08 Kasım, 2009
04 Ekim, 2009
Kaplan
Meydanın mütevazı albenisi yüzünden hiç boş kalmayan iki kafesi vardır; bunlardan sık sık ziyeret ettiğim kafede -sahibi dostumdur- her zaman yaptığım gibi gazetemi okurken gördüm onu. Sağımdaki masaya şu gürültücü emekli ihtiyarlar kurulmuştu, yanlarındaki masada çoğu zaman küçük bir çocuk ile -sanırım torunu- beraber arzı endam eden zarif ama yaşı geçkin hanımefendi frapesini yudumluyordu; o ise sol arka köşedeydi. Doğal bir şekilde selamlaştıktan sonra ansızın aklıma bir şey gelmiş gibi durdum, gazeteden tekrar başımı kaldırıp oturduğu yere doğru baktım. Hep kuzeyli adamları düşündürmüştür bana yüzü, iri yarı gövdesi ile kendinden emin bir duruşu vardır. Sigarasını derin iççekiş ve üfürüşler ile körüklerken epey düşünceli gözükmüştü, gözleri epey uzağa bakıyordu. Onunla daha önce nerede tanışmış olduğumuzu bir türlü çıkartamadım. İyice düşüncelere dalmışken tekrar göz göze geldik; gülümsedik. Kalkıp yanına gitmek için derin bir istek duydum içimde, kalkmak için hazırlık yaparken, o benden önce davrandı. Kahvesini, sigara tabakasını, sandalyeye astığı pardösüsünü toparlamaya başladı.
Görüngülerin ayasındaBüyük aile
Kafe P.'de karşılaştığımız günden bu yana aradan iki yıldan fazla geçmiş olmasına karşın hâlâ pazar günleri çok erken saatlerde buluşuyoruz onunla. Uzun yürüyüşler yapıyoruz. Kalabalıktan uzakta, sakin ve yeşilin bol olduğu yerleri seçiyoruz. Bu görüşmelerin gittikçe genişleyen çemberinde artık bir ailem daha var ya da onun büyük ailesine yeni bir fert olarak eklendim diyebilirim. Yürüyüşten sonra hiç değişmez bir şekilde, büyük bir şenlik havası içinde kahvaltıya koyuluyoruz. Mevsime göre, bahçede ağaçların gölgeliğindeki bir masada, kış bahçesinin ışıltılı yansıları içinde ya da salonun kovuk sıcaklığında. İlk başta bu durumu gerçekten yadırgamış olsalar da, zamanla onlar da alıştılar. Aileden biri gibi hissettiğimi, onların da beni böyle kanıksadıklarını bilmek sevindiriyor beni. Birbirlerini hasbelkader tanımış iki adamın bir anda -aslında hiç de azımsanamayacak bir zaman aldı- bunca yakınlaşmalarını anlamaları elbette zordu. Geriye dönüp düşündüğümde benim için bile kabullenmek epey zaman aldı; sonunda sorulardan vazgeçip olduğu gibi kabul ettim herşeyi. O ise çok farklı bir şekilde düşünüyordu; başından beri soruların bizi bir yere götürmeyeceğine inancı tamdı. Belki de benden sekiz yaş büyük olmasının, yaşam tecrübesinin ya da hayatı algılayışının ona kattığı bir serin kanlılık. Öyle ki her ne kadar bu durum onun için de çok fazla alışıldık olmasa da kafede karşılaştığımız o günden şimdiye dek benden daha az heyecanlıydı fakat en az benim kadar meraklı olduğunu ama bunu belli etmemeye çalıştığını düşünüyorum.
05 Eylül, 2009
Çentikler 40
Değişimin başdöndürücü anaforunda savrulup dururken, her adımın kendinden boyverip ileri doğru uzaklaşırken kendinden, yaklaşırken kendine. Bir uç vermiş filiz, bir sürgün, sürgün ki anadaldan başka, boyverip başkalaştıkça anadalın bir parçası. Kendinden sürgün vermek için sürmek kendini uzundur kalakalınmış bir anakaradan uzaktaki yabansı bir kara parçasına. Olumsuzu devirmek için kendinden olumsuz bir uç vermek; öyleyse, öyleyse yeniden kalem tutmak için nefiy.03 Haziran, 2009
Mektup
Günün rutin çemberinin içinden çıkabilmek için arda derede zamanların içine kuruluyorum. Deli çarkı (mesai) öncesi bir parka gidip kitap okumak için pek de uygun olmayabilir. Neye göre? Erken kalkmışsam deli çarkında dönmeye başlamadan yirmi dakikalık bir yürüyüşle parka varıyorum. Parkın içinden kendi rotalarına doğru hızla yol alan insanların arasında uygun bir banka kurulup kitabı açıyorum. Bu günlerde telaş ve hızın çağrısı tüm hücrelere ulaşmadan yüksek ağaçların, yeşilin, banka yaslanabilmenin huzuru içinde Frisch'in bay Stiller'i beraber yol alıyoruz. “Ich bin nicht Stiller!” Birazdan iş yerinin boğuntulu havası içine girecek olan "ben" de ben değilim. Gün ışığındaki ve gecedeki "ben" ben değiller. "Sie sind nicht ich" Sonra usul usul vakit geliyor. Kitabın içine dalış ve kelime(lerle)aşkınbiryolculuk yapabilmek için çok kısa bir zaman; olsa olsa kurabiyenin ucundan alınmış bir ısırık, diretmek için küçük bir parça peksimet. Başka bir gün deli çarkına girmek için izlemem gereken rotanın tam tersine doğru adımlıyorum. Sahile inmek epey vakit alıyor. Hız başımı döndürmeden, rutinin karınca yuvasında de(li)liğe düşmeden, ona