdüğü kuluçkadaki yumurta çatladı –haklıydılar, dedim. Nefessiz durdum. O köşedeyim, dedim olur olmaz.

Kağıt şüpheye yer bırakmayacak denli incelikle katlanmıştı. Sol üstünde ince uçlu bir divitle sağa yatırılmış harflerle “Beni Aç” yazıyordu. Köşede öylece kalakalmıştım. Bir süre kıpırtısız bekledikten sonra onu açmaya doğru uzandım.

Önce bir iz bulabilecekmiş gibi elimde evirip çevirdim. "Beni Aç" Bu konuda başkaları tarafından söylenen bir şey olup olmadığına bir türlü emin olamadım. Gözlerimi dört açıp yutkundum. Açıp açmamak konusunda kıvranan parmaklarım bir yengeç gibi hareket edip durdu. Sonunda biraz tedirgin, terleyerek, işaret ve baş parmağımla hafifçe ucundan tutup açarken diğer parmaklarım belirsizlikle avcuma doğru yuvarlandı. Merak ve umutla açtım.

"Balkonun serinliğine doğru ilerlemeli."

Tek bir cümle. Baştan sona yeniden okudum. Yazılan başka bir şey olmadığından emin olana dek yokladım sağını solunu. Ne anlama geliyordu? Kağıdı katlayıp bulduğum yere koydum. Sıkışıp kalmıştım. Bekledim. Yapabilecek hiç bir şey yoktu. Usyutan bir düşüncenin köşesinde, kuyusunda kalakalmıştım. Yıllarca kimse nerede tıkılıp kaldığımı bilmeden buradan çıkamayabilirdim. Son hamlem de fos çıkmıştı; üstünde "Beni Aç" yazılı, köşede duruyordu. Eli kolu bağlılığın gevşettiği tüm sinirlerle kendimi bırakabilirdim. Böyle anların bilinçsiz hareketleri beni ele geçiriyordu ki, neden böyle bir şey yaptığımı bilmiyorum, uzanıp kağıdı aldım. Çaresizliğimi tekrar okumak için uzanmış olmalıyım ona. "Beni Aç"
"Valse devam etmeli"


Tek bir cümle. Baştan sona yeniden okudum. Önceki cümleyi yeniden bulabilecekmiş gibi aradım. Emin olana dek kağıdın sağını solunu yokladım. "Valse devam etmeli". Umutlanıyordum. Korku yerini, yola koyulurken söylenenlerin yanlış olabilecekleri ile ilgili bir umuda bıraktı. "Bayım sakın ha...O yoldan gidecekseniz..." Kuşkuyla valse devam etmeli, diye ünledim. "Valse devam etmeli." diye tekrar ederken yeniden başladı. İzleyenlerin çemberinin önünden geçiyorduk. Akılçelen bir hızla dönüyorduk. Her seferinde balkonun yanından geçerken ona doğru ilerlemeye çalışıyordum. Temiz havayı içime çekiyordum ama bir türlü dönen çiftlerin arasından balkona doğru yaklaşamıyordum. Düşüncenin köşesinden kurtulmak için, hızla dönüşün merkezkaç kuvvetlerine kendimi düğümlemiş, daha hızla dönmeye çabalıyordum. Son seferinde öylesine hızlandım ki kuşkunun kollarından kendimi balkona doğru atıverdim. Hızla balkonun kapısına doğru yol alırken köşeden sıyrılıverdim.

Merih Sakarya, 2008

14 Nisan, 2008

Mektup

Mevsim döndü. Dingin ve pürüzsüz bir suya demir atmış gibi duraladım. Uzunca dinledim. Demir almadan alıkoyan yılgın düşüncelere sarınıp bekledim geçmesini. Yola devam etmeyi düşündüğüm taslaklar, istiflediğim koca birer peynir tekerleği gibiydi kilerde. Bekleyip durdukça, sarındığım devinimsizliğin içine, hepsinin uçlarından usul usul yedim.


MS

06 Nisan, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 10

Süs
Tavanarasının geceleri kendini daha fazla hissettiren soğuğunda sıkıca örtünüp yıldızları gözlemeyi sürdürüyordu notlar alarak. Hokkanın içine daldırıp kuş tüyü kalemini, mum ışığında, siyah, harften gölgeler düşürüyordu sayfanın üstüne. "Güneş öylesine güçlü ki yıldızlar sadece, her yanı karanlık bürüdüğünde ışıyacak yer bulabiliyorlar. Işığın güzelliği Tanrı'nın kudretiyle yarıyor karanlığı. Uçsuz karanlıkları aydınlatmak için göğe asılı binlerce yıldız." Hokkaya aklındaki düşüncelerle daldırdı tüy kalemi, yazmaya yeniden koyulmadan başını kaldırıp yıldızlara baktı. "Kozmos (süs). Sadece süs mü? Öyleyse neyin süsü?" Aklından geçen düşüncelerin parıltısıyla tüy kalem parmaklarının arasında havada kaldı; cevabı bulabilecekmiş gibi uzunca ışıltılı gökyüzüne bakakaldı.
Merih Sakarya

25 Mart, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 9

Perili Köşk
Sadece insanlarla tanışık olmaktan bahsetmiyorum, sadece onlarla kaynaşmaktan; öyle olsaydı boşluğun içinde yüzüp duran bir kadın olurdum. "Çöker" dediler "girmeyin", "tehlikeli", "fotoğraf çekecek bir şey yok binanın içinde..." Sorup soruşturmuştum da uzun süre ellerim boş kalmıştı. Biri akıl etti de doksanlık kunduracının halen yaşadığını, onu bulup öğrendim her şeyi. Ailenin tüm fertleri beraberce çıkmışlar uzak bir ülkeye yolculuğa, sonra bir daha hiç birinden haber çıkmamış. "Devlet 30 yıl evvel el koydu" dedi "köşke". Yıllarla her yanı usulca kararmış. En çok merakla toplanıp enkaza bakakalan çocuklar üzüldü bu işe. Onca perili hikaye yıkılıp gitti köşkle, geriye sadece çektiğim fotoğraflar kaldı.
Merih Sakarya, 2008

24 Mart, 2008

çentikler 36

Yüzyıllar boyunca "Sanat"ın içinden başka yerlere açılıvermiş tüm gedikler, girişler, oyuklar, kovuklar, kapılar, yani öte dünyalara, bizi bir çırpıda götüren tüm düşsel delikler, bilinmeze doğru yol alırken yaşamın "son" geçitinden geçip gözlerimizi sonsuza dek kapadığımızda orada bizi beklemesini umduğumuz ve orada olmasını korkuyla dilediğimiz bir öte dünya mitinden, sözün kısası zihnimizin bir köşesinde duran cennet düşünden de boyveriyor. Öte dünyaların olduğu hikayelerin hepsini, yüzyılların belleğinde taşınıp duran "öte dünya" umudumuzu güçlendirdikleri için daha çok seviyoruz; yakın zaman kahramanlarından, tren istasyonu geçidinden öte tarafa geçen Potter'ı, telefon klübelerinden "gerçek dünyaya"ya geçen Neo'yu, yürüyen kalesinin başka uzamlara açılan kapısıyla Howl'u bile belki bu yüzden daha fazla...
MS, 2008

17 Mart, 2008

Kısa öyküler 51

Roman

Tüllerin ardından süzülen sabah güneşini karşıladığı koltuğunda, dirilme kahvesini içerken kucağında gırıldayan kedisini türlü okşayışlarla şımartan adam, tüm hayatı boyunca, en azından hayatının hatırladığı bölümü boyunca, sadece tek bir kitabı okumuştur. Kitabın, evin farklı odalarında, farklı tarihlerde ve farklı yerlerden alınmış bir çok kopyası bulunur. Söz gelimi gençliğinde edinip bir çırpıda, heyecanla okuduğu, -ki arada aynı heyecanı hatırlayabilmek umuduyla bu kitabı özenle yerinden çıkarıp bakar- yaprakları iyice eskimiş olan kopyası salondaki kitaplığın camlı kısmında gençlik fotoğraflarının yanında durur. Son aylarda kitabı eline almak için uykularının bölündüğü gecelerde, birkaç dakikalığına düşler ve uyanıklık arasında kaldığı bulanık dünyayı tercih etmektedir. Böyle gecelerde karanlığın içine kurulup aradığı kısmı hiç sayfa karıştırmadan bir seferde açabilmek ona derin bir mutluluk verir.

Seyahatler ve konaklamalı yolculuklar için edindiği kopyalar, valizlerin içinde ya da yatak odasının girişindeki valizlerin istiflendiği dolabın sağ tarafında onların yanında durur. Denizli yerlere götürdüğü, deniz koktuğunu düşündüğünü kopyaları hava geçirmeyecek şekilde saklamıştır. Arada, sahilde okurken rüzgarla savrulup sayfaların arasına girivermiş olabileceğini düşündüğü kum zerrelerini göreceğini düşünerek, şeffaf paketlerini hiç açmadan elinde evirip çevirir. Yağmur altında okuduğu sayfaları iyice şişip kabarmış bir kopya banyo dolabında, uyumadan önce rastgele bir yer açıp çevirdiği kopya yatağının yanındaki komodinin üstünde durur. Bir gün balkonda güneşlenerek romanı okurken hayatının en kötü haberlerinden birini almıştır, bu nüsha ise o gün kıyıp yakamadığından uzun yıllardır yanmayan şöminenin içinde beklemektedir. Parktaki yürüyüşlerine eşlik edip, bankta soluklanırken okudukları ise askılıkta şemsiyelerle yan yana, farklı poşetlerin içinde durmaktadır.

Geçen yıllarla, kitabın birkaç dile çevrilmiş olmasını ise sevinçle tanık olmuştur. Bunlar hiç bilmediği diller olmasına karşın, gizemli dünyalara açılan kapıları açar gibi açar kapaklarını, bilmediği yerlerde gezinir gibi onları okumaya koyulur. Harflerin bu şekilde de yan yana gelerek kitabın dünyasını yeniden oluşturmaya koyulması hiç kuşkusuz büyülüdür. Romandakilerin satır aralarında geçen isimlerinden hangi kısmı okuduğunu kestirmeye çalışır; dil bulmacasını çözdüğüne inandığı kimi kısımları yüksek sesle okuyup başka dillerin tınılarıyla dinlemenin keyfine varır.
Kendisine yakın hissettiği karakterlerin değişmesi gibi, yılların geçmesiyle dikkatini çeken ve onu etkileyen bölümlerinde değişivermiş olduğunu keşfettikten sonra, gelecek yıllarda ne yöne doğru sürükleneceğini ile ilgili sık sık düşüncelere dalar. Şüphesiz ki her bir karakteri, zaafları, tutkuları, yaşayış biçimi, içlerinde gezinen ve içine girdikleri trajik, komik, olağan, olağanüstü, heyecan verici ve kimi zaman da bilindik ayrıntılarla bezenmiş dünyalarındaki geri dönüşsüz seçimlerinden, giyim kuşamlarına, farklı durumlarda kullandıkları kelimelere, mimiklerine, yolda yürüyüş biçimlerine kadar tanır. Her birini öylesine iyi tanır ki esas kadın ile uzun bir sohbetin gecenin içinde çevrenini genişlettiği, detayların her yanı kapladığı bir kaç düşsel akşam yemeği yemiştir. Esas adama öykünmekten uzun yıllar önce vazgeçmiştir ama. Bu kadar ön planda olmanın ağır yüklerinin farkına varamayabilir de insan.
Yaşlılık yıllarında iyiden iyiye, romanda her gözüktüklerinde kendileri ile ilgili fazla detay vermemelerine karşın merak uyandıran minör karakterler üzerine düşünmektedir. Onların görünüverdikleri bölümleri yeni bir şey bulabilme hissiyle sayısız kez okur. Romanın bazı bölümlerini kendi hayatının kesitleriymiş gibi anımsar; anıları ile kitabın kesitleri çoktan iç içe geçmiştir zaten. Kendisi ise romanın hemen başında, sokaktaki esrarengiz iki adamın ortadan kaybolduğunu söyledikleri adamdır. Bir daha romanda kendisinden hiç bahsedilmez.
Diğer karakterlerden farklı olarak kitabın dışına fırlamış olduğuna ve tüm kitabı dışardan görebildiğine müthiş sevinmesine karşın, genelde o dünyada olamadığından kendini yalnız hisseder.
Merih Sakarya, 2008

12 Mart, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 8

Kıyamet
Yatağa uzanmış duran karısı ve çocuklarına uzaktan son kez bakıp evi ateşe verdi. Alevlerin sahip olduğu herşeyi yutmaya koyulduğunu görüp, biraz olsun temiz hava soluyabilmek için yüksek bir tepeye ağır ağır tırmandı. Göğe doğru yükselen ateşler şehrin dört bir tarafını kuşatmıştı. Gri duman bulutçukları... Dumanın iyice yapıştığı genzini yutkunarak temizlemeye çalıştı. Yüzünü sardığı çaputları aralayıp nefes aldı. Gidebileceği yönleri taradı ufka doğru bakınarak. Tanrı kentten kimsenin sağ çıkmasını istemiyor diye geçirdi usundan. Sonumuz geldi. Umutsuzca bakınırken uzaktaki düzlüklerde bir şeyin hareket ettiğini gördü. Dikkatlice bakınca bunun vebanın henüz değmediği bir köpek olduğunu anladı. Gücünü toplayıp o yöne doğru adımladı.
Merih Sakarya, 2008

26 Şubat, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 7

Yüz/en kelimeler
Metalin genleşip büzüldükçe konuşup durduğu gecelerden biriydi. Dibe doğru yol alıyordu sanki. Dibin soğukluğuna değdikçe büzülüyordu.
-Hiç bu kadar dibe ilerlememiştik, dedi ranzasından.
-Yakındalar, hissedebiliyorum onları...
Büyük bir gürültü koptu. Kırmızı ışıklar korkuyla dönmeye başladı bağırışların arasında.
-Batıyor muyuz?
-Buradan kurtulursak sana anlattığım filmi bir gün çekeceğim. Beyaz büyük kanatlı bir kuş şehirde süzülecek.
-Batıyoruz galiba! Batıyoruz!
-Evlerin odalarında, dükkanlarda, sokaklarda, tüm olağan anların ve konuşmaların kıpkısa kesitlerinde kısacık durup süzülecek kamera da.
-Metalin büzülen sesini duyuyor musun? Dibe doğru ilerliyoruz!
- Sonra kanatları gözükecek; en sonunda uzakta kızıl günbatımı.
-Alman denizaltı...
Su bağırışların ve kelimelerin arasına bir anda girdi.
Merih Sakarya, 2008

21 Şubat, 2008

Kısa öyküler 50

Düşçıkmazı
-Anlıyorum, dedi. Koyu gri üstüne koyu lacivert ekoseli eteğini hafifçe düzeltip bacak bacak üstüne attı. Koyu, ten rengi çorabın ışıltıyla sardığı uzun, biçimli bacakları vardı. Gözleri yorgun gözüküyordu. Gülümsedi. Anlatmaya başlar mısınız?
-Sarı ışığın evi...Ona böyle bir ad verdim. Akılda tutması kolay oluyor.
Her yan su içinde. İlkinde yani. Nasıl olduysa bu sefer sanki yetmişlerin sonunda bir apartman dairesiydi. Tavanda kablosu uzayıp neredeyse yere değecek, cılız sarı ışık veren kirli bir ampul gıcırdayarak sallanıyor. Suyun yüksekliği koltuğun ayaklarından yukarı doğru yol arıyordu kendine. Masanın örtüsü uzaktaki sehpaya doğru dalgalanan akıntının içindeydi. Eskiden kalma bir soba deliğinden içeri yel girdiğinde, suyun içine aldığı herşey ve onların suyun üzerine düşen gölgeleri yelden ürpermiş gibi dalgalanıyordu. Yolunu kaybetmiş bir döşeme faresi şemsiyenin kulbuna sırılsıklam tutunmuş burnunu titreterek bakıyordu yüzüme. Ahşap kapının gri yüzünde tahtakurularının yiyip durdukları tekinsiz beyaz bir çizik. Kapının sağ tarafında daha önceden orada olmayan bir pencere. Suyun karanlık yüzünde bata çıka ona doğru ilerliyorum...İlkinde pencereden geçince oldu yani.
Orman kabuğu...Tadı bildiğim bir şeye benziyordu.
Tıkıt tıkıt. Peşimden gelenler var. Tıkıt tıkıt. Derin bir çizikmiş. Tıkıt tıkıt. Elimle burnumu silince kan kokusu genzime bulaştı. Vagon durdu. Her yanı kuşatmış kömür tepecikleri durmadan önüme çıkıyordu. Aşmaya çalışınca ayaklarımın altından yuvarlanıp kayıyorlar. Burnumda metalik, kırmızı bir koku. Tökezleyince, yerde yatarken rayın demiri ile burun buruna geldim. Rayların gecede ileri doğru uzunan parlak çizgileri. Kalkıp koşuyorum. Büyük gövdeli ağaçlar sonra. Kurumuş yaprakların ezilmeleri. Islak nemli bir orman. Yapış yapış. Acıktım. Herşeyi yiyebilirim. Ellerim kırış kırış, bir yaşlı eli gibi. Yemek için kabuğunu tırnaklarımla kaldırdım. Tadına baktım. Fena değildi. Biraz daha yiyince oyuk iyicene açıldı. İkincisi...
Üçüncü...Ölüm kokulu mazgallar
Şehrin karanlık bir caddesinde yüksek duvarların dibinde yürüyorum. Ay yusyuvarlak tepede. Uzunca gölgem önüme düşüyor. Göğe bakıyorum. Kızıl kurşuni bir boğuntunun damlalarını birazdan bırakacak gibi gökyüzü. Kadınlı erkekli kalabalıklar yüksek duvarların yanı sıra yürüyor. Sis, duman ve cırcır böcekleri. Cebimde cırcır böcekleri var. Uzakta ferah bir mezarlıkta bir adam mezarından kalkıyor. Şehrin yüksek duvarlarının dibinde adımlarımın karşılaştığı mazgallardan kötü kokular geliyor. Yerler ıslak. Suda adımlarımın çevresinde büyüyen dalgalar. Orada yüzümü görünce ilkini ve ikincisini hatırladım. Neredeyse eminim kendimden. Leş kokuların yükseldiği mazgalı kaldırdım sonra da tereddüt etmeden içeri daldım. Üçüncüsü de böyle oldu.
Sanırım...
Böyle oldu galiba. Hatırlayabildiklerim bunlar. Son zamanlarda herşey daha hızlı olup bitiyor. Beni odanıza almanız çok iyi oldu. Nezaketiniz için minnettarım.
-Peki bu üçünden sonra?

-Üçüncüden sonra rüyalarda arayıp bulduğum geçitlerden sık sık geçmeye başladım. Üçüncüsünde sanırım iyice açığa kavuştu. Biliyorum kötü bir alışkanlık bu. Bulduğum deliklerden başkalarının rüyalarına girip çıkmanın pek ahlâklı olduğunu söyleyemem. Bu delikler karanlık dünyayı...karanlık dünyayı...Evet. İçinden çıkmama yardım ettiler.

-Mesela, ilkindeki pencereden nasıl bir yere geçtiniz?

-Biraz muzır bir rüyaya. Bir göl kenarında buldum kendimi. Anadan üryan güzel kadınlar gölde cıvıldaşarak yüzüyordu. Çimlere uzanmış yatan başka bir adamın rüyası. O da çıplaktı.

-Hımm. Boğazını temizledi. Eteğini biraz çekiştirip, gözlüklerini düzeltti.

-Sonraki seferlerde peki?

-Evet. Artık hemen geçidi aramaya koyuluyordum. Mazgalı kaldırıp girmeye cesaret ettikten sonra giremeyeceğim bir yer kalmadı. Bir defasında koca makinelerin dönüp durduğu, alevlerin her yanı ışıttığı koca bir döküm farbrikasındaydım. Ateş neredeyse yüzümü yalayıp geçiyordu. Düşünebiliyor musunuz? Ayağım kayıp da geçide düşüvermeseydim, döküm kazanının içine girmeyi göze almıştım. Son aylarda gittikçe güçleşti. Geçidin yerini bulmak yani. Bana yardım etmelisiniz doktor. Bu rüyadan bir türlü başka bir yere geçemiyorum saatlerdir. Peşimde yine o adamlar var.

-Şimdi rüyada mısınız yani?

-Evet, evet. Bunu biliyorum. Bu durumu yani. Birkaç kez daha aynı durumla karşılaştım. Diğerleri de pek kabul etmek istemediler. Bir rüya karakteri olmak dokunmasın size, herkesin...

-Pekâlâ. İlk görüşme için bu kadar yeterli...

-Pencerenizi denememe izin verir misiniz? Sizin odanıza gelen kadar gördüğüm her yerin parmaklıklı olması büyük talihsizlik. Peşimdeki adamlar neredeyse yerimi bulurlar. Gözlerinizin yorgunluğu güzelliğinizi gölgeliyor biliyor musunuz? Geçidin bu odada olduğunu adım gibi biliyordum. Gülmeyin. Nasıl mı? Odanız diğerlerinde olduğu gibi ıslak ve kötü kokuyor. Gerçekte güzelliğinizin kendine has bir tarafı var ama yine de umarım buradan kurtulurum ve bir daha karşılaşmayız sizinle. Şimdi gitmem lazım.
-Durun! Dördüncü kattayız! Yapmayın! Durunn!

Merih Sakarya, 2008

Çentikler 35

Yok(ol)uş aşağı kayıp da dünün adamından bugünkine bakarken bile, usun usancına tutkuyla dokunup dursan bile hayatta olma ihtimalin var; yaşıyor olsan bile böyle bir ihtimal var.

MS, 2008

14 Şubat, 2008

Mektup

14 Şubat, İstanbul
Kış eteklerini topladı uçuşuyor. Güneş, günde daha uzun konaklamaya başladığını iyice hissettirdi. Bahara doğru kürek çekiyor gecenin mahkumları...
Kısa öykülerin ellincisini sümen altında yazmaya başladım çoktan. Ellibir, elliiki, elliüçüncüsünün de yumaklarına dolandım. Ama ilkin şu uzundur (sadece toplu yuvarlak bir sayı olarak) varmayı hedeflediğim (bir eksikle de olsa- ki aslında herşey o eksik hikayede. Bknz Kısa Öyküler 3) ellinci kısa öyküyü bitirmek niyetindeyim. Enini boyunu kestirmedeğim başka bir öykü kendine yer açmaya çalışıyor kahverengi defterde. Aslına bakılırsa tüm öyküleri bu kahverengi defterde prova ediyorum önce, ölçüp biçiyorum, sonra dikişe başlıyorum usuldan. Sonsuzkısa hikayelere başladığımdan beri, bu en boy meselesi fevkalâde önemli olmaya başladı (eskiden de mühimdi elbette); kaç kelime ile kotarılabilir sorusunu sadece daha sık soruyorum artık.
Sonsuzkısa hikayeler, geçen senenin ortalarından beri hep tasarı olarak kaleme sürünüp duruyordular ama ilk sürgünlerini bu senenin ocağında verdiler. Atom çekirdeğinden yola çıkarak "Çekirdek hikayeler", dilde yuvarlanışı kolay ve "kıp" önekinin kırpılmış hissinden kullanışlı olabileceği (ama çokça kullanılmış olduğundan vazgeçtiğim) "Kıpkısa hikayeler", burdan bir atımla "Kıskıvrak hikayeler" diye düşünmüş olsam da ilk hikayenin de esiniyle sonsuzkısa hikayeler kisvesine bürünüp arz-ı endam ettiler. "Kısa öyküler" zaman zaman aksasalar da yere sağlama basmaya çalışıyorsalar eğer, "Sonsuzkısa hikayeler"in cambazlığa yaklaştığını ve kimi zaman ipin üstünden sağlam düşüşlere de meyilli olduğunu kolayca söyleyebilirim. Öte yandan söyleyebileceğim başka bir şey de olanakları azaltmanın ya da kısıtlamanın zorluklarının insana yeni olanaklar (biçim, kelime, imge, perspektif, hareket) aramak, bulmak, denemek konusunda zorlu bir sınayıcı olduğu.
Selamlar,
Merih Sakarya

12 Şubat, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 6

Turist
Onu ilk farkettiğimde, ikibinli yılların başında bir otobüs durağında havada hızla uçuşan kar tanelerine bakınıyordum. Güzel olmasına güzeldi ama şapkasının biçiminden tutun, etrafa bakınışına daha önce hiç tesadüf etmediğim bir his yaratmıştı varlığı bende. Birkaç yıl sonra onu Stieglitz'in ondokuzuncu yüzyıl sonlarında çektiği bir fotoğrafta aynı gülümseme ve ışığın içinde bana doğru bakarken gördüğümde beni yıllarca kemirip duracak bu merak karadeliğinin içine düşüverdim. Kime anlattıysam basit bir alayın içinde bunun imkansızlığına safça gülüşüp durdular. Kütüphaneler ve arşivlerde işim bitince Amerika'ya yolculuk etmem kaçınılmazdı; sırılsıklam aşık olduğum bu zaman turisti kadını eminim orada bir yerlerde bulacağım.
Merih Sakarya, 2008

10 Şubat, 2008

Kısa öyküler 49

meleğin kanatlarına
Ada
Zamanın ilerlemediğini farkedince şaşırdı. Yüzbin yılların duraksamadan ilerleyişinden olsa gerek yorulmuş ve kalakalmış olabilirdi. Delil aramaya başladığından beri karasızlığıyla boğuşmak yerine kendini iknâ edecek şeylerin bir listesini yapmanın iyi olacağına karar verdi. 1-Şeffaf kanatlarında gün ışığını bir prizma gibi gösteren kara sinekler yerlerinde durup uçmuyorlar, sağda solda küçük birer nokta gibi vızırtsız duruyorlardı. 2-Bir sokak ötedeki saat kulesinin saati, durumu farkettiği andan beri işlemiyor. 3-Pencereden limana sonra oradan ufka doğru baktığında ne zamandır açıkta kıpırtısızca duruyor aynı mavnalar. 4-Denizin yüzü hareketsiz. 5-Pencereden içeri zerrece rüzgâr sokulmuyor. 6-Hava ne sıcak ne soğuk. Eşya taş kesilmiş. Odanın içinde zamanın ilerlediğine dair en ufak bir emâre yok. Masanın üstündeki çay dolu kupada. Yerde, biri masanın ayağının dibinde tepetaklak diğeri soldaki duvarın dibinde duran, havı gerisinde kahve bir renk artığı bırakarak kaybolmuş patiklerinde. 7-Çayın sıcaklığı aynı. Saatlerdir aynı. Saat durduğundan beri saniye ve saatler arasındaki ayrım üzerine epey kafa patlattı. Evinde bu ayrımı ölçebilecek hiç bir alet yok. Güneş durduğu yerde duruyor.
Dar bir boğazdan geçerken takılıp kalmış olabilir. Tıkalı kalmış bir lavabo gibi. Her an, boğuk bir höpürdeme sesiyle, birden açılıp ilerlemeye başlayabilir zaman. Havaya doğru yükselen bir topun en tepede bir anlığına durup sonra tekrar düşüşe geçmesi gibi belki. Durdu. Kimse bunu hesaba katmamıştı daha önce. Düşen bir kar tanesinin yere inivermesi gibi doğal bir şekilde durdu belki de. Zaman nerede ilerliyor? Düşüncenin uzayında. Düşüncesinin uzayı, yeşil, düzlük bir vadi. Dört bir tarafı dağlarla çevrili. Bir de...Bir de saat kulesinde ilerliyor zaman bu kasabada. Günde üç sefer çanı çalar. Öğle vaktinde. Gece yarısı. Bir de ikindi saatlerinde alakasız bir zamanda üç kez. Sayısız hikaye türetilmiştir bunun için. En eğlenceli olanlarından biri de saati tasarlayan ustanın muzip bir adam olduğu ve eve dönüş saatinin yaklaştığını hatırlarak karısına yemek yapma vaktinin geldiğini anımsatması için bu saate ayarladığıyla ilgili. Hikayeler pek çok. Ayyaşlarla ilgili olan, denizcilerle, ikindi şekerlemesinden uyanış ile ilgili olandan tutun da mahut ustanın çatlak ama bilge bir adam olduğu ve yıllardır alakasız vakitte çınlayan saat kulesinin bir gün çatıp da bu nedeni açık edivereceği ve onun anlaşılacağı ile ilgili olana kadar...9-Saat kulesinin çanı çalmadı.
Zamanın duruvermesinin kesin bir nedeni olmalı. Durup durduk yerde durmaz ki. Nedeni üzerine de düşüncelere dalıyor, ama hiç hoşuna gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak istemediğinden, bu meselenin üzerine daha fazla gitmek istemiyor. Belki de kıyamet kapıda. Hep düşünmüştür bunu, kıyamet olsa olsa dev bir dalganın, denizin uzayıp gittiği mavi ufuktan yüksele yüksele koca bir dağ gibi üstlerine doğru gelip adayı bir lokmada...Bunları def ediyor hemen usundan. İşe iyi tarafından bakmalı. Gün güneşli olduğu sürece işe iyi tarafından bakmalı. Patiklerini sonra potinlerini alıp geçiriveriyor ayağına. Sırtına sadece bir hırka. Limana doğru bir kez daha bakıyor. Lavabonun üstündeki raflardan bir mum alıveriyor. 10-Martı sesleri yok. Hep yapmak istediği bir şeyi yapabilmek için iyi bir fırsat bu. Aşağıya inip çıktığında kapıdan sessizlik hemen farkediliyor.
Saat kulesinin gri demir kapısının yıllardır bakakaldığı kulbundan tutunca...Öylesine bir his ki bu... Herşey dönüyor ya birbirinin etrafında. Gezegenler, alemler...Zaman hepsinin orta yerinde bir kule. İşte böyle bir hisle dokunuyor kapının kulbuna.11-Zaman durmasa cesaret edemezdi böyle bir şeye. Tutup açıyor ağır kapıyı. Döne döne çıkıyor daracık kuleden. Taşların soğuk yüzü. Mumun sıcak yalımı. Tepeye vardığında önce koca çanı, sonra da dişli çarkları görüyor. Tereddütleri kayboldu iyicene. Oniki sağlam neden yeter de artar bunu söyleyivermek için. Daracık odanın içinde donup da ilerlemeyen çarklara değince ürperiyor içi. Duvarın dibinde küçük bir çekiç. Nedenlere hiç de gerek yok. Hiç mi hiç gerek yok nedenlere. Kulenin vakitsiz çanı günlerdir vurmuş da... Mumu yere bırakıyor. Koca çarka belki kıpırdanır diye asılıyor var gücüyle. Elleri yağdan sıyrılıp kaydığında bir kez daha sonra bir kez daha. Nefesini topladıktan sonra dişlerine tutunup sallanıyor.Yok. İlerlemiyor. Kıpırtısız kulenin içi. Çarklardan umut yok. 12-Çarkdan umut yok. Duvarın dibine eğilip yerde alıveriyor çekici. Gece gündüz ve vakitsiz vakitte çalan çana dokunuyor ilkin onu ilk defa anlar gibi, sonra da çekici hızla kaldırıp indiriyor. Biirrrrr, ikiiiii,...
Merih Sakarya, 2008

06 Şubat, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 5

Roman
-Kitabın hikayesi beni dehşete düşürdü, dedim. Başına olmadık işler açtığı için türlü deliklerden sıvışmayı becerip onu ete kemiğe büründüren yazarı öldüren bir roman kahramanı...
-Çok sıradan, diye sözümü kesti ve başını olumsuzlarcasına salladı. Tüm roman kahramanlarının yaptığından ne farkı var. Onlara can verdikçe öteki tarafa daha da yakla...
-İşte orada dur, dedim. Yazarı, romanı bitirdiği gün esrarengiz bir cinayetle gerçekten nalları dikmiş.
Merih Sakarya,2008

04 Şubat, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 4

Ötesi
Güneş tepede. Avlunun taşları yanıyordu. Etekleriyle salına koşa vuruyorlardı kadınlar topa. Çocuğun topu öte tarafa kaçınca herkes duraladı kaldı nefes nefese. Aklı erdiğinden beri zor sorular soruyor.
-Öte tarafta ne var anne?
-Sana başka top alırız.
-Öte tarafta ne var?
-Öte tarafta...başkalarının hapishanesi var oğlum.
Merih Sakarya, 2008

29 Ocak, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 3

Düşüş
Evin salonunda oturduğu sandalyenin altından uzanan halıda bir nokta büyümeye başladı. Ayaklarının ucundan dünyanın derinlerine doğru sonsuzca genişleyen dev bir mağaraya dönüştü. Sımsıkı tutundu. Sandalyenin de mağaranın içine kayıvermesiyle düşmeye başladı. Sımsıkı tutundu. Düştü. Gözlerini sımsıkı kapadı. Düştü...
Gözlerini açtı. Karısının kız kardeşi ayakta karşısında.
-Susadım, dedi.
-Mucize, mucize bu. Yeniden konuştu. İki yıl sonra. Mucize.
Çocukları kaybettiği uçak kazasını hatırlamasıyla mağaranın ağzı açıldı; yeniden düşmeye başladı. Sandalyenin kolçaklarına sımsıkı tutundu.
Merih Sakarya, 2008

28 Ocak, 2008

Kısa öyküler 48

Buluşma

Büyük bir yazılım firmasında sistem mimarı olarak çalışan adamın hayatının başdöndüren hızına ayak uyduramadığından, beraberlikleri için git gide endişelenen ruhu, sonunda, bir şehirlerarası hızlı-tren seferinin tam ortasında, adama yetişmeye çaba sarfetmekten iyice yorgun düşüp, gözden uzaklaşarak hızla yiten trenin arkasından bakakaldığı günden bu yana adamla buluşma çabaları sayısız kez sekteye uğramıştır. İlk seferinde gözlerden uzakta bir müzenin yüksek tavanlı ve buluşmak için seçtikleri gün ve saat itibariyle kalabalıklarca henüz kuşatılmamış koridorunda buluşmalarına ramak kala adamın acil bir işi çıktığından, buluşmalarına birkaç dakika kalmasına rağmen elleri mahkum oradan ayrılmak zorunda kalmıştır. Bir başka seferinde şehre epey uzak bir banliyöde buluşmak için tüm hazırlıkları yapan adam ve ruhu, adamın metroda yorgunluktan uyuya kalması nedeniyle neredeyse çok yaklaşmışken bu fırsatı ellerinden kaçırmışlardır.
Bir seferinde hiç hesapta yokken talihin onlar için incelikle kurguladığı bir oyundan olsa gerek, biri inen biri çıkan yürüyen merdivenlerde birbirlerini son anda farketmişlerdir. Telaş ve heyecan içinde, birbilerine ulaşmaya çabaladıkça kalabalığın devinip duran renkleri arasında birbilerini gözden yitirmişlerdir. Kalabalığın arasında donakalmıştır ikisi de. İnsanlar yanlarından aka dursun, ele geçirmiş oldukları bu mucizevi fırsatın bir anda ellerinden uçup gitmiş olmasına hüzünlenirken geçip gidenlerin yüzlerine bakakalmışlardır.
En can sıkıcı olanların biri de adamın terfi aldığı gündür. Buluşmaları sayısız kez, sayısız nedenle ertelenen her ikisi de buna bir son vermek için detaylarını incelikle düşündükleri, ki adam bir sistem mimarıdır, bir plan çerçevesinde hareket etmeye başladıkları ve uyguladıkları planın son gününde, buluşacakları gecenin sabahında adama beklemediği bir terfi aldığı bildirilmiştir. Aynı gece süpriz bir kutlama partisine, kendisi ile onca didişmeye rağmen ısrarlara dayanmayarak katıldığından, bu kusursuz denemede suya düşmüştür. Bu ağır darbeden sonra ikisi de uzun zaman gelememiştir kendine. Ne yaparlarsa yapsınlar bulaşamayacakları gibi bir sanıya kapılmışlardır. Bu sanının gölgesinde, terfilerini takip eden yükselişleriyle boğazına kadar işin içine gömülmesiyle birlikte bazı başarısız buluşma denemeleri olmuş olsa da biraraya gelemeden hızla geçivermiştir aylar ve yıllar.
Son zamanlarda kendini oldukça yorgun hissetmektedir. Hız kesmeden dönenip durduğu koşuşturmalar onun da ayaklarına takılmaya başlamıştır. Kendine bir türlü itiraf edemese de özlemiştir ruhunu. Yardım çağrısı gönderdiği birkaç mesajdan sonra ruhundan uzun yıllardır hiç ses çıkmamıştır. Ama kararını vermiştir; emeklilik yıllarında ne pahasına olursa olsun hatta tüm ülkeyi gezmek zorunda bile olsa onun yeniden bulacaktır.
Merih Sakarya, 2008

23 Ocak, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 2

Uyuyan adam
Biri çağırıyordu. Çok uzaklardan geliyordu sesi. Sanki uyuyup kalmış da birkaç bin yıldır uyanmamış gibi gözlerine çökmüş bir ağırlığın içindeydi. Ses işitilir oldu gittikçe. Karısının sesi. Gözlerini açmayı denedi. Açılmıyor. Karanlık.
-Kasanın yerini bulamıyoruz. Bunu öğrenmeliyim aşkım. Kasanın yeri...
-Müştemilatın içine sakladım, dedi dudaklarını güç bela kıpırdatarak. Neden gece gece soruyorsun ki bunları? Çok uykum var, çok uykum...
-Teşekkür ederim aşkım. Seni hâlâ çok seviyorum...
Hâla mı, diye düşündü ağırlığın içine yeniden çekilirken.
-Sağolun, dedi kadın, yardımınız için minnettarım. Sonra da medyuma ruh çağırma seansının parasını ödeyip çıktı.