sıkı bir nanik yapmışım duygusuyla koşuşturan insanlardan usul usul soyutluyorum kendimi. Önümde deniz kokusu ve kelimeaşkınbiryolucuk için tamı tamına yirmibeş dakika olduğu zamanlar oluyor. Açlığım biraz olsun geçiyor. Oysa ne çok zaman var; öğle arası nanikleri de eklendiğinde (kaçılabilecek etrafta bir kaç yer olması bir şans), tırtıkladığım peksimetlerden neredeyse çeyrek öğünlük gıda çıkacak. Bay Stiller ("Duran kişi") gerçekten uzunca bir kaçışın içinde duralıyorsa, belki de durmanın zamanıdır. Julika ile otel odasında bekliyorlar şimdi. Görünmez bir işaret koydum kitaba. Otel odasının kıpırtısız bir fotoğrafını çektim; kayıtlı. "Çağrışımların doğurgan gebesi." Antonioni'nin Passenger'ında David Locke'un kaçışı pek uzun sürememişti. "Ich bin nicht David" Filmin son karelerini peş peşe geçiriyorum zihin perdesinden. Kameranın, odanın dışına çevrilmiş olması bir yana, izleyenin odadan başka bir yeri izleyemediğini, başka bir yere bakabildiğini kim savlayabilir ki? Başka birinin hayatını sürebilmenin iç gıcıklayan lezzetini hayal etmek bile güç. Kendi hayatını, seçimlerin, çarpışmaların, zorunlulukların (mı demeli) getirdiği yerde daha fazla sürdüremeyen, kesin bir ayrıma gelen birinin iyi bir kaçış rotasına ya da ödünç alınabilecek başka birinin hayatına gereksinimi mi var? Bilmiyorum. Son vermektense başka bir kişikostümle neden yola devam edilmesin ki?
Sökün eden çoğu kısa hikaye tasarılarından ilk cümlede sıkılarak vazgeçmek gibi bir huy edindim. Kayıtlar sayısız ilk cümlelerle dolu. Belki de bu anlaşmazlığı çözmek için kendime uygun bir yerde randevu vermeliyim. "Sie sind nicht ich, Ich habe eine Verabredung mit mich"
foto: Merih Sakarya (Büyükada 2009)
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
13 Mayıs, 2009
Mektup
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
06 Nisan, 2009
Kısa öyküler 15
Dayanmamanın varolmaz hafifliği (Reloded)
Merih Sakarya 2009
21 Mart, 2009
Çentikler 39
"Yan yana gelmemiş kelimeler"den söz edilir; sanırım Melih Cevdet Anday'ın sözü idi bu; diğer yanda da Borges'in "Bu ya da şu altı ayaklı mısrayı kaç kez söyleyeceğin konusunda sana tahsis edilmiş sayıyı tüketeceksin, ve yaşamaya devam edeceksin" deyişi duruyor. Birbirlerinden bunca uzak gözükmelerine karşın, aynı anda kucaklayabiliyorum her ikisini de. Biri, yan yana geldikleri büyüleyici zincirin sonsuzluğuna, yan yana geldiklerindeki bileşimlerin, alaşımların sınırsızlığına uzanmaya çalışırken diğeri, kelimelerin her birinin ya da oluşturdukları bütünün (mısra sözgelimi) tek başına tekrar edilebilecek (nasıl, ne zaman, yine ama nasıl bir başkalıkla?) sonluluğuna dokunmaya uzanıyordu. Bir kelimenin üstünde (dilde-düşüncede) sonsuz kez konaklanabileceği, bir kelimenin başkalarıyla sonsuz farklılıkta yan yana gelebileceği, her seferinde farklı bir zincirin halkısı, her seferinde kendini açık ettiği aynılığının içinde bir başkalıkla yeniden görünebileceği düşüncesi heyecanlandırmıyor mu insanı? Hem yazana hem de okuyana açık bir davet değil mi bu? Birbirlerinden bunca uzakmış gibi dursalar da iki cümleyi beraber, ikisini aynı anda okumaya koyuluyorum. Yaşamın keskin hatlarla belirlenmiş sınırlarına rağmen, sürekli tanıdık bildik kelimeler-cümlelerle de olsa bu yolculukta sürekli bambaşka şekillerde ve zamanlarda onlarla beraber, onların içinde yüzerek ilerliyor olmanın hissiyle, çatılan türlü alaşımların, birleşimlerin genişlettikleri sonsuzluk ve hissettirdikleri sonsuzluk hissiyle de sarılıp sarmalanmıyoruz? Yaşamın sonluluğuna karşın her seferinde bambaşka bir iksiri hazırlar gibi usda düşünce kaydırmanın, düş kaydırmanın ele avuca gelmez keyfi...Başka bir usda bir araya gelmiş bir simyanın bir başkasının usunda yeniden okunur kılınabiliyor olması da cabası.
15 Mart, 2009
Mektup
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
09 Şubat, 2009
İçmeye gidelim
Ana güzergâhı bir anlığına bile yitirince
İbre kıpırdıyor. İçmeye gidelim.
Şehre gidelim, bardakların dudaklarına,
zamanı içmeye. Ne zamandır
eteklerini toplamış bu dağda
birbaşınayım. Avuçlarımda tütün,
en giyinik gecenin tütsüsü, bildiğim tüm
tanrılara yakardım. İki şimşek, bir uçurum sessizlik,
pencereden süzülen yağmur damlası.
Bildiğim tüm kravatlı tanrılar, takım elbiseli,
hepsi iş yorgunu. Çift budaklı asalarımızı
bırakıp koyulalım yola. İçmeye gidelim,
hiçliği içmeye. Hepten unutalım günde
eskiyen kelimeleri. Geceye dolaşşın dilimiz.