Merih Sakarya, 2008

20 Ocak, 2008

Sonsuzkısa hikayeler 1

Her bir göz kırpışında yüzyıl geçen melek

İki melek, bulutların tepesinde, insanoğullarının kurdukları, sonsuzlukla kutsandıklarına inanmışcasına duraksamadan didinip durdukları dünyaya bakıyordular.
-Müthiş bir şey, dedi, meleklerin ilki. Bak, yeni bir Ademoğlu daha dünyaya geldi.
-Duyamadım, diye diğerine doğru döndü ikincisi, gülümsedi ve gök rengi gözlerini kırptı.
Merih Sakarya, 2008

16 Ocak, 2008

Öteki mektup

Büyük usta
Jorge Luis Borges'in
anısına
Olay 2048'in Şubat ayında, Boston'un kuzeyinde, Cambridge'de geçiyor. İşler yolunda gider, zarlar haritadaki rotadan beni uzağa savurmayacak şekilde düşerse, şu yandaki fotoğraftakine tıpatıp benzeyen Charles ırmağına bakan bir bankta olup bitecek. Olasılıklar zincirinin içinden pürtelaş adımlarla geçip bana hizmetlerini esirgemeyen bu sadık bedeni oraya kadar götüremeden yapılması gerekenler var. Herşey aslına uygun olacağından 2051'de (yazılanlar tamamen silinip unutulduktan sonra) kaleme alacağım bir öykünün, sıradan bir öykü gibi okunacağını da bilmiyor değilim.
2048'in Ocak ayında uçakta elimde hangi kitabın durduğunu kestirebiliyorum. Kitabın arasında 2009 yılında kaleme alınmış sararmış bir tomar kağıt parçası. Onca zaman sadece sarararak yolculuk etmeleri bile hayret verici. Olay olurken gerçekten çok korkunç olabilir ama bu anlatının üçüncü bir kişiyi de sarsacağı anlamına gelmez.
Charles ırmağını karşıdan gören banka yaslandığımda saat sabahın onuna geliyordu. Buraya geleli neredeyse iki haftayı geçti. Etrafımda sayısız bank bulacağımı, her günkü hazırlık yürüyüşlerim boyunca, beş yüz metre ötesinde yüksek bir bina bulunan bir bankı arayarak geçireceğimi sanıyordum, oysa durum biraz farklıydı. Gelip bulabildiğim bir iki banktan en uygun olanında dinleniyordum. Yaşlı bedenimin işleri bunca güçleştireceği aklıma gelmemişti, neyseki zihnim, suyun yüzen ağır buz parçalarını kaldırdığı gibi gerekli olan şeyleri hâlâ taşıyabiliyor benim için, ama onların da eriyip gittiklerinin farkındayım. Bu iyice eskimiş ama ayak direyen bank ve ona kuruluşmuşluğum; bunların bana Borges'i düşündürmesi kaçınılmaz bir şeydi.Irmak ve zaman, Herakleitos'un imgesi ama Borges aynı formu düşselikle parlattığından buyana ikisi beraber birbirinin içinde yüzüyor. Karşımdaki ırmak soğuğun güzelliğine bürünmüş. Yaşamın son mevsimi için ağır bir şarkıya mırıldanarak akıyor. Ortalıkta kimsecikler yok.

Birden bu ânı daha önce yaşamış olduğum hissiyle irkildim. Bankımın öteki ucuna gelip biri görüntü kuruldu. Hiç nazlanmadan gelip oturduğunu söylemeliyim. Islıkla, Kış Yolculuğu'ndan Ihlamur Ağacı'nı söylemesi gerekirken susuyordu. Hazırlıklarımın hepsi tamam, eski usul bir diskçaların play tuşuna bastım. "...ich träumt in seinem schatten so manchen süßen traum..." Bu ezgi, beni alıp, kadim ağaçların yükseldiği bir korunun içinde tepeden asılmış gibi duran bir çatı katına götürdü oracıktayken. Şöminenin camda geceyle oynaşan alevleri titrediler. Ihlamur Ağacı şarkısı 2009'da Rhone'un kıyısında kayıt edildiğinden olsa gerekir, başkaca sesler de sinmiş içine, kötü bir Almancayla söylenmiş. Hayretle tanıyorum bu sesi.

Merak içindeyim, azı dişlerimi keyifle sıkıp, avurtlarımı şişirdikten sonra sordum ona.
-Bayım, dedim, herşeyin aslına uygun olması için, İtalyan mı, Türk müsünüz?
Hiç ses etmiyor. Elime sararmış bir tomar kağıt uzattığına yemin edebilirim. Hem de benim beraberimde getirdiklerimin aynısı. Sararmış kağıtların ilk sayfasındaki "İlk sorunuzun cevabı.." yazan kısmın devamını okuyorum.
-2009'un baharında kısa süreliğine Cenevre'de bulunacağım ama İstanbul'da yaşıyorum uzundur.
-....bir numarada, Ermeni ilkokulunun karşısında değil mi?
Sararmış kağıttan ikinci sorunuzun cevabı yazan kısmı okuyorum.
-Evet. Bilmeniz ilginç doğrusu.
-Öyleyse siz bensiniz. 2048'in Şubat ayında ve Cambridge kentindeyiz. Hayır yanıtını alınca şaşırdım.
- Hayır, hiç sanmıyorum. Yıllar sonra eliniz de tutuyorsanız bile Rhone'un kıyısında yazdıklarımı, ben hâlâ buradayım. Birbirimizi zamansal olarak andırıyoruz sadece profilden. Ben genç ve heyecanlıyım. Sizin ise yorgun gözüktüğünüzü ama yaşlılığın herkese bağışlanmış bilgelik harmanisine büründüğünüzü söyleyebilirim.
-İspata hazırım diyorum. Sizdeki heyecanı, yaşımın ağırlaştırıcı seyrine rağmen az da olsa taşımasaydım, mektubunuz yıllara yenik düşebilirdi. Rhone'un kıyısıda tuttuğunuz kalemin ucundaki parmaklarınıza tarifsiz keyif veren soğukluğu anımsıyorum. Ulu-sesi okumaya devam ediyordunuz Cenevre'ye gelmeden önce. Manguel'den Okumanın Tarihi'ni aralayıp, sesliden sessizce geçiş babına göz atmıştınız uçağa binmeden önce. Cebinizde Manganelli'nin Centura'sı vardı.
-Centuria, diye düzeltti. Yine de bunlar hiç bir şeyi göstermez. Eğer bu mektup elinize çok önceden geçmiş ise ve buraya gelmeden önceden de bir kez olsun açtıysanız, tüm bunları bilmeniz gayet doğal. Şimdi aynı cümleleri kullanarak yazmaya başlasak, bambaşka mektuplar yazacağımıza eminim. Kelimesi kelimesine farklı mektuplar.
-Eğer dediklerinizde ısrarcıysanız, her ikimizde kendisi olduğunu savlayabilir mektubu yazanın. Belki de şu elimde duran sararmış mektubu kimin yazdığını bir kenara bırakacağız. Mektubu yazanın kendimiz olduğu dışında, zamanın içinde yol aldığımızı kabul ettiğimiz gibi, "öteki"lere hatırlaması gerekenleri, umutla yöneldiği güzergâhları, başkalaşsa da düşsel bir "kendi" yumağının içinde, belki dediğiniz gibi değişse de her seferinde benzer bir mektubu kaleme almak için aynı yazı ırmağının kıyısına inip susuzluğunu gidermeye çalıştığını hatırlatacağız.
-Peki ya şöyle söylersem, bu mektup hiç bir zaman o mektup olmayacak. Okuyan farklılaştığı sürece...
-Neredeyse kırk yıl boyunca ağır ağır sararıp duran aynı kağıtlarla yol aldım ben. Gerçekte yıllar sonra, yıllar önce yazdıklarına sanki başkası tarafından yazılmış gibi bakmayan yoktur. Şu an başımıza gelen de bir benzeri belki. Sana kollarını açmış gelecek olan benim geçmişimle ilgili bir şeyler öğrenmek istemez misin?
-Elbette isterim.
-Annen sağlıklı ve...
-Sadece kendinizden bahsetmenizi rica etsem...
-Peki, dediğin gibi olsun. Tasarlamış olduğun kısa öyküler de epey yol alacaksın ama düşlediğin gibi binincisini yazmak için geçen zamanla, gün be gün daha büyük bir yarışın içine gireceğini söyleyebilirim sana.
Yutkunarak konuşmama devam ettim.
-Tarih konusuna gelince...Uygarlık her zamanki gibi batıya doğru usul usul göçediyor. Bir kaç savaş bu göçü sadece biraz yavaşlatacak. Batının da batısına doğru...
Sanki dalıp uzaklara gitmiş gibiydi. "Zamansal olarak andırıyoruz" diyen yüzüne bakmaya çalıştım. İçimde ona karşı garip bir acıma duygusu...Elleri arasında bir kitap görür gibi oldum.
-Ne okuyorsunuz acaba?
"Oyunbozanlık yapmayı hiç sevmem ama, size geçmişten açılmış bir geçitten ulaşıyor sesim. Belki siz de beni dinlemek istersiniz biraz. Eğer herşey yolunda gidip de Charles'ın kıyısında bir ırmağa kurulmuşsanız, gerçek bir mucizenin içinde olduğunuzu söylemeliyim. Tüm planı başından sonuna kadar uygulamış olduğunuza göre yaşınıza hürmeten anlatmak zorundayım bunları. Size kısaca bahsetmeme müsade edin. Ulu-ses'i okumaya devam ediyordum İstanbul'dan gelmeden. Şu mezarlık faslı sahiden eğlendirmişti beni. Tutup bir solukta Hamlet'i kattetim baştan sona. İki mezarcının incelikli laflamaları dünya perdelerinde durmamacasına oynanmalı.
Messiaen'in Zamanın Sonu için Kuarted'inin hikayesini kafamda dolandırıp duruyorum şu sıralar. Bir ucundan sokulmaya çalışıyorum. Ne hikaye ama. Mahkumlardan kuruluvermiş dörtlü, gardiyanlara ve rivayete göre beş bin mahkuma çalmış. Sizi sıkmadan devam edeyim. Poe uzundur baş ucumda duruyor. The Bells'i dinlemek için sabırsızlanıyorum. Kütüphanedeki gözdelerimi merak ediyor olmalısınız. Özel basım kırmızı ciltli bir Enis Batur kitabı. Düşce yayınlarından çıkan "Roma Sokağı Toplantıları" bir de. Gelip banka kurulduysanız ve okuyorsanız yazdıklarımı, Cenevre'ye heyecan içinde geldiğimi de biliyor olmalısınız sanırım. Rhone'un kıyısında ses kayıt etmek biraz zor oldu. Almancamın kusuruna bakmayın. Umarım arzu ettiğiniz bankı bulmuşsunuzdur Charles nehrinin karşısında. Ne diyordu Opera'nın şairi
"...
Tarih'te.

Orada işte, orada belki,

orada besbelli

bizi yitirdiğimiz cennet düşüne

yaklaştıracak birkaç özel hikâye,

tükenmez değişkenli bir ana efsane,

çoğaltılmış ama düzenini

ve mantığını..."

Belleğiniz nasıl?
-Zaman birçok şeyi kemiriyor, diye cevap verdim mektubun yazarına. Rhone kıyısındaki banka kurulduğumda sesim ve kalemim heyecandan titriyordu ama belleğim zehir gibiydi. Okumaya devam ettim:
"Tüm bu yaptıklarınızdan eğlendiğinizi umuyorum. İnsanın, hem de otuz yaşındayken, kendisinin yetmiş yaşındaki haline tutup da bir mektup yollaması pek de anlaşılır bir şey değil. Hem de dünyanın bir ucundan diğer ucuna. Bunca sene kaybetmeden taşımış olmanız bile aslında hayret verici. Kimlerin hayatta olduğu pek önemli değil. Hayattasınız. Herkes yaşlılık yıllarında kendisinin soluklanacağı bankı kendisi düşlüyor sanırım. Umarım hayal ettiğiniz banktasınız. Bu düşü birbaşınıza kurguladınız ama artık vakti geldi. Şu sözünü ettiğiniz hikayeyi yazmak için üç uzun seneniz var önünüzde. Sizden bir isteğim var. Öyküyü boğazın sularına bakarak yazmanız. Hangi banka gideceğinizi biliyorsunuz; eğer belleğiniz hâlâ iyiyse. Sizi Cenevre'den, serin bir bahar gününden selamlıyorum."
Olan bitenin hepsini anlatmaya çalıştım. Şimdi İstanbul'a dönüp şu mahut hikayeyi bitirmem gerekiyor. Bu da yetmiş yaşına gelmiş öteki için pek kolay bir iş değil doğrusu. Mektubu bu şekilde kaleme almazdım diye düşünüyorum şimdi, belki de Cenevre'deki öteki, zamanın sonsuz parçalılığında bana benzeyen diğer benler gibi ama ben olmayan bambaşka bir adamdı.
Merih Sakarya, 2008

14 Ocak, 2008

Kısa öyküler 47

Şehrin gediği
Şehrin göz alabildiğine uzanıp giden duvarlarına vardığında gece yaratıklarının çoğu kovuklarından dışarı çıkmıştı. Yorgunluk, açlık ve korku kanında geziniyor, öte tarafa geçmeye çabaladıkça duvarlar geçit vermiyordu. Uğursuz bir kuşun kulak tırmalayan sesiyle büyük kanatlarını çırparak gezinip durduğunu işitti uzaklarda. İlerlemeye, içeri sokulmaya çalıştıkça toslayıp durduğunda burnuna gelen yosun kokuları aklını başına getirmiş olacak ki gece boyu karanlıktan göremediğini düşündüğü duvarların, sabaha karşı görünmez duvarlar olduğunu anladı.

Sabahın soğuk sisi, yeryüzüne uçuk mavi bir tüy gibi seriliyordu. İçeri girememişti. Şehrin görünmez duvarlarını yoklayarak yürüdü bir süre. Sabahın çiğiyle ıslanmış, hafif bir kavisle kıvrılarak dönen taşlar oldukça kaygandılar. Duvarı sık sık yoklayarak devam etti yürüyüşüne. Tırmanabileceği bir kaç girinti farkedince durdu, parmaklarını gediklere sıkı sıkı geçirip yukarı doğru çıkmayı denedi. İki insan boyu tırmanmıştı neredeyse. Bir yandan sıkı sıkı tutunup, aşağı doğru baktı. Boşluğa asılmış gibi havada durduğunu sandı tepede. Heyecana kapılıp yukarda parmaklarının sığabileceği yeni bir girinti daha ararken, sol elinin arasından ufalanma hissiyle kayıp giden küçük taş parçalarından, tutunduğu yerden sıyrıldı eli; aşağı sertçe iniverdi. Yerde yatarken başını çevirip baktı duvarların ötesine. Tepeleri kaplayan yeşil ağaçlar, uçuk mavi sisin içinde gittikçe kayboluyorlardı. Tırmanmak işinden de böylece vazgeçmişti. Ayağa kalkıp, yanı beri yüreyerek yoklamaya başladı duvarları. Yürümeye başladığı yeri kaybetmemek için cebindeki el yazması kitabı çıkarıp yere bıraktı.
Bir kaç saatini alan, şehrin duvarları etrafında dönüp aynı yere geldiği ilk turu tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı. İkinci tura başlamadan önce yorgunluk çıkarmak için yere bıraktığı el yazması kitabın yanına çöküp oturdu. Duvara yaslanıyordu ki sırtı geri geri boşluğun içine doğru kayarken, deliğin pütürlü ağzına çarptı ensesini. Dönüp yokladı elleriyle. Neredeyse yarım adam boyunda. Büyük bir delik. Emin olmak için başını uzatıp içeriden gelen havayı kokladı. Temiz bir hava. Kitabı yerden alıp içeri doğru sokuldu. Dizlerinin üstüne çöküp ilerlemeye başladı deliğin içinde. Karanlıkta acele etmeden, ileriye doğru yoklaya yoklaya yol aldı.

Zaman sonra sesler gelmeye başladı öteden. Seslere iyice yaklaştığında deliği yokladı elleriyle. Bağırışlar, yürüyen insanlar, kahkahalar; bilindik bir pazar yeri curcunası. Sağında, solunda, tepesinde hiç bir şeye dokunamayınca kalkmayı denedi sakına sakına. Başı ve elleri hiç bir yere değmeyince doğruldu. Biraz daha ilerleyince gürültünün tam ortasında buldu kendini. Sağından, solundan geçenlerin sesleri, çığırtkan pazarcılar, sebzeleri taşıyıp duran el arabalarının dönen tekerlekleri. Uçuk maviliğin içinde biri omzunun dibinde bağırarak aldırışsız geçince korkuyla sıçradı yerinden. Sesler seslere eklenip gürlüyordu da görünen hiç bir şey yoktu ortada. Sadece sesleri duyuyordu. Her yan, sisin uçuk maviliğinin renginde. Yutkunup kulak kabarttı yakınındaki seslere. Bir kadın lafları peş peşe ekleyip sıkıca pazarlık ediyordu: "...olurdu..." "...olmazdı" Konuşmaları kesilince o yöne doğru yaklaştı. "Her yanı iyiden iyiye bürüdü..." diye başladı konuşmasına. Açık mavi sisin içinde, içinde kalakaldığı boşluktan, söylediklerine bir karşılık bekleyerek. Sesini duyuramayınca "Heyyyy! "diye seslendi. Uçuk mavi bir sis sanki tüm aralıkları kapatmıştı. Sesini duyan hiç kimse yok. Görünürde de kimsecikler yok ama sesler çınlıyor her yanda. Etraf seslerle çalkalanıyor. Çürük sebzelerin kokuları geldi bir de burnuna. Kalbi küt küt dövmeye başladı göğsünü. Olanlardan korkup delikten çıktığı yere doğru gerisin geriye adımladı, elleriyle boşluğun ötesini soruşturmaya çalışarak. İlerledi, ilerledi... Sert taşlarla örülü duvara fena bir şekilde çarpınca burnunu, duraladı. Yaş geldi acıyla gözünden. Elleri sızlayan burnunda hareketsiz bekledi bir süre. Sonra ellerini ceplerine götürdü. El yazması kitabı fark edip, cebinden çıkardı. Ansızın kendini gördüğü gibi kitabı da gördüğünü farkedince sevinç kapladı her yanını. İçeri girerken yaptığı gibi güzelce yere koydu kitabı. İçeri girdiği gediği bulmak için hızla yoklamaya başladı şehrin duvarlarını.
Merih Sakarya, 2008

10 Ocak, 2008

çentikler 34

Çağrısı işitilebilen oyuklar, yokluktan bitmiş girişler, kendine doğru kuvvetle çeken kovuklar, merakın süzüleceği kadar aralanmış aralıklar, ardına açılmayıp başka diyarlara açılan kapılar, aklın tersinden yüzüne ansızın geçiliveren köprüler, kendin'e yürünen dehlizler, açılmış gediklere bakabilmenin c/esaret-en-giz alegorik delikleri, gerçeksöküğü yani.
MS, 2008




02 Ocak, 2008

Kısa öyküler 46

Denizanası

Göğsünün orta yerinde kocaman bir delik. Evin salonunda günlerdir pineklediği geniş hacmin içinde...Penye gecelik, çıplak ayaklar. Geçip yiten saatler, toprağın zehir dibindeki kıvıl kıvıl, mor boğumlu kurtçuklar. Gün ışığı yorgunluk verici. Günün kör eden közünde düşünceler alev alır. Hiç yoktan alicenap bir iblis ışıkları iyice karartmış. Göğsündeki delik. İlkin nohut tanesi büyüklüğündeydi. Yoklamıştı baş parmağıyla. Deri, sıcak mukus, kan, yıvışık bir sıvı, sanki hafifçe aralanmış ılık bir dudağın içine girer gibi girivermişti parmağı. Canı sızladı. Can... Rivayet edilmiş her hikayenin en bilindik ecinnisi. Zebani, iblis, peri, gulyabani, iyi saatte olsunlar ve insan canı. Sonraki seferlerde sağa sola kıvırdı parmağını içerde, orada bekletti; çıkardığında kemiklerin birbirine geçtiği göğüs kafesinin ve beden sıvısının sıcağı.
Günler, içine taş doldurulup dikilen kırmızı başlıklı kurtun karnı gibi biriktikçe karnında, büyüdü delik de. Penye geceliğe yapışan sıvıda tefessüh kokuları. Saçları, deliğin üstüne eğilip kurculamaya koyulduğunda gözünün önüne geliyordu. Perdeler çekik, camlar açık, hiç bir şey, dondurucu soğuktan olsa gerek kıpırdamıyor. Halıda kül kırıntıları, yolunu kaybetmiş uzun duyargalı karıncalar. Nem, tavanın köpüren çatlakları, ne menem oldukları nemrut yüzlerinden belli boya kavlağı çizgilerde tavanda bir görünüp bir kaybolan adamlar. Sevgilisi gibi adamlar. Eski. Eskiden sevgili şimdi başka bir şey. Ölünce gömüldüğü gibi, bir zombi artık sevgilisi.
Göğsünde gittikçe büyüyen deliğe elinin tamamı bileklerine kadar girdi bir gece. İleri, daha ileri. Kalp ölüme doğru acele ediyor. Hem mutu hem yitişi hücrelere, uzayda bir başına yüzen, koca bir denizanası gibi kasılarak pompalayan da o. Kafes kabarıp iniyor, herşey askıda, kanla, canla, hızla işliyor. Sıcak, kan, telaş bütünü saklanan bir dünya elinin ayasına geliverdi ileri doğru sokmaya çalışınca. Dokundu, yokladı, bekledi; girebilse, dokunduğu karanlık ve sıcaklığını içine, saklanbilse kendisi de. Görme arzusu öylesine kamçılandı ki...Ucu gözükmeyen bir yolda hızla akan bir arabacının nefessiz koşan atları delicesine dövdüğü gibi... Kokunun kesifleştiği deliğe eğilip baktı parmaklarıyla aralamaya çalışıp. Saçları tel tel. Önüne geldi.

Deliğin bunca büyümüş olması nefesini kesiyor. Dondurucu soğuk sanki delikten içine doğru sızıyor hızla. Penye gecelikte makasla koca bir oyuk açtı işleri kolaylaştımak için. Kesip kurtulduğu saçların banyo küvetine topak topak düşüşünde gülümseten bir serinlik dilini gıdıkladı. Uzayan saçlar geçen zamanın göstergesi. Kesilmeleri...Kökünden kesip atıyor tutamları perçemleri öpüşmeleri. Göğsündeki deliği iki eliyle, iki yanından sımsıkı kavrayıp bakacaktı içine....Makas, zaman makinesi. Geçmişi buduyor. Yüzü iyice ufaldı. Gözleri iyice donuk. Makas, zaman makinesi. Çılgınca düşüncelerden boyvermiş tüm saç tellerini, okşayışları, didişmeleri, süpürge etmeleri...Çöküyordu koltuğa, nefesi tıkanıyordu. Parmaklarını deliğin iki yanından, kaplanın avına pençelerini geçirdiği gibi geçirmeye tam karar vermişken vazgeçiyordu; hem de bunca yaklaşmışken. Şimdi ne varsa gözükecek, birazdan ne varsa... Günler... Canı sızlıyor...Elinde mukus, kan, can bulamacı sıvı. Deliğin içine bakmaya cesaretini toparlamayadı. Telefona sarıldı. Beş. Kan. Üç. Yıvışık sıvıyla bulandı tuşlar. Nefessiz kalma...Nefes al. Nefes al. İki... Zombiyle son bir randevu daha ayarladı evin buzdamı geniş hacminde.
Soğuktan içi donuyordu. Tavandaki adamlar bile kıpırtsızdı. Kapı çalınca üstüne bir hırka aldı. Deliği gösteriverecekti ona. Alı al moru mor girdi zombi içeri. Sessizliği fareler kemiriyor ama sesler kudretle keskin ve parlayan bir bıçak gibi gırtlağa dayalı. Titriyor. Kırmızı başlıklı zombi, aldırışsız geziniyor. Nefes al. Nefes al. İçi koca bir mezbaha buzhanesi. Deliğe doğru uzanacak oluyor. Nefesi kesiliyor. Örtüyor bir yandan onu. Kalbi göğüs kafesinin içinden, delikten çıkıp dışarı taşmış da sallanıyor sanki hırkanın ardında. Nefes al. Nefes...Zombi etrafa bakınıyor. Karıncaların birkaçı ezildi. "Saçların..." diyecek oldu ekşimiş bir suratla, burnundan soluyup, yüz çevirip vazgeçti. Nasıl da soğuk içi. Denizanası yüzüyor uzayın boşluğunda. Kasılıyor, açılıyor. Delicesine boşluk... Göstermek için deliğe doğru uzandı. Vazgeçti. Eli varmadı. Değmez ki...Değmez ki..."Eşyalarını al ve çık evimden!"
Merih Sakarya, 2008

25 Aralık, 2007

Kısa öyküler 45

Fötr şapkalı adam
Yolunu şaşırmış ganimetlerin artık eskisi gibi sıkça uğramadığını düşünüp etrafına bakınarak büroda gezinen adamın son gözdeleri, "hayvanlar âlemi" konulu elliikilik bir iskambil kağıdı destesi, kenarlarına küçük çıkmalar eklenerek ve tepesi boyanarak şapkaya, ahşap sapı yontularak ince bir surata, tutamaç kısmı firavun sakalına benzetilmiş adam biçimli şemsiye ve doku(n)ması elkızıştıran ipekten kırmızı bir peçedir. Öte yandan alelâde,yarıya indirilmiş bir tuvalet kağıdı rulosu ve pulu yapıştırılmış, alıcı ve gönderen kısmı yazılı ama metinsiz bir kartpostalla da sık sık göz göze gelmektedir; kartpostal henüz postalanmamıştır. Emekli olmuş olsa da kimse onun günün bir kısmını burada, bir zamanlar çalışırken olduğu gibi kayıp eşya bürosunda geçiriyor olmasına aldırmaz, eşyalara bazen saatlerce bakıp onları didik didik etmesine ses çıkarmaz. Mavi ışıklı bir yoyonun önünden, uzaktaki merakını okşamış hulahupun alaca renkli çemberine doğru yönelmişken, fötr şapkalı bir zatın elinde entresan bir şeyi evirip çevirdiği görünce hızla ona doğru yollanmıştır.

Eskiden yaşadığı apartmanın sakini, meşhur bir heykeltıraş olan dostu, onu layıkıyla anlayan tek kişidir ona kalırsa. Kendisinin de bir nevi heykeltıraş sayılabileceği yollu söyledikleri kulaklarında çınlar durur.
-Aynı benim gibi, bir şeylere benzetmeye çalışırım patlamış mısır tanelerini, benzetebildiklerimi afiyetle yerim, benzetemediklerimin bronzdan küçük heykelciklerini döküp sehpanın üstüne dizerim, ta ki kendilerini açık edene, bir şeye benzemeye başlayan dek...

Eşya, şahsiyetin en müşahhas tarafını açığa vurur, onun için her eşya, sahibinin izlerini, mührünü pekâlâ ruhunu taşır diye düşünmektedir. İncelikle mi hor mu kullanılmış meselesinden tutun da şekline, şemailine, rengine -türlü eşya geçmiştir elinden- taşıdıkları mühürler sayesinde türlü insanlarla tanışmış, onların ruhunu avuçlarının arasına almıştır. Nasıl olur da savrukluk edip ruhlarının böylesi orta yerlerde sergilenmesine, başkalarının gelip onları satın almasına izin verirler? Tozlanmış raflarda duran şeylerle kimi zaman hüzünlenmesine rağmen "Kayıp eşya bürolarının savruk insanları sergileyen müstehcen yerler olduğu aşikârdır" diye seslice söylenmeye başlamıştır emekliliğinden sonra iyiden iyiye.
Yanına yaklaştığı sırada fötr şapkalı adam kahkahayı basmıştı. Yanına iyice yaklaşıp adamın eline hiddetle yapıştığında, geçen gün diş doktorundan çıktıktan sonra çalınan -aslında kaybettiği- yeni takma dişleri, ikisinin elleri arasında gidip gelmeye başladı. Uzunca bir mücadeleden sonra kayıverdi elleri arasından. Görevliler hemen yetiştiler.
-İlk ben gördüm ve alacağım, dedi, fötr şapkalı adam. Kollarından tutan tanıdık güvenlik görevlilerine söylenirken fötr şapkalı adam vezneye doğru ilerledi, sonra da takma dişlerinin parasını ödeyip gitti.
Merih Sakarya, 2007

23 Aralık, 2007

Kısa öyküler 44

Merdiven
Giriş
İlk basamağı ortasından çatlamış. Hiç gidilmemiş yerlerde yaşayan ejderhaların anlatıldığı, denizlerin ucundan düşüldüğü bir zamanın kulpsuz boşluğunda sise bürünmüş toprakların uzakta...Çok uzakta göğe yükselen bulut külâhlı dağları...Dağın kıvrımlı eteklerinden, sivrice kırpılmış doruğuna doğru uzanan merdivenler...
Nakarat
Merdivenler...merdivenler...merdivenler...
İç/gin
Kaçıncı basamağı merdivenin, bu oturup duraladığı? Bulutlara bulanmış tepelerdeki kar yeraltı sularına karışıyor, güneş ve yel karı usul usul kemirmiş, büyük bir devin adım izlerine benzeyen kar kümeleri, uzaklaşan tepelerde seke seke ufka doğru diziliyor. Böylesine merdivenleri yapmaya kim, neden yeltenmiş olabilir? Dağın büyük koynundan doruğuna, belki gökyüzüne doğru kimin adımları yol alsın diye?
Nakarat
Merdivenler...merdivenler...merdivenler...
Anlatıcık
Merdivenlerin doruğa doğru uzandığı yöne çeviriyor bakışını. Boylu boyunca uzanıp, çenesini de yere yaslayıp, basamağın köşesinden diğer basamağın köşesine nişan alıyor, ileri doğru bakınca, sonsuzluğa çıkıp ona dokunurmuş gibi şenleniyor içi. Sürüklenen kış bulutlarının geçiş merâsimi. Nişangâhın ucunda bulutlar sonsuzluğu süpürüyor.
İç/gin.
Yeryüzünden geldiği için belki de, gökyüzüne doğru yola koyulmuşluğu. Bulutların arasından gelecek bir tanrının yeryüzüne adım adım ineceği bir merdiven neden olmasın? Basamaklar durdukları yerde hem iniyor hem çıkıyorlar. Merdiveni yapan/lar belki de bir davetin basamaklarını dizdiler yukarıya doğru. Görünmez bir kapıdan çıkagelecek bir misafir için.
Anlatıcık
Tepetaklak dönüp, tek gözünü kısıp, basamağın kenarından bu sefer alttaki basamağın kenarını nişanlıyor. Yeryüzüne uzanan sayısız yatay çizginin dilimlediği bir süzülüş. Ağaçlar uzakta çıplak. Yeryüzünün derinlerinin çekimi şakaklarında atıyor.
Nakarat
Merdivenler...merdivenler...merdivenler...
Anlatı gövdesi
Merdiveni kaçıncı kez, kaç farklı şekilde adımladığını, çıkmaya sonra gerisin geri inmeye başladıkça kendini unuttuğu gibi unutuyor. Göklere doğru çıkışın aşkınlığını ve uçaradım inişin taşkın duygusunu kaç kez yaşadı oysa; bugün hiç bir şey yeni değil. Kendini bitirene kadar, nefesini tüketene dek, durmamacasına ayaklarına dayanışı, oturup soluklanışı, güneşin altında, yağmurda, bugün olduğu gibi kışın bahara kollarını uzattığı yalancı güneşin şakıdığı bir günde merdivenlere vuruşu kendini hiç de yeni değil. Saçlarını dağıtan yelle bile tanışıklığı var ama kim neden nasıl diziverdi bu merdivenleri?
İç/gin
Merdivenler ve kendisi. Bunca çok adımlayınca, ayak bileklerinden kalçalarına, kalçalarından taşınıp baldırlarına inen adım gerginliğini daha çok hissetmeye başlıyor. Kendi kendini çıktığı gibi bir sanıya kapılıyor zaman ilerledikçe, kaçıncı basamakta kapılıyor bu sanıya? Dağın yüzünde bir yol gibi kendini dayatan bu merdivenleri yapmaya kim/ler, neden yeltenmiş olabilir?
Kapanış
Uzaktaki tepelerin doruklarını sis yuttu. Gelen giden kimsecikler yok. Merdivenin tek misafiri kendisi bugün de. Ayağa kalkıyor. Göksel oyunların, bulutların neredeyse içinde. (nakarat) Merdivenler...merdivenler...merdivenler...Kendini merdivende buluveriyor her seferinde. Bunca aklını kurcalayan, hiç bir yere çıkmayan uçları. Merdivenin epey aşağılardaki başlangıcını otlar bürümüş, öylesine doğal, ansızın başlıyıveriyor dağın bağrının bir yerinden. Ucunun, bitiminin vardığı yerde bir yapıyla karşılaşacağını umarak sayısız kez yol aldı yukarı, mevsimlerin oyunlarından, gökyüzüne yakınlaşmaktan başka elleri boşlukta kalakaldı. İki küçük kayanın ortasında, hiç bir yere çıkmadan ansızın bitiveriyor merdiven.
Merih Sakarya, 2007