Evet kaybolduk. Kim inkar edebilir ki?
Yitik patikalarda gezindik. Bir dağ kaplanıydı,
uzandığım tüm uykulardan geçip gitti gölgesi.
Hem de...
Kendi tarihinin kudretle yabancısıdır kişi.
Gelecek, bir geçmiş yangını sırasında
boğazda tutuşan bir evi seyreder gibi
seyre dalınan kül rengi zaman.
Alevin akisleri düşer denize,
Ateşin titrediği gözler ve teninize.
Bir anlık bir silkinişten, nedensiz bir
ürpertiden sonra Şimdi. Otacının fokurdayan
kazanında, yaşam kırıntıları, düş
parçaları, uçucu kayıtlarının fersahlarca
uzağında. Şehrin bildiğim tüm sokakları
bana benzeyen hayaletlerle dolu.
Kaybolan anlarda savrulurken
geride bıraktığım benlerim.
İçmeye gidelim. Sonrası olmasın.
Varoluşun dipsiz kuyusunu içmeye.
4
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Şiir
16 Ocak, 2009
Açıkta kalmış günlerin arasından soğuk sızıyor. Kışın ölgün göğündeki açık kalmış aralıklardan dökülüp serpiliyor her yana ışık: Salınışın esrikliğine teslim olmuş ve düşüşe geçmiş sonsuz sayıda yaprak gibi....Yeryüzüne ağıyor. 31 Aralık, 2008
Kısa öyküler 58
Eve kadar uzanmadan önce epey uzaktaki bir gardan başlayacağım. Davetli olduğum müzenin görevlilerinin geç geldiğini düşünüp küfrederken gözüm koca duvardaki ışıklı panodaki tarihe kıskıvrak yakalandı. Bir gün erken gelmiştim. Son bir ay içinde Avrupa'daki üç kentin birinden diğerine taşınmıştım, bu dördüncü ve sonuncusuydu. Gar yolcularına epey akraba hissetmeye başlamıştım kendimi. Trenler peş peşe gelip gidiyordu. Onca kutu ile beraber -birinin üstüne oturdum- bir saat kadar garda fır dolanan insanları izledim. Kutuların bolluğundan, küçük bir sirk sahibini izlermiş gibi bakan gözleri üstümde hissediyordum. Kalabalığın koşuşturmalarından aşkın bir yaşam enerjisinin ortasındaymışım gibi bir hisse de kapılmıştım aynı zamanda. Anlatması zor... Garda dolananların potansiyel bir seyir/ci kitlesi oldukları nice sonra geldi aklıma. Hava epey soğuktu. Sıkı sıkı sarınmıştım. Müzeyi arayıp bir gün erken geldiğimi söylemek zahmetine katlanmaktan nedense vazgeçtim. Sigara üstüne sigara tellendirirken, içimdeki sese uymaya karar verdim. Fransızcam hiç denecek kadar yoktur. Yine de üç beş kelimeyi yan yana getirip derdimin bir kısmını biraz da İngilizce kıvırtarak anlattım. Görevli, garın yetkilisinin yerini tarif etti; eşyalar konusunda da tasalanmamam için güven verici el kol hareketleri yaptı. Sonra da yine onlarca kutuyu göstererek içten bir gülümsemeyle beni uğurladı.
Yarım saatten biraz fazla sürdü. Sıcak diyebileceğim bir sohbetten sonra istediğimi almıştım. Bana yardımcı olması için iki de görevli bulunmuştu; sonra da aman kimse ölmesin diye dalgasını geçti el sıkışırken. 8. peron ile 9. peron arasındaki neredeyse yüzelli, ikiyüz metrelik uzunca bir koridorda kutuları açmaya ve uygun bir sırayla yerleştirmeye başladım. Garın atmosferi gerçekten müthişti. Alabildiğine yüksek, ışığı içeri çağıran ışıklıklı bir tavan, koca metal kirişler, koca koca sokak lambaları. Boşalan kutulardan, gezmenler için hazırladığım bu sokak sergisinde dolaşmak için minik koridorlar çıktı. Trenler doldur boşalta devam ettikçe, meraklı ufak bir kalabalık da beni izliyordu. Herşeyi yerleştirmek üç-dört saatimi aldı. Büyük havuzu su doldurmadan sergilemeye karar verdim. Elime geçen mukavva kutusu üzerine de İngilizce "Yaşamak istediğinize emin misiniz?" yazısını da yerleştirince iş tamamlandı. Ellerindeki valizlerle hızla geçip giderken, meraklarına yenilenler minik koridorların ağına düşüyordu. Bir kahveyi haketmiştim; bir kafe ekspres bir de kruvasan şenliğinde uzaktan insanları izlemeye koyuldum. Birkaçı valizlerini bırakıp sohbete koyuldu, fotoğraf çekip yoluna devam edenler oldu, bir iki kişi cesaret gösterip silaha dokundu, kimisi bir süre baktıktan sonra burun kıvırıp gitti.
Oracıkta neler düşündüğümü anlatmak gerçekten güç. İç içe geçmiş bir alegori. Gar, yolda olanlar, merakına yenik düşenler, valizleri, -yükleri demeli- onları yüklerinden kurtulmaya çağıran sayısız intihar aleti arasındaki kısa gezintileri; gözümün hatırat kamerası tüm detayları usul usul kaydetti. Bu sokak işinin, sergi salonlarının kimi zaman bana yapay gelen duvarlarının dışında olması beni epey şenlendirmişti. Hava kararınca her şeyi tekrar toparlamaya koyuldum. Ertesi günki izlence için kutulara yerleştirdim. Kutuları görevlilere emanet edip yakın bir otel bulmak için yolu tuttum.
Buradaki "ev"in odaları daha çok hoşuma gitti. Her gittiğim yerde, müze ya da sergi salonu kendi imkânları ve zevklerine göre bir sergi-ev tasarlıyordu. Evlerin olabildiği kadar sıcak ve bilindik hissi vermesi dışında bir koşul diretmemiştim. İhtiyacım olan büyüklükte bir odayı da bana bırakıyorlardı.Bunun da diğerlerinden pek bir farkı olmadı; bu seferki intihar odası için yatak odasının yanındaki yer ayrılmıştı. Kutular açıldı; elime geçirip, bir kaç sene boyunca özenle biriktirdiğim intihar aletleri, intihar etmeye meyli olanları kışkırtıcak bir davetkârlıkta ve ev sıcaklığındaki "intihar odası"nda yerlerini aldılar, görücüye çıktılar. Bir gazete de küçük bir yer de yaşam, yaşamakta diretmek ve intihar etmek üzerine sıkı bir yazı çıktı: "Hayatınızda bir kez kullanacağınız bir oda" başlığını atmıştı yazar-kişi. Serginin son günlerine doğru zarif bir bayan gelip sordu: "Sergiden sonra bunları ne yapmayı düşünüyorsunuz?" Gülümseyerek cevap verdim. "Zaten ben evimdeki bir odayı buraya getirdim, tekrar evime götüreceğim" Bana inanmadı, oysa söylediğim gibiydi.Evimde ara sıra girip dolaştığım, oturup kendimi dinlediğim bir oda var.
28 Aralık, 2008
Kısa öyküler 57
Doğu'nun Ortasında
Güneyin doğusunda
Dünyanın zenginliği kuzeye taşındığından beri kül benizli açlar burada yaşar. Haritaları devlerin cetveli ile çizilmiştir. Güneşten yeryüzüne düşen ejderi gördüklerinden benizleri simsayahtır ve ejderin geçip gezindiği her toprak parçası kuraktır. İri, siyah gözleri vardır ve aslında insanın bir iskelet olduğunu yaşarken daha hatırlatırlar. İnsan yiyen kuzeylilerin vicdanı burada birkaç kase buğday ve pirince dönüşmüştür.
Bu haritada yekpâre bir yeryüzünde yaşayıp gidildiğini söylerler zamanın feylesofları ama herkesin ayrı bir yüzyılda, zamanın ayrı bir kıyısında. Rivayet odur ki insan icadı silahlar zamanın yekpâreliğini bölmüştür. Zamanın her parçalanışında toprak insana doyar.
14 Aralık, 2008
Kısa öyküler 56
2. Gün
İkinci günün sabahı güneşin ilk gözüktüğü anı ağlıyarak karşıladı. İlk günün gecesinde yaşadıklarından sonra başka biri gibi hissetmekteydi artık kendini. İlk gece, aklını yitireceğinden korkarak saatlerce güneşin doğmasını beklemişti. Göremediği bir gece hayvanı uzunca bir süre tüm bedenini sonra da yüzünü kokladıktan sonra yüzüne doğru sıcak soluğunu üfleyip uzaklaşmıştı yanından. Bundan sonra geçen her dakika, dipsiz bir kuyuda uzun bir düşüşten sonra derine saplanan bir çivi gibi işlemişti tenine. Tekinsiz gece hayvanlarının seslerinden, düşüncelerinin ürküyle sarmalanmış sesini bile işitemez olmuştu. Gözleri, karanlıkta nöbeti kulaklarına devrettikten sonra dallarda gezinen rüzgârın uğultusu da işitilmeye başlamıştı. Güneşin yakıcılığını uzaklaştırdığı için ilk günün akşamına teslimiyetle kendini bırakmasına rağmen, bugün, gecenin getireceklerinden kaygılı olduğu için ikinci günün akşamını korkuyla dudaklarını kemirerek ve olur olmaz titreyerek karşılıyordu.
Ağaçların çevrelediği geniş bir boşluğun ortasındaydı. İkinci günün gecesi yorgun düşüp uykuya daldığı bir ara, yağmurun sesine uyanmıştı. Bütün gece boyu hiç hız kesmeden yağmaya devam etmişti yağmur. Saatlerce ağzını açıp su içmeye çabalamıştı. Yıllardır neredeyse hiç ağlamamış olmasına rağmen ikinci kez yüzünden süzülen damlalarla beraber hıçkırarak ağladı. Bu sabah, belki de ilk defa açlığı tüm sızılarının önündeydi. Gücü git gide tükeniyordu. Üçüncü gün sadece bir kez, hava kararırken bağırmayı denedi. Bu seferki bir yardım çığlığından çok boşluğa savrulmuş bir küfürdü sanki. Sırt üstü yatar durumda kalakalmıştı. Kafasının ezip çukurlaştırdığı balçığa dolan su kulağına süzüldüğünden bir kaç saat yer değiştirmeye çabaladı. Kurtulayım derken sağ doğru dönmeyi becerdi sonunda. Geçen iki günden sonra ilk defa sık ağaçların ördüğü ormanın içine doğru bakmaktaydı. İşte bu an çığlığı bırakıvermişti içinden. Geri dönülemez bir noktaya doğru ilerlediğinin farkına vardığından olsa gerek umut etmekten vazgeçişini imlemek için son bir çığlık...