21 Aralık, 2007

kısa öyküler 43

Horultular, iç çekişli tıslamalar. Uykulardan uyandı mı, gece orasından yırtılıveriyor. Nefes alıp vermeler; sağdan, soldan, ürküde ses sektiren geceden. Denizin yüzü yırtıldığında ak köpükler saçarak keskince aydınlandığı gibi ışıyor gecede yırtığın ağzı da. Elmacık kemiklerine kadar örtülü yorganın ucundan bakıyor geceye. Deniz gibi gece. Olsa olsa yüzü pürtüklenir, kabarır, yarılır binbir yerinden, sonra eski şekline dönüverir. Yırtıktan içeri bakışını uzattı mı, düşünceleri olur olmaz akmaya başladı mı oradan içeri, gece birden örtülüveriyor yarığın üstüne, deniz gibi gece, başını kendinden biliyor, düşüncelerini şekilsiz kıvamsız karanlığına benzetmeye, günışığında aklına sokulamayan bir lisanda aklını çelmeye koyuluyor. Geceler var, çelimsiz aklı çelinmiş. Gündüzler var, mahallenin türlü kadınları toplanmış da başına. -Yitmiş aklı, eyvahlar olsun. -Yitmiş ya, uykusunun çivit maviliği kaçtığından diyor anası -Gece gözleri faltaşı, gündüz gözleri faltaşı, kançanağı, kançanağı... Her yandan horultular, açık havada sanki uykunun sıcağını, terini yayan bir esinti geziniyor yorganın üstünde. Kalbini, atışını duymaz ya insan, aklını duymaz ya. Aklını duyarsa, sa..., gecede ak keskin bir yırtıktan... -Rüyaları, güngözü birbirine geçti diyor anası, eyvahlar olsun. -Aklı zapteder ya uyku, bunca zaman kaçtı mı kaçar elbet akıl, ne etmeli bu çocuğa. Hiç yoktan sokuluveriyor korku içine -Gece uyanınca içime korku giriveriyor. Aklım, beni bana darediyor anne, diye titreyip sarsılıyormuş geceleri... Koskoca oğlan. -Lâhavle, lâhavle, neden beklemişler ki, tez zamanda götürsünler bir gece, uykusuzlara derman, Uyur Dede türbesinin yanıbaşına. Yanında tanımadığı bir oğlan çocuğu, mışıl mışıl uyuyor, öte yanında başka biri, uykunun terine karışmış. Gökyüzünde ışıl ışıl yıldızlar. Türbenin dört bir yanına yorgan döşek taşınmış onca insan. Solundaki sağına dönüyor. Nefesi, her seferinde yalayıp geçiyor suratını. -Uyur Dedenin uykusu yuğlansın uykularına. Uyuğ..., uyuğ... Yıldızlara bakıyor. Homurtular, iç çekişli tıslamalar. Nefesinin buhuru yorgana çarpıp yüzüne değiyor. Uyku, gözkapaklarının arasından kaçmış. Bunca insan kaçırmış uykusunu...

Merih Sakarya, 2007

20 Aralık, 2007

Mektup

ara lık 2007, istanbul
Yıl bitti. Başladığı zamanı düşününce yazının aktığı yatağın iki sene sonunda işte buradayım. Yazı cephesinde önemli bir şey oldu aslında; satır arasında vaftiz edildiğimi öğreniverdim bir gün -in nomine patris et fiili et spiritus sancti-; artık bir adım var bana kalırsa. Başkası vaftiz edeydi dönüp bakmazdım, artık bir adım, bir adım daha, bildim yolda olduğumu, yola yollanmak lazım...
Dağılıp büsbütün yiten şeylerin yanında derlenip toparlanan şeyler de var. Sadece kısa öyküler üzerinde yuva(r)lanmaya çalışmak gibi, mektuplarla aralara virgüller, çentiklerle aralara ünlemler koymak gibi. Seneyi ellinci kısa öyküyle savuşturmaktı dileğim, olmadı. Bir sayıyı tutturmaktan çok olabilire varmanın tasası dilegelen; geçen ay bile isteye bazı günlere kanat takıp uçurdum, sonra da arkalarından baktım uçup gittiler diye. Hoş, hepsi kanatlanıp uçuyor ya günlerin nereye uçuyorlar işte o önemli demeli...Günler uçuyor, paçalarına mektup iliştiriyorum, paçalarına öykü iliştiriyorum, varır varacağı yere...
Yeni seneye "kısa öyküler üzerine"yi çıkartacağım fırından. Sonra "hikayenin müziğini" belki. Günler uçuyor. Uçuyor günler... Uzun lafın kısası, çıkınımda yeni kısalar var, yakında ilişirler yerlerine.
selamlar,
Merih

13 Aralık, 2007

Kısa Öyküler 42

Akademi

Akademinin üyeleri yüzyılın hemen başında tekrar toplandı. Aradan yüzyıl geçtikten sonra... Eskiyen yılların küllerinin içinde eşelenen gazeteler ve habersaçar tüm aygıtlar günü kurtara dursun, her zaman olduğu gibi kimseciklerin dikkatini çekecek bir ses çıkmadı. Garın pek kullanılmayan raylarının bir köşesinde duran eski bir tren lokomotifinin yıllar sonra yeniden harekete geçmesi gibi ağır ve gözlerden uzakta usulca...

Her yüzyılın başında olduğu gibi tanışma merasimi ve sayımla başladı. Dünya güneşin çevresinde dönenip durdukça üyelerin her biri yerini yeni bir üyeye bırakıp göçüp gitmişti. Sayımda sadece iki üyenin üyeliğini devredemediği kayıtlara geçti. Başyazman iki küçük not düştü yanlarıına: 1-Hiroşima, kayıt kapandı. 2-Polonya, kayıt kapandı. Hazırlanan uzunca bir bildiri günlerin içine yayılarak okundu genç sayılabilecek üyelerden biri tarafından. Yüzyılın önemli bütün olayları, ustalıkla hazırlanmış kalın ciltli almanaklar serisinden sökün eder gibi sayılıp döküldü. İstatistikler, rakamlar, günler, aylar, insan... Dünya coğrafyasının bir yerinden diğerine, çıldırmış dev bir saatin akrep ve yelkovanın nefes almadan döndüğü tüm duraklarda, bir olaylar tufanının içinde kalakalınmış, yüksek bir dağın doruğundan geçmişi izlermiş gibi katedildi yıllar. Bildiriyi dinleyen üyelerin bile bütün bu sayılıp dökülen olayların aynı yüzyılın içinde olup bittiğine inanabilmesi güç oldu. Uçucu bir sihirden değil de el çabukluğundan olduğunun bilinmesinin bile, sahnedeki ilüzyonu olağanlaştırmadığı bir seyirin içinde belleğin ununa bulanan her şey yeniden apaçık ortaya serildikçe tüm üyelerin zihninde yüzyıl yeniden ete kemiğe büründü -kana. İnsanların kurduğu insanorduları, insanların kurduğu insanordularıyla çarpıştı, icatlar usul usul ademoğlunun en mahrem yerlerine sokuldu, insanbilimlerinin keşfettiği ölümatarlığı artan silahlar gürültüyle gümbürdedi yedi düvelin dört bir yanında; böylece günlerin içine yayılmış toplantılarla didiklenip durdu yüzyıl.

İki dünya savaşından dolayı "Savaşlar Çağı" diye nitelemek isteyenlerle diğer grup arasındaki çetin tartışmalardan sonra karar kılındı. Kapanış bildirisi en yaşlı üye tarafından okundu. "Unutuş Çağı, pusulasını..."
Merih Sakarya, 2007

07 Aralık, 2007

Kısa öyküler 41

İki kâhin
-Olacak varır olacağına, dedi, kadınların ilki, kızıl örülü saçlarından kurtulmuş saçtelini alırken günebakan yüzünden. Güneşi eritiyordu tunç benizli kayaları.
-Yok mu başka yolu, dedi kahinlerin ikincisi, dişlerini tokurdatıp yutkunan sakat ellisi.
Kekik kokularının uçuşup durduğu tepelerde, esintiyle kıvrılıp doğrulan çalıların arasındaydılar. Şekilsiz iki büyük kayanın üstünde... Sıcak esintiye dönük yüzleri, karşı tepelerin yamaçlarına doğru kıvrandırdılar gözlerini.
-Benim işitemeden işittiklerim, senin...
-Benim göremeden gördüklerim...
-... varmadı mı hep olduğuna? Olacak yine. Dönmeye koyuldu talihin tekerleği. Seksen sekizi birden gökte apaçık parladığında; görüp de söylediğin gibi, dedi. Eteğinin uçlarını sıcak yelden çekti, kızaran kayadan sakınmak için dertop etti altında.
Güneş yaz mavisi göğü ortaladı tüm yakıcılığı ile günün.
- Hiç bakmamalıydım yıldızların oyunlarına, dedi, buruşuk gerdanlısı, sakat ellisi.
- Olacak varacak olduğuna. Çaresi yok görülmüşlerin. Yaban mersini ile doldu taştı sepetler. Dilediğin gibi çıktık yükseklere de. Dönüp gidelim artık evimize.
-Olacak ya varırsa bugün olacağına. Yaban mersini doldu taştı sepetler. Göründüğü gibi düşerse elinden sepet. Dağılıverirse yaban mersinleri. Dönmeyelim bir daha eve.
Sıcak yel bir çalı yumağını kaldırıp uçurdu. Yuvarlana yuvarlana kayaların arasından...
-Talih peşinde; peşine düşen talihin. Döne dolaşa aynı yere. Bir kez daha anlat istersen gördüklerini. Belki biraz olsun rahatlatır için.
-Dinle öyleyse bir kez daha. Bir kez daha dinle söyleyeceklerimi. Seksen sekizi birden gökte apaçık parladığında. Boylu poslu bir adam çalacak, geceyi bizden uzak tutan kapıyı. Haberler isteyecek sırları mühürlü gelecekten. Gördüklerini söyler söylemez, çekip kınından kılıcını, gecede ıslık çalan bir savuruşla üstüne gelecek...Anlatmamı isteme bir kez daha, kanın kendine kırmızı bir patika kıvırışını.
-Sonra ya sonra...
-Her yana dağılıp yuvarlanacak yaban mersinleri...
Merih Sakarya, 2007

01 Aralık, 2007

Kısa öyküler 40

Tuval üstüne karışık teknik

Kırık kerpeteni de kullanmaya -ikinin teki, eksik, yarım kalmış, sökmek...- zincir işin içine girdikten sonra karar verdim -benim külüstürün kış zincirlerinden bir parça. Karda dönen zincirlerin sesi... Bata çıka kar... Yol, yokuş, kış, karakış, hâl çaresi...- Kırık kerpeten evde alet kutusunun içinde duruyordu. Öbür evde çocukluğumdan kalma tahta atı, yan komşunun yeni doğan oğlu için bir gün lazım olursa diye tamir ederken elimde kalmıştı.
Hemen yanlarındaki pamuk ve köpük, olsa olsa kardan kalma akılşaşmasının elyordamı ile konmuş olsa gerekir. Hiç hesapta yoktu. Eski sevgilimin çekmecesinden - bana gide gele benim eşyalarımı çıkarıp kendininkileri yerleştirdiydi; fondöten, ruj, allık, göz kalemleri, el göz kremleri, çıkartıcı losyon, parfüm, far mar karşımının bilindik genizgıdıklayan kokusuyla yıkanmış bir cennet bahçesi yapmıştı kendine; gitti, cennet bahçesi bende kaldı- aşırdım pamuğu. Pamukta rengini belli etmeyecek tutkal bulmak için epey ahbabı aradım, sonra dönüp dolaşıp aynı mahâle geleceği önceden belli her hırsız gibi çekmecede buldum aradığımı; pamukta kırmızı ruj lekesi, fondöten ve saire de bu sayede işin içine girdi. Bu kısmın karda öpüşmeye ithaf edilebileceğine düşünmüyor değilim hâlâ. Sanayi devrimini içselleştirmiş her kadın öpücüğü kesinkes ruj kokar.
Her sabah gözkaykılmış kafayla geçip başına bakarım; öte dünyadan yeni çıkmış halimle başka görünür tuval. Oda leş gibi izmarit, yanmış tütün -gittiğinden beri iki paketi geçtik dediydim o sabah kendime- kokmuş. İçiyorum mereti geride sadece küller kalıyor. İşte bunu derdemez yüzümü bile yıkamadan daldım işin içine. Parmaklayıp ovaladım, parmaklayıp ovaladım, derken küller bitince emzik kısımları kabak gibi küllükte kaldı; israf etmemeli deyip bir kenarda topladım, edindiğim neşterle filtrelerini kesip kesip...Esprisi bile oldu. (-İçilmiş izmaritlerinizde sağlam filtreli olanları bi' zahmet... -O kadar düştün demek, bu kadının gidişi yaramadı sana. Gülüşmeler...)
Geride sadece küller bir de fotoğraflar kalıyor... Kırık alet edevatta beni çeken bir şeyler var. İç kırıklığına tekabül eden bir yan mı ola? Onca fotoğrafını çektim onun, en naiflerinden afili olanlarına, lakin aydınlık yüzüyle gözlerini dört açıp gülümsediği bir tane var ki... Pencere kenarı. Kar var pervazda. Neyse.... Objektif kırık mırık değil. Kıydık paraya, koyduk objektifi. Tuvale iliştirmek epey vaktimi aldı. Gören göz, kanayan göz, mazimiz gözümün aynasına dolanır... Tuvalin üstü böyle kapalı çarşı sergisi kıvamına geldikçe mahut zaatlardan -bitmemiş işleri sadece bir iki ahbaba göstermek gibi bir adetim var. Nazarları değmez üstelik.- okkalı espriler gelmeye devam etti. (-Bana da bir yer açıversen şuradaki boşlukta. Gülüşmeler, gülüşmeler...) Gülüşmeler de... Kan her zaman dışarı damlamaz diyemiyorsun.
Onca şey varken içinde, resmi iyi bir para karşılığı satın alan adam gitti külotu beğendi. Tuval üstünde külot çok yaratıcıymış efendim. Böylesine bir etki neler de düşüdürürmüş insana. Emin'in işlerine benziyor dedi -Emin mi? Kim? diyemedim. Mahut zaatlar aydınlattılar sonra. Soyadı Emin'miş. İngiliz bir hatun. Yatağını koyuvermiş orta yere. İyi de yapmış. Ben hayatımı her seferinde orta yere...Neyse...Bahse değmez başka parçalar da var resimde ama, geri kalanı yağlı boya. Bu işin onun suretiyle buralara geldiğine bi' ademoğlu inanmaz. Yüzünü çizmiştim işe başlarken ilkin, çekince siyah yağlı boyayı, ayak diremeden kapandı.
Merih Sakarya, 2007

29 Kasım, 2007

çentikler 33

"Şimdi" hapishanesi, yanılsamaların en sisli denizinde kaçışa imkan vermeyen heybetiyle yükselir. Yüksek hızlarda durmadan yer değiştiren gezici bir hapishanedir. Hız ve yanılsamanın bozundurduğu bir fotoğraf karesindeki gibi ele avuca gelmez.
Hız düşkünü ve limitleri usanmadan öteye taşımaya çalışan bir çağın uç uca eklediği düşünce katarları devrin diğer araçları gibi aynı hız tünelinden usanmadan, duraksamadan, nefes almadan, frensiz tasarlanmış, durmadan hızlanan ve kazaya ayarlı bir hız-treni gibi ilerler. Hızın içgıcıklayan estetiği ve lezzeti gücünü ilerleme söyleninden alır. Bozundurduğu kareyse "şimdi"yi hızla okunaksız kılar.
MS, 2007

28 Kasım, 2007

Kısa öyküler 39

1977'ye kadar bizimle olan
bir yakınçağ hayaleti
Madam Guillotine'e
Meydanda
Ay ve yıldızlar şahidim olsun, böyle olacağını bilemezdim. Soysuz biri değilim ben. Dostluğumuz yürekten yüreğe taşınan kelimelerle perçinlenene kadar gizli tuttu. Meydan hıncahınç doluyken görmüşüm onu meğer. Bilemezdim, bilemezdim...Karşı masada yılların ışıttığı ve masumlaştırdığı yüzüyle sıradan biri gibi aramıza sokulmuş, gerçek yüzünü bilmeyenlerle beraber keyifle yudumluyor içkisini şimdi. Ellerine baktım kaldım söyleyiverince, bir de cüssesine... Ona karşı duyduğum içtenlikli sevgi ve merhamet işte o an taş kesildi. Seneler önce buralardan kovulduğunu işitmiştim. Yaşlılığın kostümüne bürünüp yeniden şehrin içine sokuluvermiş. Evindeki hayaletlerden kaçmak için her gece içmeye geliyor.
O gün meydanda gördüklerimi anlattığım hiç kimse inanmadı bana. Bir oyun yazarının peş para etmez zırvaları saydılar. Aylarca aynı kabusu çıkınımda taşıdım - gecede karanlık kadar yanıbaşımda. Meydanda sepetin dibine kadar sokulmuştum. Başı sepetin içine düşüverdi bir anda, sonra hiç beklenmedik bir şey oldu; gözkapaklarını açıp birkaç saniye de olsa gözlerini bana dikip acı ve hiddetle baktı. Kalabalık yeni kurbanı beklemeye koyulmuştu bile; heyecanlarını çapulcuların sattığı suçlu listesine bakıp katmerliyorlardı. Ay ve yıldızlar şahidim olsun, hiç suçu yoktu. Peş parasız bir fahişe olmaktan başka bir suçu yoktu. Başı sepetin içine düşünce kızıl saçlarına ve beyaz tenine kan bulaştı. Başımı kaldırdığımda, şimdi karşımda içkisini aciz haliyle yudumlayan soysuz adamın iri cüssesini gördüm. Kafasına geçirdiği siyah başlıktan gözleri iyi seçilmiyordu. İki gün önce gözlerimin içine aldırışsızca baka baka gerçekleri anlatana dek, aylardır "dostum" diye seslenmiştim ona. Baktıkça, artık kanım donuyor. Son yılımı soysuz bir cellatla dostluk etmekle geçirdiğimi düşündükçe kendimden iğreniyorum. Meydandaki azgın kalabalığın sesini yeniden duyuyorum. Ölüm ergeç bu hasta adamın yakasına da yapışacak.
Merih Sakarya, 2007

27 Kasım, 2007

Kısa öyküler 38

Güvercinler ve ölü diller
Dışarı çıkan gürültücü turist kalabalığının sol tarafındaki camın hemen arkasında cama iyice bitişmiş, meydana doğru bakan adam, yıllar sonra ilk kez bir kadınla geçirdiği baş başa saatlerden sonra, baş başa kaldığı masanın üstünü yer bırakmamacasına kaplamış yemek bulamacı içindeki tabakların daracık alanında ve içerde gezinen sigara dumanı ve parfüm kokularının üstüne çöken ağır bulutu içinde zihninde gezinen düşünceleri sağa sola çekiştiren cümlelerden kaçmak için şimdiye kadar hiç yemediği bir tatlıyı sipariş etmiştir. Etrafındaki çatal bıçak seslerine ve konuşmalara kulak kesilmeye çaba sarf ettikten sonra insan soluğu ve havalandırmanın üflediği havayla ısınmış uyku getirici bir sıcağın içinde olur olmaz meydandan havalanan güvercin sürüsüyle beraber kadının cümlelerine doğru sürüklenmiştir. Kadının haklı olup olamayacağına dair çetin bir soru cevap oyununun içinde kendisine karşı kendisiyle kurcalanmaktadır.
Evvela "Bu konulardaki tecrübesizliğin /(iz falan değil mesele...)." tek bir randevu ile üstesinden gelinemez düşüncesi ardında gardını alarak sinmiştir. Bunu, kalkmadan önce kızgınlıkla cümleleri birbirinin peşi sıra nefes almadan eklerken söyleyememiş olmasına karşın, ders verir gibi konuşması da zamanla düzelebilir, evde yemek yaparken ertesi günkü dersi değil de ("bildiği dillerden birini ona da öğretse, kaba etinin kıvrımlarına dokunabileceği bir kadının sesinden nasıl çınlayacığı ile ilgili yıllara sirâyet etmiş merakını geçirse") sözgelimi ("Kadın ruhunun ihtiyacı olan inceliklerden anlamıyorsunuz") incelik meselesi üzerine kafa yorarak ilk adımı atabilir. Kısa zamanda halledilebilir üstelik, bu konuyla ilgili basılmış sayısız kitap ne güne durmaktadır. "Yıllardır bıkmadınız mı?" "Ölü diller ve onu vakti zamanında kullanıp göçmüş kişilerden" başka şeyler üstüne de konuşabilir ama, ("rica ederim sinirlenmeyin") bir ölü diller profesörünün konuşmalarına böyle şeylerin de sinebileceğini olağan karşılaması gerektiği meselesine de açıklık getiremeden masadan kalkıp gitmiştir... "En azından doğru dürüst bir restoran..." seçebilir bir daha ki sefere "yıllardır aynı yerde yediğinize ve ve mesela yeni bir tatlı, evet evet yeni bir tatlı bile denemeye cesaretiniz olmadan aynı tatlıyı söyleyip durduğunuza eminim" Bu canalıcı bir hamle olmuştur; tatlı ve restoran meselesi. G
üvercinler meydandan havalanıp, havada eş zamanlamalı yumuşak süzülüşlerle kıvrılıp müzenin çatısına topluca konana kadar açıkta cevapsız kalmış bir konu olarak soru-tombalası kesesine yeniden yeniden atılmaktadır. Tatlı konusunda biraz tutucu davrandığını... Yo yo herkesin kendine göre prensipleri, alışkanlıkları, tatlısı...Hem iyi de bir tatlıdır, aroması böyle keskin bir filtre kahvenin yanında başka türlüsünü nedense düşünmemiştir. Sivri dilli bir kadından sakınılmalı...Restoranın manzarası da fena değildir. Değişik bir tatlı denemek gibi bir arzusu nedense olmamıştır. Yeni tatlı siparişini, kendi haklılığını perçinlemek için hiç düşünmeden... Konuyu kökünden çözmeye kararlıdır. Yeni bir turist kafilesi içeri girerken tatlısı gelmiştir. Uykulu haliyle çatal ve bıçağa uzanmıştır.
Küçük bir parça keserek -hoşuna gitme ihtimali neredeyse yoktur- tatlıyı ağzına götürdüğü sırada hışımla içeri girip üstüne doğru seyrettiğini görünce heyecan içinde yeni tatlının tadının hoşuna gittiğini kavrayarak, unuttuğu kaşkolunu sandalyenin üstünden almaya gelen kadına tatlıyı işaret ederek seslendi: "Yeni bir tatlı, yeni bir tatlı..."
"Annenize götürün, bakalım o sevecek mi?" diye herkesin dikkatini çekecek şekilde söylenerek çıktı kadın.
Sivri dilli bir kadından sakınmalı diye düşünmektedir. Tatlı konusunda iyice kararsız kalmıştır. Her zamanki tatlısı kadar damağına uygun olup olmadığına bir türlü karar verememektedir. Güvercinlerin çatıdan topluca havalanıp, eş zamanlı yumuşak yön değiştirmelerle başka bir yöne doğru uçuşa geçmelerinde onu her zamanki gibi etkileyen bir yan vardır.
Merih Sakarya, 2007

24 Kasım, 2007

Kısa öyküler 37

Sahici dükkanı

Günlük konuşmaların ve bakışların tarifsiz kıskaçları ve yapıntıları arasında hergün sayısız kez cançekişen adam, kapıdan içeri girdiğinde tepesinde gide gele birbirine çarpan çubuk zillerin şangırtılarını mahçup bir şekilde durdurmaya çalıştı. Zillerle işi bittikten sonra üstüne çevrili bir çift gözün ablukasından kurtulmak için tezgahta kurulmuş sahiciye bakarak havaya savuruverdi lafını -Ne kadar büyük bir kitap...
Sahici, elindeki koca kitabın dibine kadar gömülmüş başını kaldırıp keyifle başladı liedine.-Evet, herşey aslında büyük bir kitabın içinde, tanrı yazmayı bıraktığı vakit, tüm hurufat, yani ben, yani siz, ankovalar kedim Soyut... Şu duman renginin ustatlandıran tüyden dalgalarına bakın, üzümden iki göz konduruluvermiş bir canyumağı. Soyut, diye seslenip, gözlerini kısarak bakışıyla kediyi okşadı, burnunun neredeyse ucuna kadar kayıp düşüşe geçmiş gözlüğünün küçük dairemsi camından tutup yerine otuturken.
-...tanrı yazmayı bıraktığı vakit, tüm hurufat yani ben, yani siz, asılı gördüğünüz guguklu saat, raflardaki düşbekleten sıkı sıkıya kapalı kavanozlar ve akılkaydırağı kitaplar şüphesiz, varlığın balmumu kanatlarıyla havalanıp yokluğa doğru uçmaya başlayacak. Ama vaktimiz var daha. Daha var. Bana sorarsanız son babı yazmaya henüz başlamadı, dedi. Gür, uçlarına doğru sivrilerek incelen bıyıklarını yanaklarının her iki yanına uzatarak gülümsedi; gırtlağından gülüşünü destekleyen üç tek hımhırtı çıktı. Ne almaya gelmiştiniz?
-Rastlantıyla geliverdim, dedi, sütlü kahve girdapların paçalarına doğru üstüste geçiştiği koyu kahve kabanının düğmelerini açarken.
Sol gözünü düşünüşarayış kıvamında kısıp sakalını sıvazladı sahici. -Ayaklar...ayarlı rastlantının biricik ebesi; kendi başlarına gittikleri bile olur. Birbaşına değil de ikibaşına yani...Nereye gittiğinizi bildiğinizde bile, hatta nereye gittiğinizi bilmediğinizde bile ayaklar bilirler...Neye ihtiyacınız vardı?
-Bilmiyorum, dedi. Sıkılganlığın ve tedirginliğin gevşettiği içdengesini, havada elleriyle çizdiği kırık kuruntulu rotalarla ve yüzünü çarpıtan kıvrımlarla aramaya başladı, gerçekten bilmiyorum. Başına buyruk elleri ve dudakları neye ihtiyacı olduğunu havada soruşturmuş gibi devindi...Neleriniz var? dedi heyecanla çınlayarak, sorunun kıskavrak yakaladığı ve sardığı zincirden kurtulurcasına sonra da ne yapacağını bilemediği ellerini cebine götürdü.
Kedi anlamış gibi başını kaldırıp tepeden tırnağa adamı süzerek baktı, sırtının ortasından ve göbeğinden bir iple yukarı asılmış gibi köpükgri tüylerini kabartıp, ayaklarını yanaştırıp ikiye katlandı sonra da patileriyle ileri doğru uzanıp gerindi. Beraberce kedinin hareketlerini izlemeye koyuldular. Sahici hiç bir şey olmamış gibi kitabını aralayıp devam ederken kedi gözlerini kıstı, ağzına açıp pembe dilini ileri uzatıp esnedi, sonra da sivri beyaz dişlerini kilitletleyip adımlarının zarafetiyle ufarak da zıplarayak koridorun içindeki karanlığa doğru ilerledi. Koridorun alacakaranlığa geçişen sonundan hemen önce durdu. Arkasını döndüğünde gözleri karanlıkta açılmış iki küçük delikten görünüveren iki mavi kıvılcımmış gibi çakıp yandı.
-Sizi çağırıyor, dedi sahici kitabından başını kaldırmadan, cümlesine davetkâr bir miyavlama eşlik ederken guguklu saatin açılıp kapanan küçümen kapılarından sırayla bir sağdan bir soldan iki kuş çıkarak vakti gugukladılar. Sahici, gözucuyla kitaba ve adımlarına bakarak kapıya doğru ilerledi, üçgen ipinin ucunda sallanan kapalı-açık tabelasını tersyüz etti. Aşağı doğru eğilip anahtarlardan tesbihini şangırdatarak kapıyı kilitledi. Vakit çabuk geçiyor, dedi. Son misafir sizsiniz, dilediğinizce sanki ilk misafirmiş gibi gezebilirsiniz.
Çoktan koridordan içeri doğru cesaretini toparlayıp yürüyüşe geçmişti bile. Raflardaki önceden gördüğü şeylerin hiçbirine benzetemediği türlüce merakparlatan, hayâlokşayan sahilere bakıyordu. Alacakaranlığın içine geçiştiğinde kedi bacaklarına sürünüp ileri doğru ilerleyerek yitti, tarifsiz kıskaçlar ve yapıntıların arasında hergün sayısız kez cançekişen adam da onun peşisıra...
Merih Sakarya, 2007