Olağan bir günün kusursuz akışı içinde, arabasında Mozart'ın 39. senfonisini dinleyerek evine doğru yol alırken. Yol alırken...Yol almakta olduğu uzayıp giden huzurlu bir an, üç uzun gün boyunca sayısız defa geçmişti zihninden. Arabanın durdurulması... Kapıları açıp üzerine çullanmaları... Bagajda korku içinde yol alması... Kusursuz bir günün akışı içinde arabada yol alırken... Üzerine çullanmaları...Arabada yol alırken. Ne olup bittiğini anlayamadan elleri ve bacakları bağlı bir şekilde ormanın içinde bulmuştu kendini. Dördüncü gün, zihninde hızla devinen olay kesitlerini yeniden, bir daha, bir daha gözden geçirip olanlara neden bulmaya çalışmaktan vazgeçmişti artık. Ölümün çağrısı, tüm hücrelerine neredeyse ulaşmıştı. Bir türlü anlamlandıramadığı tüm görüntüler yerlerini, bitkinlikten ara sıra gözlerini açtığında ormanın derinlerine dek uzanan sık dallardan oluşan sabit bir görüntüye bırakmıştı. Açık kalmış, yerde yan yatmış bir kamera gibi... Dördüncü gün, güneşin dayattığı, günden geceye uzanan zaman dizini zihninde iyice silikleşti.
Güneşli bir günde ormanın içinde kuşlar ötüyordu. Toprak sert ve kuruydu. Bulunduğu yere birkaç kilometre uzaktaki yolda arabalar hızla yol alıyordu. Ağaçların dalları rüzgârda kıpırdıyordu. Bir an gözlerini güçlükle açtığında karşıdaki dalların arasında gezinen bir iki sincabın silik suretlerini seçebildi, sonra yeniden uzun bir uykuya daldı. Güneş yükselip yeniden yeryüzünün öte taraflarını aydınlatmak için ufkun arkasına dolanıp uzakta battı. Gecenin gelmesi ile orman sesleri de değişmişti yine. Bir baykuşun ormanın içlerinden gelen sesi duyuldu. O sıra hafifçe titredi. Arabada yol aldığı uzun anın silik görüntüsü içinde yol alıyordu belki de. Ay tepede ilerlerken, ağaçların arasındaki kuru dalları kırarak ilerleyen bir ayı yanına yaklaşmaya başladı. Ayaklarının üstünde yükselip kükredi. Sonra hızla üstüne doğru geldi. İkinci bir kükreyişten sonra sokulup onu yemeye başladı. Hiç sesini çıkarmadı. Gözlerini açmadı. Her yanı bağlı olduğundan kütük gibi duruyordu. Baykuşun sesi yeniden duyuldu. Ayı iştahla devam ediyordu. Bu olanların hiç birini hissetmedi; Fehlerlos Glück, beşinci günün gecesi ayı onu yemeye başlamadan hemen önce zamanda yol almayı bırakmıştı.
22 Kasım, 2008
Kısa öyküler 55
Bulutlar sonsuzluğu süpürdükçe, geleceğin örtülü gizlerini de bir an için açık edip maviliğin içine hızla dağılmaktadır. Adam balkondan içeri girdikten sonra bulut-gemi ölgün kış güneşinin önüne doğru ilerleyip yeryüzüne sokulan ışınların önünü kesmiştir. Sert bir rüzgâr çıkıvermiştir bir anda. Gürültüyle sarsılmıştır camlar. Yeryüzü usul kararırken haşmetli yelkeni ile göz açıp kapayıncaya dek yan yatıp devrilmiştir bulut-gemi. Karanlığın içinde...Ansızın tüm ışıklar söndürülmüş gibi güneşi kapatan geminin karanlığı içinde kısa bir zaman; hemen ardından gövdesinde peş peşe açılan onlarca delikten karanlığı yırtan ışınlar çıkagelmiştir. Büyüyen deliklerden ışık hüzmeleri yeryüzünde doğru uzandıkça yeniden dağılmaya başlamıştır bulutlar. Şekilli, şekilsiz, tek geçişli bulutlar rüzgarda sürüklenmektedir.
20 Kasım, 2008
Centuria 42. pare
Yola çıkmadan önceki ilk oyunlarında adam, kadının uzun yıllardır kendi elleriyle büyüttüğü üzüm bağlarının her köşesini gezmiştir, her ayrıntı ezberindedir ama bir üzümün olsun tadına bakmamıştır. Adam üzümden haz almadığını ve üzümlerin kendi kulesinin tatsız yapı taşlarına benzediğini varsaymıştır. Kadın adamın kulesine tırmanmıştır, bulutlara yaklaşıp başı dönmesi gerektiğinde bile, kulenin yatayda bir çizgiye saplandığı, dikliğini yataydaki uçsuz topraklardan aldığını varsaymıştır.
Her ikisi de birbirine uzun yol boyunca içinden çıkılması gittikçe güçleşen soyut labirentler hazırlamışlardır. Varsayımlar adamın kadının labirentlerinden, kadının da adamın labirentlerinden çıkması üzerine kuruluydu. İkisi de her seferinde daha derinlere inen, çetrefilleşen labirentlerden çıkışlarında inanılmaz bir zihinsel haz aldıklarını ama bunun aşkla yakından uzaktan alâkalı olmalığını söylemişlerdir. Söylenmemesi gereken bir şeyi söylediklerini, suç ortağı olduklarını bildikleri gibi bilmektedirler. Kimse itiraf edemese de tanrının aşk buyruğuna karşı gelmek için çıkılan bir yolculuktur bu nihayetinde.