06 Kasım, 2007

Genesis

Uzun ve ince cüssesi ile atıştıran karın altında, ışıklı dükkanların yanı sıra, siyah uzun kabanına sarınmış, duman mavisi renkli gözlerini kısarak, üçüncü defadır dönüp durduğu caddede kalabalığın arasında bir anlığına durup, sol cebindeki İncil'e, sonra sayfalarının arasındaki sarı, kırışık bir kağıt parçasında alelacele elyazısıyla yazılmış adrese baktı. Gerçeğin yüzleri üzerine düşünmekteydi, bir de en yakın dostu keşiş F'nin emanetini. Hızla yağan kar lâpa lâpa bir hâl aldığında, kalabalığın arasında, omuzlarına çarparak ilerleyen selin içinde, başı önünde, ıslanan kağıt parçasında mürekkebin dağılıp adresin silinmeye başladığını gördü, çamurlanmış siyah ayakkabılarını gördü, sağ elindeki şişmiş yeşil damarın üstündeki kıllara düşen kar taneleri gördü, vaktin epey ilerlemiş olduğunu... Onun gördüklerini başkalarının görmediği düşüncesinin azgın anaforunda devindi. Vitrinler gecede kendine yer açmak için ışıyordu. Plastik bir su şişesi ayaklar arasından yola çıkmış, kısa, koyu lacivert kareli yün eteğinin altına sarı çizgili yün çorap giymiş kısa saçlı bir kadının peşi sıra hışfıngırdıyarak ilerliyordu. İki cümle zihninde çarpışıp havada dağıldı. İlki, on yıllar evvelinden, genç bir oğlanın ardından, yaşlıca bir kadının sesinden bilgiççe bir dudak kıvırmayla ve sahte bir iççekişle dillendirilmiş bir cümle. "Görüp göreceği buydu işte." Işıklı vitrinlerin birinde, sıra sıra dizilmiş kökleriyle adamotları, ait olmadıkları bir boyutun içinde duruyor gibiydiler, birinden diğerine kıvrımlarına bakınarak durdu bir süre. İkinci cümlenin kimin sesinden kafasının içinde çınladığını bir türlü kestiremedi. "Gözler, göz göz odalar içinde düşler ve düşünceler." Bol duraklı bir söyleyiş… Kalın ve tumturaklı bir ses. Manastırın duvarlarının çevrelediği, sürekli kendi içsesini ve F.'nin fısıldamalarını işittiği oda, boşlukta yankılanan ayak seslerinin insana kendini hatırlattığı yüksek tavanlı koridorlardan sonra, yıllardır ilk defa şehrin içinde başka sesler aklını çeliyordu. Yanından geçtiği gazete bayiini donatmış dergilerde, manastırın yakınındaki göl kıyısında güneşli günlerde parıldayan taşlar gibi renkli başlıklar birbirinin önüne geçmek için yarışıyordu: "Gözlerden uzakta, dünyada ilk insan klonlanıyor mu?" "Papa Afrika'da, yardım safarisinde" "Homoseksüellerin karnavalı başladı." Solundaki trafik ışığının kırmızısı, dibindeki kirli beyaz karı, kırmızımcıl aydınlatmaktaydı. Havada savrularak düşen kar taneleri kanda gezinen alyuvarlar gibi arada yönünü değiştiren rüzgârla sürükleniyordu. Kalabalık omuzlarına dokunarak akıyordu. En çok kadın parfümleri takıyordu çengelini burnuna. Caddenin karşısına doğru yönelip ilerlediğinde, yolun ortasındayken göğü görünce, İncil'den bir pasaj geldi aklına. Keşiş F'nin, yakınına sokulmasını işaret edip, kanser kokan nefesiyle bir tılsım fısıldar gibi, hırıltılı göğsünden gırtlağına güçlükle taşıdığı, sonuna gelemeden içindeki ölüm tohumlarını yatağa kustuktan sonra her denemesinde nefesinin yüreksöken öksürüklerle noktalandığı, bir türlü tamamlayamadığı, aklından hiç çıkartamadığı pasaj. Herkes yanından geçip giderken, yolun ortasında Genesis'den o kısmı aramaya koyuldu, sayfalarını çevirdi, "kendimize bir adam", çevirdi, "suretimizde...", çevirdi ama bir türlü bulamadı, "kuşlarına gökyüzünün", adres yazılı kağıt yere doğru düşerken, kağıdın düştüğünü görmeden çevirdi; bir anda toplu halde çalmaya başlayan korna sesleri arasında, bir okçu bölüğünden üstüne yağan oklar zırhını delip içine sokulmaya çabaladıkça, çamur içinde caddenin ortasında, kabanının yakasını kaldırıp ilerledi. Çekilmesiyle, arabalar bir savaşa gidiyormuş gibi motorlarını gürletip, gürültülerini kusarak uzaklaştılar. Kar, kabul edilmemiş bin bir dilekten sonra her şeyin üstünü sonsuza dek örtmek için enginlikten lâpa lâpa düşüyordu. Şapkasının siperliğini gördü, karda ıslanan gözlüklerini gördü, karşı vitrindeki mankeni gördü, mankene, ipleri incecik, çiçek işlemeli ve dantelli pembe bir don giydiren adamı; Genesis'den aradığı kısım adresle ilgili olduğundan, arabalar gürleyerek geçmekte olduğundan, karşıdaki sokağın karanlıkta içeri sokulan terk edilmiş yüksek binalarla sıkboğaz edilmiş dibinde, en dibinde, bidonun içine bulduğu öteberiyi atarak, ateşi elindeki kararmış sopayla kurcalayan adama doğru, omuzlarını dikleştirip, kalabalığı suyu yaran bir gemi gibi yarıp ilerlemeye koyuldu. Biraz soluklanmak için hep alışageldiği gibi kuytuya çekilmenin korunaklılığına, uzaklığın esirgeyen, dingin ve insanı kendi yüzleri ile buluşturmayı vadeden çağrısına doğru adımlarını karın üstünde peş peşe dizdi. Kararmış sopayla ateşi kurcalayan adamın hareketlerinde düzenli bir ritim içindeydi. Çıtırdayıp gökyüzüne uzanan yalımlar tekinsiz gölgeleri karın üstünde titretiyordu. Kutuları yırtması, alevi kurcalaması, harlanan aleve ellerini uzatması, sırtını dönüp ısıtması. Bir sokak adamıydı bidonun başında duran, yanında kedisi. Tanrı da bu ânı görmekteydi. Adamın yanına yaklaştı. Kediye doğru ilerlerdi. Kutuları yırtması, alevi kurcalaması... Yer ayağının altından sıyrıldı gitti gecenin ve ayazın keskinleştirdiği buzda. Sırtını döndü sokak adamı. Göz göze geldiler. Yerde sırtüstü uzanıp kalmışken bakıştılar. Ilık sıvı kulağının kıvrımından karın üstüne doğru sızdı. Bıyığının üstüne konan iki kar tanesini gördü, üstüne karla boşalan gökyüzünü gördü, kulağının dibindeki ılıklıkta esen alaycı rüzgârı... Kapkara bir el uzandı yüzüne doğru. Ele uzanıp doğruldu. Elini ılık sıvının aktığı yere götürdü, biraz kayganca bir kırmızı. Bidona doğru yanaşıp sokak adamı ile beraber ellerini ovuşturarak ısınmaya çalıştı. Saçak altında duran bidonun duvarı isleyen ateşinin, bir göbek dansçısı gibi maharetli kıvrılıp yitmesine bakıyordular karanlıkta. Kar bitimsiz düşüyordu; Tanrı öyle istediği için düşüyordu. Kalın saplı küreklerle çukurun etrafındaki öbeklerden itelenen toprak, tabutun üstüne düşüyordu. Tanrı öyle istediği için F.'yi de yanına almıştı iki ay önce. Güneşli bir gündü, tarla kuşlarının şakımaları eşliğinde gelmişlerdi gömütlüğe. Doğanın ilk kez bu kadar gürültücü olduğunu fark ediyordu. Kışın soğuk günlerinden biri olmasına rağmen güneş açık mavi gökyüzünde kendini gösteriyordu. Bu seneki manastırdaki ikinci ölümdü. Seremoni neredeyse ilkinin aynı... Okunan duaların bile değişmeden aynı metalik donuklukta yinelenmesine ilk defa mı tanık oluyordu yoksa ölen F. olduğu için mi olanların seyrinin onun yokluğunun geride bırakacağı boşluğu hiç yoktan fark ettirecek, gerçek bir uğurlamaya yaraşır biçimde olmasını dilediğinden mi bilememişti, "Açılan her yara, çılgınca olağan bir akışın içinde sıradanlığın ve alışkanlığın göz bağı ve makyajıyla kapanıyor" diye yazmıştı F.'nin ölümünü mektupla bildirdiği bir aile dostuna; mezarın kenarında bekleşirken sorular sorup durmuştu. Herkes ayrıldıktan sonra mezarın başında soğukta saatlerce bekledikten sonra, hava kararmaya yakın dönüş için gücünü toplayabildi. Hiç bitmeyecekmiş gibi ilerlediği yolun sonuna geldiğinde büyük bir hapishane gibi belirdi tepede manastır. Aynı gece koca bir kara lahana gördü düşünde, kat kat bir mumya gibi sarındı sarmalandı lahananın içinde, o sarmalandıkça çan kulesinde çanın dibinde anadan üryan duran F., o uyanana dek çanı durmadan çaldı. Yıllardır aklına getirmediği düşünceler gözlerinin gerisindeki perdede bitimsiz geçiyordu; gözleri o perdeye çevrili kaldığından kafasındaki yarığa pek aldırmadı. Sokak adamı ateşin söndüğü âna, bir de kıvrılacağı yerde, yüzünü jilet gibi kesen ayaza bakıyordu ateşte. Tanrı bu anı da görecekti. Ateşin söndüğü saati... İse bulanmıştı nefesi. Çöküp Genesis kısmını araladı. Oturduğu bodrum penceresinin kıçına dar gelen çıkmasında bir anı güllesi kafasına inmiş gibi, bakışlarını önündeki açık sayfaya değil de uzak bir sabaha çevirdi. F.'nin yanında bir koltukta saatlerce beklediği bir günler silsilesinin sabahına... Gün morarıp aydınlanırken doğrulduğunda sızım sızım bir kalkış içinde yaşananların onu getirmiş olduğu yerde içinden taşacak gibi onu hapsetmeye başlayan duyguyla ne yapacağını bilemeden kıvranıp durmuştu. Bir çığlık atsa, tüm dünyada yankılanarak çınlasa... Geridöndürülemezliğin yumrusu... Adreste no kısmında bir yanlışlık olabilir. Benzer bir cadde isminden ıskalanmış bir adres olma ihtimali neredeyse yok. Sayfaları çevirip adresi aradı, yerinde yok.
"Kitabından versene biraz"
Biraz kitabından verdi sokak adamına. Bir ateş bulutu yükseldi bidonun içinde; kitabın verdiği birazını yuttu. Sokak adamı, sayfaların birazını buruşturup yarılmış kafasına bastırdı, bir elini de alıp kıvırdığı gazete kağıtlarının üstüne koydu; yanına oturdu, yayvan ağızlı üstünde incir resmi bulunan kavanozunun içindeki gri beyaz bulamacı elleriyle hızlı hızlı midesine indirdi, parmaklarını yalayıp üstüne sildi.
Son günlerine doğru zorla sütle sulandırılmış pirinç lapasından yediriyordu ona. F. zor bela yutkunup sanki söyleyeceklerinin eksik kalmasından korkar gibi konuşmaya çabalıyordu inatla. Anlatmaya çalıştıklarının, hastalığın onu diğer yakaya taşıyan sanrıları olduğunu düşünmüştü çoğu kez. Kurumuş dudaklarını, daha rahat konuşabilsin diye sürekli bir bezle ıslatıyordu. Gök kapaklarını güçlükle açıp bambaşka şeylerden bahsetmişti.
"Biz O'nun evlatlarıyız. Anlamalısın... Manastırı ben ölünce terk etmelisin. Söylediklerimi unutma. Kendini başka türlü nasıl var edebilirsin?"
Caddeye doğru ilerledi; adımları bir rüyanın içindeki kadar kaygan. Aldırışsızca hızını kesmeden, karı gıcırdatarak ilerledi. Kan sanki ılık ılık sızıyordu başının arkasından. Eriyip gitmiş kar balçığını sıçratarak geçip gidiyordu arabalar. Adres yazılı kağıdı kaybetmişti. Anımsamaya çalıştı. Manastırda herkesin çoktan odasına çekildiği bir saatin kıpırdanan tüm görüntüleri üşüştü aklına; ayak seslerinin koridorda sağa sola kaçıştığı bir sessizlikte iyi geceler dileğinde bulunup uzaklaşan keşişler, merdivenleri ağır ağır çıkan cübbeler, odanın penceresinde nefesini her baktığında kesen, çekildiği yalnızlığı çağrıştıran, insanı hiç kışkırtmadan, adeta kendini unutturmaya çalışarak yeryüzüne yayılan doğa, F'nin ona adresi verdiği öksürük nöbetinin uzun bakışmaları... Hastalık yavaş ve acılı bir şekilde yayılmıştı; bir organdan diğerine, acının kemirgen bir fare gibi vücudunda kol gezişi, morfinin bile bir zaman sonra kifayet etmeyişi, acıdan bir kum saatinin ölüme doğru birikmesi... Bütün yaşadıklarının içinde açtığı yaralarla biçim değiştirmişti sanki; ansızın insanın gövdesinde beliren kapkara bir beni fark edip alışması gibi; gözlerinin önünde dostunun dönüşüm geçirip bambaşka bir adam halini almasına, bir iki yıl içinde dünyanın ve duygularının bambaşka bir hal almasına alışmak zorunda olmasına dayanamıyordu, tanrının bambaşka bir hal almasına..."Tanrı onun sıcaklığını benden çok önce kopardı. Gölgelerin içine çekilerek eriyip gidişini görmemi istedi belki de" diye yazmıştı günlüğüne. "Yaşam, kavisi geniş bir göl kıyısında dolanmaya benziyor. Karşıya yakaya geçtiğinizi asla fark edemiyorsunuz. Hastalıklar gezintiyi keskin uçlarla karşı yakaya hızla bağladığından, usum zamanın aldatıcılığını unutması için acımasızca törpülendi."
Son gecelerine doğru F.'nin ölümden bahseder olduğunu hiç aklından çıkartamıyordu.
"İnsan ölüme yaklaşırken ölüm üstüne hiç düşünemiyor. Geçmişte kaybolup gitmiş anların labirentinde gezinip duruyorum uykularımda. Seni özlüyorum."
"İlaçlarını yine almamışsın."
"Seni özlüyorum."
Adresin ezberinde olduğunu fark etti. Kırmızı yanınca, adımlayıp geçti caddeyi; kalabalığın arasına sızdı yeniden. Karşıdan gelenler onu gördüğünde açılıp farklı yönlere çekiliyordu. Arada durup kapı numaralarına bakıyordu. Geçen bir araba caddenin tüm çamurunu üstüne fırlattı. Hızını artırmadan yağan karın altında öylece ilerledi. Ayaz yüzünü yakıp kavurana dek sokak isimlerine, kapı numaralarına bakarak yürüdü. Kalabalık yavaş yavaş çekilmişti caddeden; sonunda bir binanın önünde durdu. Zile bastı. Bodrum katındaki kitapçı dükkânının içinden bir kadın çıkageldi. Birbirlerini görünce daha önceden tanışmadıkları halde tanışıkmış gibi gülümsediler önce; kapıyı açan kadının yüzü endişeli, hızla kapıya uzandı eli.
"Ben G. iyi geceler dilerim"
"Yaralısınız, böyle gelin peder."
Kasanın yakınında gösterilen sandalyeye oturdu.
"Çok büyük bir yarık değil, biraz bekler misiniz, hemen geliyorum."
Her yan kitaplarla doluydu. Manastırın kütüphanesindeki gizlendikleri yüksek kitap rafları ve sessiz gülüşmeleri geldi aklına. Bodrum katını yer bırakmamacasına kaplamış rengârenk ciltli kitapların kokusunu içine çekti. Karşı duvardaki aynada kendine baktı. Kan boynundan ve siyah kabanın yakasından süzülüp aşağı doğru yol alıp kurumuştu; çamura bulanmış üstünde henüz erimemiş kar taneleri duruyordu.
Kahverengi hırkasına sarınmış, sarı saçları örülü yaklaştı yanına. Gazete bayiindeki dergilerde gülümseyen suretli kadınlara hiç benzemiyordu.
"Adım Angelandori. Ben de söylüyorum. Zaten biliyorsunuz."
Sevecen bir ses tonu vardı; küçük bir burnu, küçük elleri, iri sarkık göğüsleri, dinginlikle bakan gözleri. "F'nin kuzeniyim. Sizi daha erken bekliyordum. Hemen gelebilmenize gerçekten çok sevindim. Şu başınıza bir bandaj yapalım önce."
Saçlarında ve teninde gezinen kadın elinden tedirgin oldu. Uzundur kimsenin sokulmadığı kadar yakında, yuvarlak iç gıcıklayıcı dokunuşları geridöndürülemezin yumrusunu büyüttü boğazında. Küçük iş bilen parmakları vardı. Ara sıra soğuğun gerdiği yüzüne dokunuyordu sıcak elleri. Kafasını mengeneye alan sıkı bir bandajla başını çevreledi. Gözlerini kapattı. Dibindeki sardunyadan gelen koku, yola çıkmadan önceki gece, odasının perdesiz penceresinin pervazında duran sardunyadan yayılan kesif kokuyla birleşti; karanlık yıldızsız gökyüzüne bakıp iç çekmişti. F.'yi düşünmüştü. Yatağına sarılıp kokusunu duymaya çalıştığı...
"Nerede?" diye sordu, başından bandajın yukarı doğru çektiği göz kapaklarını kapatmaya çalışarak.
"Sıcak bir şey içmek ister misiniz önce?"
"Teşekkür ederim. Onun için uzun bir yoldan geldim."
"Kitabevinin arkasında bir yatak odam var. Biraz küçük ama burada yaşayıp gidiyorum."
Ayağa kalktılar, kitapların çevrelediği koridordan geçerek yatak odasının bulunduğu arka kısma doğru ilerlediler. Başını eğip içeri sokuldu. Adını Adam koymuş annesi, geçen ay gelip bana bıraktı. F. sizi aramamı söylemişti."
Yatakta, üstü boynuna kadar örtülü, saçları terlemiş bir oğlan çocuğu uyuyordu. F'nin yüzüne benzer bir yan aradı yüzünde. Onun saçlarına, tenine, terleyişine benzer bir yan aradı. Eli, cebindeki sayfaları yırtılmış İncil'e dokundu. Başı bir an için döndü. Sendeleyip kapının eşiğinde kenara yaslandı.
"Gelin şöyle, çok bitkin gözüküyorsunuz" Küçük elleriyle sırtını kavradı Angelandori. "Yaslanın bana."
Angelandori'nin küçük gövdesine yaslandı, içeri doğru ilerlediler. Kasanın yanında oturduğu yere tekrar çöktü. Başında bir ağrı musallat olmuştu.
"Size içecek sıcak bir şeyler hazırlayıp geliyorum."
F. ile tanışıp, kahve içtikleri ilk gün, avluda yaralı bir güvercin yavrusu bulmuştu. Yanına sokulmuştu F.
"Güzel bir güvercin yavrusu… Doğduklarında büyük gagalarının küçük kafalarında ne kadar komik durduğu biliyor musunuz?"
"Bense kanatları komik bulurum, öte yandan ne kadar cılız da gözükseler, gökyüzünde süzülmelerini sağlayan yegâne şey olduğundan, her zaman tanrının kudretiyle hızla çırpabildiklerini düşünmüşümdür."
"Haklısınız. Doğal olan çok fazla şey yok aslında, sadece alıştığımız doğanın gariplikleri var. Kanatları komik bulan biriyle ise daha önce hiç karşılaşmamıştım. Adım F. sizinki?"
Angelandori koridorun sonunda elinde tepsiyle gözüktü.
"Size çay yaptım. Kurabiyelerden de yemelisiniz."
"Teşekkür ederim."
Sessizlik oldu. Adam'ın yüzünü düşündü. Yatakta kıvrılmış masumluğunu.
"Sizden çok bahsetti." dedi Angelandori "Hatta hastane ziyaretlerinin çoğunda sizden bahsettik."
"Çocuk?"
"Ne kadar şaşırdığımı anlatamam. Sanırım ölüme yaklaştıkça ne yapacağını bilemediği bir telaş kapladı içini. Tedavisi sırasında tanışmışlar H. ile. Fikrin kimden çıktığını bilmiyorum. H. hızla iyileşiyordu. Çocuk yapmaya ikna olmuş. Geçen aylarda hastalığı tekrarlayınca çocuğu bana bırakmak zorunda kaldı. Geçen hafta onu da kaybettik. Adam'a bakmak isterdim ama bunun için gücüm pek yok. Kitaplar çok fazla getirmiyor, burayı kapatmayı düşünüyorum.
Çayından bir yudum aldı "Anlıyorum. Eğer sizin için de uygunsa onu bu akşam götüreceğim. Annemden kalma bir ev var. Çocukluğumda yaşadığım kasabada. Manastırdan bu sabah tamamen ayrıldım. Adam'ın olması işleri benim için kolaylaştırdı aslında."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Ama neden böyle bir şeye kalkıştığına bir türlü anlam veremiyorum."
"Bir akşam 'Benim bir çocuğum olacak' diye geldi bana. Belki ben doğduğunu göremeyeceğim ama artık dünyada geride bırakacağım bir şey olacak. Acılarım bunu düşündükçe biraz olsun hafifliyor.'
"Acılarım biraz hafifliyor. Sarıl bana"
Manastır sanki iyice sessizliğe gömülmüştü son günlerinde. F'nin ağrısı o gece onu hiç uyutmadı. Acıları biraz olsun hafifler diye soyunup yanına girmişti. Ter içinde kalana değin sarılmıştı ona çırılçıplak. Ölümün hızla yayıldığı bedeninde atan kalbini dinlemişti dakikalarca. Ağrılarından arada titriyordu. "Tanrı razı olmadı" dedi F. "Beni senden yavaş yavaş kopartıyor ama sana olan aşkım günahlarımı hafifletiyor" Hastalığın koca bir taş gibi üstlerine düşmediği aylar öncesindeki sevişmeleri geldi aklına. F.'nin teni, kokusu, herkesin uykuya çekildiği saatlerde gizlice sevişmeleri. Tanrıyı bile onun sevdirdiğini F'ye fısıldadığı sevişmeleri...
Merih Sakarya, 2007

18 Ekim, 2007

Mektup

18.10.2007
“Çıldırmış bir kuş…”un kanat çırpışları için birkaç gökyüzü arıyorum. Uzundur yazmaya davrandığım hikâyelerden beni bu kadar heyecanlandıranı olmamıştı. Yazılmadan paye vermek, taçlandırmak fena iş olsa da doğruya doğru, heyecanlandım… Hikayenin zamanların içine kurulup yazılacak satırları, uygun anların dönemecinde bekliyor –esinperisibeklemeyengillerden olduğumu hatırlatarak- mevsim dönümleri, gün dönümleri değil beklediğim, masanın üstüne yıldız falı açmayı öğrendiğim vakit bu hikaye başka bir ucundan yazılmaya başlayacak, bir de oldu olacak ayın on dördün olsun, üçüncü dönüşüne belki yetişir ayın… Kararım kesin, Sibelius çalınsın kulağıma istiyorum, yaylılarla beraber yol alalım kuşun kanatlarında.
Çentiklerde geldim tosladım bir dağa, Saint Victoire dağının tepesine bir iki bulut eklemek için havaya ağ attım, tuttuğum gibi soluğu şuracaktı alacağım. Balzac’ın “Gizli Başyapıt”ını -Samih Rifat'ın çevirisi ve notlarıyla- okuyunca duydum ki henüz yazılmamış olsa da daha öncesinde tanışılmış bir metindi bu, buyur ettim, gelirse bir borçtan daha kurturacağım kendimi. Bendim borçlarla dolu… Danae’ye bir çentik atmıştım evvelinde, aralarına bir ip gereceğim, yelken bezi tutturacağım uçlarından, büyük bir gövdesi olmadan, geçmişten esen bir rüzgârda ilerleyecek sal…
Uzundur, her ne kadar kolayından köşe dönmeci olsalar da eğlendiğim denemelere ara verdim, nedensiz… Merakın ipini kovalayan her kedi gibi, ipin ucu kaçtı olsa gerekir bir yerde, köşeme sindim, , derken gözüktü ipin ucu, yine bir kedi gibi -üç renkli-, sıkı sıkı sindim geriye doğru çekerek gövdemi, gözlerim dört açıldı, parıldadı gözlerim, birden atıldım, havadayım… Pençem merakın ipine bir geçerse…
Neyse ki bunca koşullu kovalamaca içindeyken diyordum kısalar olsun sökün eder, taslaklardan hiç biri boylanamadı. “Akademi” yüzyılın başında toplandı sadece… ”Kısa Öyküler üzerine”yi neredeyse üç dört aydır çıkınımda gezdiriyorum, “bulduğun madeni bırakma” dediydi Erol bey, o madeni bulup bulmadığımı bulursam önce… Bir de madenin eni boyunu, kendim boyumla toplayıp çıkarı-yorum, çarpı-yorum, beylik laflar etmenin atış alanından gelmesin istiyorum sesim, kendine sınır arayan bir genleşme kıvamında dağılıp gitmeden, silip-yazıyorum, yorup-yoğurup-yor-ul-uyorum, derlenip toparlasın diye cenk ettiğim silginin ucundan çıka çıka nihayetinde “Kısa öyküler üzerine bir palimpsest” çıkacak.
Selam,
Merih