Tutkulu kişiler olmamalarına karşın, soyutlamalarla kurdukları labirentlerin birbirini tamamlanyan bir yapı haline gelmesiyle her ikisinde de tanımlanamayadıkları bir tutkuya dönüşmüştür. Geldikleri içinden çıkılmaz noktada kadın adamı, adam da kadını unutmaya çalışmaktadır. Adaya “ramak kala”dan dönüp dönmedikleri tam bir muammadır bu durumda. Olayı güçleştiren varsayımlardan biri, adamın adaya doğru yola çıkmadıklarıyla ilgili varsayımıdır. Kadın ise adaya doğru gittikleri halde ondan uzaklaştıkları varsayımını sürmüştür ileri. Bir başka muamma ise oynadıkları türlü oyun ve varsayımlarla, kadının ve adamın imgesi diğerinin zihninden silinip giderken birbirlerinin labirentlerinde kaybolup kaybolmadıklarıdır. Adaya varmışsalar, istediklerini kısmen elde ettikleri söylenebilirse de, o zaman da dönüş yolunu hatırlamıyor olabilicekleri gelir akla. Ramak kaladan dönmüşseler, bu soyut labirentlerde gezinip duracak, talihin bu garip tuhaflığını unutamadan onunla başbaşa kalacaklardır.
23 Ekim, 2008
Mektup
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
10 Ekim, 2008
Lumut Ağacı
Resim: Lumut Ağacı (Hande İyicil)
Lumut ağacını gördükten sonraki yıllarda, deniz yolculuklarına her yıl bir yenisini daha ekledim. Birçoğunda ölüme meydana okurcasına dünyanın en bilinmez sularında tayfa olarak oradan oraya dolaştım. En çetin geçeni, mutfakta aşçı yardımcısı olarak iş bulduğum sonuncu deniz yolculuğuydu. Otuz kadar tayfayla yola çıkışımızın üstünden neredeyse bir ay geçmişti. Fırtınadan hemen önce güneş batarken, kıçta denizin bitimsizliğine bakıp hayal kurarken yunusları gördüm. Zıplaya kıvrıla doğuya doğru yol alıyorlardı. Onlar uzaklaştıktan sonra deniz durgun bir göl gibi kıpırtısız bir hal aldı önce, sonra da kararan ufuktan siyah bulutlar üstümüze doğru sürüklenmeye başladı. Azgın sular gemiyi dövmeye başladığında bir Berberi ile yan yana düştük. Fırtına, denizi köpürten nefesiyle gemiyi devirmek için var gücüyle sarsıyordu. Üstümüze doğru ilerleyen büyük kollar bizi bilinmeyene doğru çekip almak için uzandılar. Dev dalgalarla yıkandı durdu gemi. Ne yapacağına bir türlü karar veremeyen deniz tanrısının bir sağa bir sola kıpırdattığı avucunun içinde küçük bir oyuncağın içindeydik. Herkes tutunacak bir yer bulmuş, korkuyla titrerken, Berberi ile göz göze geldik. Onun benim gözlerimde ne gördüğünü bilmiyorum ama ben onun gözlerinde korkunun büyük bir elmas gibi pırıltıyla yansıdığını gördüm. Karanlığın içinde gölgeler bizi bitimsizce çekiştirip durdu. Hayatımızı bağışlayıp gemiyi avucundan tekrar denize bıraktığında nefesiyle köpürmüş kara sular sabaha kadar eski haline dönmedi. Fırtına hafiflediğinde Berberi ile birbirimize yardım edip ayaklandık. Hiç konuşmadan yapılması gerekli işlerin peşinden koştuk gün ağarana dek. Güneş ufukta kızarmaya başladığında herkes ölümü koklamış, bu keskin koku burunlarından gitmemiş de içlerine yerleşmiş yorgun bir hayalet gibi sağda solda dinleniyordu. Çekilebileceğim bir köşe ararken onu tekrar gördüm. Elimi uzatıp selamladım. Uzun bir tılsımı fısıldarmış gibi söyledi adını. Dostluğunun kanıtı olarak elimi sıkıca sıktı. Yıllar sonra onun adından geriye hafızamda hiç bir şey kalmadı ama Lumut ağacı ile ilgili söylediklerini hiç unutmadım.
Lumut ağacını ilk gördüğümde, yeşilin nefesimi kesecek kadar canlı ve göz alabildiğine uzun bir düzlükte yayılışına hayran hayran bakakalmış olduğumu hatırlıyorum. İki dağın arasında, yeşilin hiç görmediğim bambaşka tonlarıyla ışıldayan düzlüğe doğru dilim tutulmuş bakarken, iki dağın uzakta tekrar bitiştiği eteğin dibindeki ağaçlık alanı, sonra da etrafını çevreleyen ağaçlardan kat be kat daha büyük, en az dağ kadar görkemle yükselen Lumut ağacını gördüğümde ise kalbim duracak gibi olmuştu. Olduğum yere oturup uzun süre hiç kıpırdamadan seyre daldığımı hatırlıyorum. Oyuğun içinden çıkıverdiğim bu yemyeşil dünyada, tüm evren sanki bu devasa ağacın etrafında kümeleniyordu. İki tarafımdan birbirine paralel iki sarp dağın yükseldiği zorlu bir vadiyi, on beş uzun gün boyunca doğuya doğru takip etmiştim. Dağlar, gökyüzüne doğru birbirlerine doğru uzattıkları elleriyle iyice yaklaşıp sanki vadiyi koca bir mağaraya dönüştürmeye çalışıyordu. Susuz kaldığımda, sesimi işiten bir dağ tanrısının her seferinde önüme çıkardığı pınarlar olması idi, şans eseri bulup ilerlediğim dar patikalardan devam etmem imkânsızdı. Bir tanesi bodur bir ağacın gövdesine çarpıp sanki içinden fışkırıyordu. Oracıktan fışkırmış pınarın suyundan ilk içenin ben olduğum hissine kapıldım. On dördüncü gün, yeterince ilerlediğimi düşünerek dönmeye karar verdim; ertesi gün, hava kararana kadar ilerleyip, geceyi uygun bir yerde geçirdikten sonra geri dönüşe geçecektim. Güneş batıp yeryüzü karanlığa gömülüne dek, ardıma bakmadan doğuya doğru yürümeye devam ettim. Akşama doğru, sık ağaçlarla kaplı bir alanın içinden ilerliyordum. Sık yaprakların arasından arkam sıra arada bir görünen güneşin ışınlarının usul usul kaybolduğunu anımsıyorum. Yorgunlukta iyice bastırınca, ilk gördüğüm uygun yere, küçük bir kamp ateşi yakmayı düşünerek uzandım. İçim geçip uyuyakalmışım.
Berberi ile tanıştığımız günün gecesi güvertede yıldızlara bakarak konuşmaya başladık. Bu uzun yolculuğa neden çıktığını sordum ona. Hayatını kaptana borçlu olduğunu ve onun ne kadar iyi bir adam olduğunu anlattı. Denizlerde benim gibi oradan oraya savrulan bu adamın gerçekten merak uyandıran bir hikâyesi vardı. Konuşmayı çok sevmemesine karşın samimilikle sorduğum sorulara gece ilerleyene dek cevaplar verdi, vakit ilerledikçe bana güvenmeye başladığından olsa gerek, deri bir tabakanın içinde sakladığı kalın bir tomar kâğıdı getirdi. Gezdiği yerlerde fırsat buldukça gördüğü ilginç şeyleri çizmişti. Tek tek resimlere göz atmaya başladım. Sorular sordukça, bazılarının tamamen hayal ürünü olduğunu anladım. Farklı sohbetlerde anlatılan hikâyelerden hayal gücünü zorlayarak çizmişti birçoğunu. En sonuncusunda durdum. Koca dalları kıvrıla uzana gökyüzünü kaplamış bir ağaç resimlemiş, dalları üstünde tünemiş insanları, küçük kuşlar gibi betimlemişti. Heyecanlanarak sordum ne olduğunu. "Hayali bir ağaç" dedi önce. Ağaçla ilgili ne bildiğini sorduğumda "Tamamen hayal ürünü" diye cevapladı beni. Anlatmamak istememesini onayladığımı ima eder bir ses tonu ile "Peki" dedim; tomarın en başındaki kâğıda dönüp sessizce en baştan bakmaya devam ettim. Aklım son sayfadaki ağaçta kalmıştı; o devasa ağaçla karşılaşacağımdan habersiz ilerlediğim günü hatırladım.
Kamp ateşi yakmadan uyuduğum için havanın soğukluğu ile iyice büzüşmüşüm. Uyandığımda, loş bir karanlık içinde çok sessiz bir ormanın kesif kokusunun her yanımı kaplamış olduğunu anımsıyorum. Çok yorulmuş olmalıyım ki kokular arasında tekrar uykuya dalmışım. Saatler sonra uyandığımda aydınlık bir sabah yerine gece kollarında uyuyup kaldığım loş ışık karşıladı beni. Ağaçlardan gökyüzü seçilmiyordu. Etrafta tırmanabilecek bir ağaç aradım ama etraftaki ağaçların dalları çok yukarda kaldığından sayısız tırmanma denemesinden sonra vazgeçtim. Susuzluk kendini hissettirmeye başlamıştı. Su matarası yine boşalmıştı. Su bulmak için tekrar yola koyuldum; sık ağaçların arasından yönümü kestiremeden ilerlerken, bir yandan da bana sayısız pınar sunan dağ tanrısına dua ediyordum. İlerlediğim patika git gide aydınlanırken, ağaçların da sıklıkları gitgide azaldı. Patikanın ucundan bir anda ağaçların arasından çıkıverdim. Geçit vermez diklikte kayalarla ve onların arasına serpiştirilmiş ağaçlarla çevrili bir yamacın karşımda yükseldiğini gördüm. Etraf hala loş olsa da daha da aydınlanmış gibi geldi. Kafamı kaldırıp yukarı doğru baktım, gökyüzü garip bir şekilde hâlâ seçilmiyordu. İlk düşündüğüm şey, içine kestirmediğim bir yerlerden ışığın sızdığı, inanılması güç büyülükte bir mağaranın içinde olduğumdu. Doruklarına doğru birbirine doğru yaklaşan dağların yükseklerde birbirine kavuşmaya çalıştıkları geldi aklıma. İki dağın gölgelediği bir genişliğin içinden yol aldığımı düşünmek biraz olsun rahatlattı içimi. Mataranın kapağını açtım, düşen iki üç damlayla dudaklarımı ıslattım. Dönüş yoluna geçmek için geç bile kalmıştım. Dağ tanrısının her seferinde olur olmaz karşımı çıkarttığı pınarları şükranla karşılayıp daha önce dönüşe geçmem gerekiyordu. Yolu koyulduktan hemen sonra, beni buraya kadar getiren kemirgen merakla, geriye doğru dönüp son bir kez baktım. Biraz önce dönüşe geçtiğim yerin, dokuz, on metre tepesinde parlayan bir şey dikkatimi çekti. Su olabileceğini düşünerek gerisin geri dönüp parıltıya doğru ilerledim. Yaklaştıkça gözden yitti. Dönüş yoluna koyulduğum büyükçe bir kayanın karşısında durdum. Yoklayarak tutunacak bir yer aradım, sol tarafta elime bir ıslaklık geldi, takip edince içeri, kayanın arkasına doğru sokulan ve yukarı tırmanmaya izin veren düzleşmiş, suyun sicim gibi aktığı bir açıklık buldum. Parmaklarımı suyla ıslatıp emdim biraz. Emekleyerek, sağa doğru eğimli ama akan su ile düzlenmiş kısımdan tırmandıkça, kayanın yüzündeki girinti çıkıntıları okşayıp şırıltı ile akan suyun sesi giderek yaklaşmaya başladı. Karşımda diklenen büyük kayanın içlerine ve yukarılarına, sanki aydınlığa doğru