10 Ekim, 2007

Kısa öyküler 36

בית-חרושת

Saçlarını uzun zamandır ilk defa, geçen gün bir arkadaşından edindiği jöleyle şekillendirip randevusuna yetişmek üzere odanın sol köşesindeki ranzanın alt yatağından hızla yola çıktığında epey bitkin gözüküyordu. Jöleli saç iyi bir izlenim bırakır. Uzundur görmediği yüzünü merak edip, edindiği aynada yüzünü her gün saatlerce incelediği günlerden birinde, üçgen biçimli kırık ayna parçasında başka bir adamın görünmeye başlamasından sonra kaygılanmaya başlamıştı. Kırmızı etin yanında, iyi bir kırmızı şarap gibisi bulunmaz. Kendini bir gün tekrar göreceğinden ümidini kesmeden aynaya bakmaya devam ettiği bir günün sabahında yüzüne dokunurken, sivrileşen kemikleriyle aynadaki adama benzemeye başladığını farketmesiyle yüzü biçimini tamamen değiştirmeden durumu biriyle görüşmenin iyi olacağına karar verdi. Jöleli saçlarından olsa gerek, yola koyulduğundan beri onu selamlayanların sayısı hiç de az değildi. Şimdilik iki...
Sabırsızlanıyordu randevu için. Sakin, sarı ışığın hoş bir loşluk verdiği, uygun aralıklarla dizilmiş, özenli masaların ve iyi garsonların bulunduğu, şarabın ucuz ve iyi olduğu ama bir o kadar da eskide kalmış bir Yahudi restoranını düşünmekteydi. Aşçısı hoş sohbet ve maharetli olmasının dışında iyi bir adamdır. Önce her zaman ki gibi beyaz kumaş peçeteyi yakasına iliştirip garsonun önerdiği iyi bir kırmızı şarapla başlamak en keyiflisiydi... Kendi aynasına güvenmediğinden arkadaşından beraberinde bir ayna getirmesini isteyebilirdi. Yemeğin sonlarına doğru cebindeki üçgen biçimli kırık aynayı ona uzatarak kendisine bakmasını isteyecekti, böylece yüzünün değiştireceği biçimlerden olan biteni anlaması daha kolay olacaktı.
Kapının kapalı olduğunu gördüğünde yola çıktığı odanın köşesine gerisin geri döndü. Ranzada biraz oyalandıktan sonra yeniden randevusuna doğru, şansını ikinci kez deneyerek yol almaya başladığında ranzasının üst katında uyuyan kadın onu biraz sessiz olması konusunda uyardı. Yan ranzanın alt katındaki başka bir kadın dua ediyordu. "Randevum var" dedi kadına, jöleden diklemiş saçlarını dokunarak. Ranzaların yanından geçerek kapıya doğru ilerledi. Kırmızı şarabın yanında iyi bir kırmızı et gibisi bulunmaz. Kapıyı tekrar kilitli bulunca, penceresinin parmaklıklardan sıkıca asılıp salladı kapıyı. Uyunanlardan genç iki erkek ranzalarından kalkıp yanına doğru hızla geldiler. "Yatağına dön" diye seslendi kapının arkasındaki. Gelip kollarından tuttu iki genç adam. "Randevum var açın kapıyı!" "Geç kalıyorum!"
"Hemen yatağına dön Yahudi" diye seslendi kapının arkasındaki. Büyük beden asker üniformasının içinde iyice küçülmüş, kalın çerçeveli gözlüğüyle bir asker... Silahını doğrultup tekrarladı. "Yatağına!" Kollarından çekiştirmeye başladı iki genç adam. Tuttukları kollarından birini sıyırıp, güç belâ cebindeki kırık aynaya uzandı. Kapının önünden biraz uzaklaşınca durdular. Kollarını bıraktılar. Uyuyanların tümü ranzalarının altında ve tepesinde ayakta, korku içinde ona doğru çevrilmiş yüzleriyle... Kapının penceresinin parmaklıklarından sızan ışıkta aynadaki adama baktı, elleriyle yüzünü yokladı.


Merih Sakarya, 2007

02 Ekim, 2007

Kısa Öyküler 35

Çiçek müziği
Bisikletini bırakıp eve girdikten bir kaç dakika sonra sokağa fırladığında göz göze geldik. Pencerenin önünde her gün, bir gizem hâlesine bürünmüş sessizce gidip gelen hâlini izledikten sonra saklandığı hâlenin içinden bir anda çıkıp çıplak kalıvermişti; muştuladığı sevinci biriyle paylaşmak için istekle bakıyordu gözlerime. "Başardım" dedi, gözlerinde titreyen heyecanla. Bir anlam veremesem de tebrik ettim heyecanını paylaşarak. "Yıllardan sonra, en sonunda..." diye seslendi "Bunu görmelisiniz, bunu görmelisiniz." "Neyi?" Seslerin sokakta yankılanmasından, biri yaşlıca iki kadın kapılarının önüne çıkıp uykulu gözlerle bize bakmaya başladılar. "Geliyorum."
Perdeler güneşin ışınlarından kızarmaya başlarken uyanıyordum. Kasabayı tanıma yürüyüşlerine çıkmadan hemen önce, pencereden gelen serin esintiyle kendime gelmeye çalışırken görüyordum onu. Gün, kısa bir anlığına turuncu eteğiyle yeryüzüne tam uzanırken... Sokaklar serin saatlerinin sessizliğindeyken geliyordu; kapıyı, avucunun içine zorlukla sığan, birbirini düğüm olmuş anahtar tomarından, şansı o gün yaver gittiyse, benzer olanların her birini denemeden tek seferde açıyordu. Koyu kahve çizgili, toprak rengi kasketi, bordo gidonu farklıca boyanmış lacivert bisikleti, selesindeki küçük bir sepetin içinde her gün birkaç çeşit çiçek, pek kimsenin dikkatini çekmeden usulca beliriyordu sokağın başında.
Ön tarafa bakan pencereler on beş dakika içinde açıldıktan sonra, gece günün izlerini siline değin müzik sesi durmamacasına...Sokağın, uzundur herkesin alıştığı, onu evinin arka odasından yayılan tek bir sesi vardı sanki. Müzik, güneşin yeryüzüne ağdığı tüm saatlerde ve sokağın tüm hallerinde, köşebaşında duran bir çeşme kadar doğal, evinden sokağa doğru sızıyordu. Kimsenin itirazı yoktu. Herkesin uyumaya başladığı saatlerde önce hafifçe örtülen kapı, ardından uzaklaşıp yiten bisikletin sesi...
Aşağı indim. Ahşap kapıdan içeri beraber sokulduk. Yeşil yaprakların ışıltıları ve yüksek tavanın ferahlığını hissettim. Arkadaki odadan gelen müzik sesi iyice duyulur oldu. Her tarafta çiçekler...Rengârenk, göz alıcı, her yanı küçük bir botanik bahçesi gibi bürümüş onlarca çiçek. Odanın uzun duvarında üstü örtülü bir piyano... Peşi sıra takip ettim. Çiçekler...Çiçekler...derken aralarına adeta saklanmış fotoğrafları fark ettim. Hepsinde uzun saçlı, güzelce bir kadın. Gülümseyen aydınlık bir yüz... Arka odaya yaklaştık. "Burada" dedi boş odayı göstererek. Köşede duran gramofon ve ondan yayılan müzikten başka bir şey dikkatimi çekmedi. Eliyle işaret ederek gösterdi. Su dolu küçük bir kavanozun içinde duran bir çiçek... "Burada işte" "Yeniden dirildi, yeniden dirildi" Pencerenin pervazda duran bir çiçeği gösterdi tekrar. Uzun uzun baktık beraber. "Anlamadım" dedim "Dirildi, görmüyor musunuz?" "Müzik onu yeniden diriltti, hepsi solup gittiler ama o... Bakın!" Ne diyeceğimi bilemedim, "anlıyorum" dedim solgun çiçeğe doğru bakarken. Hayretle, büyülenmiş gibi bakıyordu çiçeğe, gözleri başka bir şey görmüyordu. "İyi misiniz" diyecek oldum. Hiç ses etmeden bakmaya devam etti. Plak ağır ağır dönmeye devam ediyordu. Onu oracıkta yalnız bırakıp çıkmanın daha iyi olacağını düşündüm. Çiçekler arasından geçip dışarı çıktım. Kapıda uykusundan uyanıp bize doğru merakla bakan ihtiyar kadını gördüm. Yaklaştı. "Karısı" dedi "Dört sene önce..." Daha fazla dinlemek istemedim. "Anlıyorum. İyi günler." Kasabaya doğru yürüyüşe geçtim.
Merih Sakarya, 2007

20 Eylül, 2007

Kısa öyküler 34

Mitosfer
Heyecanın
yeni cümlelerle durmadan sarmalandığı uzun konuşmaları bittiğinde, sözleşmiş gibi aynı anda gözlüklerini çıkardılar. Sonunda ikisi de artık emindi. Kuşkuya yer bırakmayan gözlerindeki parıltıyla birbirlerine baktılar. Kadın tokasını açtı; uzun saçları çıplak omuzlarına döküldü. Geniş odanın sınırlarındaki alacakaranlığa doğru ilerleyerek kayboldu adam.
İçerden iki kadeh şarapla döndüğünde, kadın dizlerini kendine doğru çekmiş, antika koltuğun içine gömülmüş dinleniyordu. Şaraplarından birer yudum aldılar. Geniş odanın etrafında dağılmış duran yapbozun parçalarına usul usul baktılar. Şekillendikçe akıllarına durgunluk veren hikayenin kesitlerinde gezindiler olur olmaz. Toprağın içinde yüzyıllarca bekledikten sonra rastlantıyla günyüzüne çıkan onlarca parça...Hangi zamana ve coğrafaya ait olduğu kestirelemeyen bir oopart bütünüyken...Kadehinden ikinci yudumu alırken, "İnanması gerçekten hala çok güç" dedi kadın.
"İnsanın, inandığı şeyleri alaşağı etmesi aslında güç olan"
"Büyük taşlar kıpırdanıyor " dedi kadın.
"Aklımdaki tüm taşlar yerinden oynadı bile" diye mırıldandı sakalını sıvazlarken, yorgunluktan çatallaşmış sesiyle.
Ortasındaki aydınlığın, genişliğinde yittiği, sınırları karanlığa dayanan oda etrafta yer bırakmamacasına istiflenmiş nesnelerin mucizevi hâlelerinden büyülü bir yer halini almıştı artık.
"Böylesine bir mitin gökyüzünden bir gün yeryüzüne inebileceğine inanmak." Duraksadı "İnanmak..."
"En büyük sırrımız bu olacak" dedi kadın "Sadece biz bileceğiz"
"Ne demek sırrımız? Bunu yapmaya hakkın yok"
"Bana aylarca inanan olmadı, sen bile...Bilinen söylence öylesine büyülü ki... Öyle de kalacak"
"Bütün bunlar ne olacak peki?"
"Herkesin gözü önünde müzede durmaya devam edecek. Hikayelerini ise ait olduğu yerde bırakacağız"
"Nerede?"
"Mitosfer" dedi kadın gülümseyerek. "Gökyüzünün epey yukarılarında"
Merih Sakarya, 2007

18 Eylül, 2007

çentikler XXXII

Çokluk ve azametin estetiği tanrının mührünü taşıdığından, doğaya duyulan hayranlık, pek fazla farkında olmadan, bu estetiğin kıpırdattığı hazların bitimsizce hasat edilmesinden ve içimizdeki enginlik duygusunu mayalayıp kabartmasından kaynaklanıyor ya da aynı gökyüzünün, uzayın, mucizevi doğanın bir benzeri, insan aynasının öte yakasında da bitimsizce uzanıyor.
ms, 2007

13 Eylül, 2007

Kısa Öyküler 33

Azize
Başında görülmeye değer bir şapka, köhne evinin kapısından çıkıp meraklı kalabalığın arasına karışmış, gülümseyerek ilerleyen kadın, devri adeta tersinden giyinmiş bir anakroniktir. Elbiselerinin görüp de bir kez daha, damağında kalan garip hissi hafifletmek kaygısıyla bir kez daha bakmayan neredeyse yok gibidir. Televizyon, radyo gibi aletler evinde bulunmaz. İşlemesi bol, kendi diktiği elbiselerini ve iç çamaşırlarını elinde yıkar, ağırlığı bir tencere ile yarış edebilecek kadar ağır, evladiyelik bir ütü ile ütüler.
Görünüşü ve davranışları ile bambaşka bir zaman dilimi içinde yaşar, çevresindekilere ise pek aldırış etmez. Aslına bakılırsa, etrafındakilerin hiç tahmin etmediği kadar farkındadır nasıl yaşadığının. Başkaları onu eksantrikliğine hikayeler uydura dursun, onun içinde yaşadığı yüzyıla kadar, her şeyin yolunda gittiğine inanmaktadır; sonrasında insanlığın yap yanlış bir patikaya, olmadık bir yola saptığına, bir bataklığın içindeymiş gibi çırpındıkça dibe doğru ilerlediğini düşünüp üzülmektedir bu duruma. İlerleme söylenine hiç mi hiç inanmaz, farkında olmadan, makineleri yücelten amansız bir kış mevsimi yaşadığına inanır insanlığın; mutluluğun ve umudun ise, ilerlemek şöyle dursun, nasıl bir şey olduğunun unutulduğuna dair hikayeler anlatır.
Komşu kadınlar arasında cesaret gösterip yakınlık kurmaya çalışanlar olmuştur. Vazgeçmeyip kadınla görüşmeye devam edenlerde, ufak tefek değişimler baş göstermiştir bile. İkindi çayı sohbetlerinin meraklıları git gide artmaktadır. Anakronikliğini yadırgayanların sayısı çokça olsa da, sohbetlere katılan kadınlar tarafından epey sevilmektedir; birkaçı ise, henüz dile getirmiş olmasalar da, onun geçmişten onları kurtarmaya gelmiş bir azize olduğuna inanır.
Merih Sakarya, 2007
Resim: Paul Klee

10 Eylül, 2007

mektuplar üzerine ve mektup

09.09.2007,
İstanbul



Ne zaman bir mektup yollama esinine kapılsam, kayık resimlerini kurcalamaya koyuluyorum. İlkinde rastlantısal (belki de sezgisel demeli) bir şekilde tepeye iliştikten sonra ondan sonraki seferlerde bile isteye iliştirmeye başladım. Çok sonra, belki de geçen sefer, içinde yol aldığı alegori üzerine düşündüm. Bir yerden -birinin zihninden ya da- bir başkasına yola çıkışı ve beraberinde götürdüğüyle yolda oluşu ile kayık ve mektup tıpatıptılar. İkisi içinde bir yolculuktan bahsedilebilirdi kuşkusuz. Bu sefer biraz daha düşününce, her ne kadar sayfada içli dışlı değil de yan yana dursalar da,kayıkların, şişede gönderilen mektubun sağlam bir versiyonu olabileceği düştü aklıma. Yolda başına birşeyler gelmesin, yerlerine varsın diye bir tılsım, muska-resim gibi, mektupların sol kenara iliştirdiğimi düşündüm.
Eh, şişe bile bir şey, o da yoksa, mektubu yazdığınız kağıdı katlayıp, kıvırıp suya bırakmaktan başka çare yok...
Mevsim döndü. Sabahın serinliği geri döndü, eriyen günlerin yakıcılığı kısalmaya devam ediyor. Güneşin miskinlik havanında dövülmüş herşey sanki silkiniyor...
Poe okumaya, kitabın yastığı yükseltmesine devam. Çentikler 32 damlıyor, kısa öykülerin 33.sü masanın sınırında, düştü düşecek, uzun bir öykü ise büyük bir ormanda ağaçları dinlemede. Eylül yine bizden yana. İki kediden birinin isim-yumağını dolamaya başladım.
Selam,
Merih

06 Eylül, 2007

Kısa öyküler 32

Bir Japon usta aranıyor

İçindeki ejder türlü ustalara yengisini tattırdıkça daha da güçlendi. Mevsim böylece değişti. Yine de vazgeçmemişti adam, şimdiye dek aradığının bir haiku ustasına olduğunu düşündü; durumu en nazik yerinden, kelimelerin tınısı ile kavrayarak, bedeninin ve ruhunun derinlerinde, alevlerini saçarak gezinen ejderi ehlileştirmek için beşinci bir mevsimi şiire dökebilecek soylu