ilerleyen bir çatlaktı. Akan su birden bileklerimden yukarı doğru tırmanmaya başladığında, su içmek için durup kafamı kaldırdığımda çok büyük bir oyuktan sızan ışığı gördüm. Gözlerim kamaştı. Vadinin çıkışını bulduğum düşüncesi ile bir yandan sıkı sıkı tutunarak, neşe içinde yabani hayvanlar gibi doyasıya içtim tatlı suyu. Kovuktan akan suyun serinliği her yanı kaplıyordu. Gözlerimi kısarak ışığın binlerce göz alıcı mızrak gibi ortalığı aydınlığa boğduğu oyuğa doğru ilerledim. Öte tarafına geçene kadar gözlerimin iyice kamaştığı bir ışık tünelinin içinde önümü güç belâ görerek ilerlediğimi hatırlıyorum. Oyuğun diğer tarafından çıktığımda taşıdığı onlarca farklı çiçeğin kokusuyla içine çekeni sarhoş eden bir rüzgâr ciğerlerimi doldurdu. Pantolonun ıslanmış her yanında, dirseklerimde, sıçrayan suyla ıslanmış yüzümde ve saçlarımda beni kendime getirmeye çalışan sıcak bir rüzgâr gezinip durdu. Rüzgâr her yanımda ılık ılık gezinirken gördüğüm manzaraya hayretler içinde bakakalmıştım. Her yanı yeşil yansılarla kuşatan, iki dağ arasında saklı kalmış upuzun bir düzlük gördüm ilk anda, kimsenin ayak basmadığı bir cennet, sonra iki dağ eteğinin yeniden birleştiği ötede ağaçlık bir alan ve ağaçların kuşattığı yerin en ucunda en az dağlar kadar görkemle yükselen devasa ağacı. Heyecandan kan şakaklarımda atıyordu. Ürperme hissiyle bakakalmıştım. Olduğum yere çöküp çok uzun bir süre öylece durdum. Masmavi gökyüzü de yeniden yukarıdaki yerini almıştı. Güneş en tepede, ışınlarını üstüme gönderiyordu.
Berberi ben resimlerini dikkatle incelerken, kısık bir ses ile konuştu: "Lumut Ağacı". Söylediğini anlamamış gibi yüzüne baktım. "Sorduğun ağaç" dedi "Lumut ağacı... Bazılarından onun ölüm korkusunu unutturan meyveleri olduğunu işittim. Başkaları ise meyvenin, insanın gözlerindeki perdeyi kaldırıp göremediği bir dünyayı gözlerinin önüne serdiğinden, yiyenlerin kısa bir süre sonra delirdiğini duyduklarını anlatmıştı." Heyecana kapılmış tekrar baktım resme. "Ama" dedi "Ağacın bana neye benzediğini anlatan adam, meyvesinden yiyenlerin bir sene içinde mutluluktan çıldırarak öldüklerini anlatıldığını işittiğini söyledi. Birçoğunun kahkahalar atarak yarıktan aşağılara doğru gözden yittiğini anlattı" Berberinin anlattıklarından epey etkilenmiştim. "İnanılmaz bir hikâye" dedim. Resimdeki ağaca baktım, hafızamda silikleşen Lumut ağacının heybeti, resimdeki ağacın kollarında uçlar vererek büyüyüp düşüncelerimin ufkunu kapladı.
Uzaktaydı ama oracıkta duruyordu. Yorgunluğumu unutup oyuğun içinden çıkıverdiğim tepeden aşağı doğru koşmaya başladığımı anımsıyorum. Düşe kalka tepeden aşağı indiğimde yemyeşil çimenlerin, türlü renkli daha önce hiç görmediğim çiçeklerin her yanı kuşattığı, iki dağ arasındaki geniş düzlüğün içimde uyandırdığı enginlik hissi nefesimi kesmişti. Lumut ağacı düzlüğün en ucunda, karşıdaki eteklerin hemen dibinde bir hayal ağaç gibi dev kolları ile adeta gökyüzünü zapt etmeye çalışıyordu. İçime dolan onlarca farklı çiçeğin kokusundan ya da içinde olduğuma bir türlü inanamadığım cennetin büyülü güzelliğinden başım dönmeye başlamıştı bile. İlerledikçe birkaç küçük derecik yolumu kesti. Sularından doyasıya içip hızlı adımlarla ilerlemeye devam ettim. Kelebekler... Onları kolay kolay unutabileceğimi sanmıyorum. Her yanı kaplamış o kadar çok kelebek vardı ki... Bitimsizce uçuşuyorlardı. Yaklaştıkça Lumut ağacının heybeti karşısında, ona sarılmak, tırmanıp devasa kollarında uzanmak, mutluluk içinde ona yaslanmak istedim. Karmakarışık duygularla içimde patlayan, taşan, yeniden hayretle dolan bir heyecan tarafından sarmalandım. Tepeden bakarken gördüğüm ağaçlık alan karşıladı önce beni. Ağaçlar her yanı kuşattıkça, kuşların cıvıltıları da içime işlemeye başladı. Heyecanıma derinde hissettiğim güven duygusu da eklendi. Ağaçlara bakarak hızla ilerlerken, bir anda her yan yaprakların yeşil yansıları ve pırıltıları arasında sanki gökten bir büyük bir bulut geçiyormuşçasına gölgeleniverdi. Güneşin aydınlık ışınları bir anda yerini esinti ile oynaşan sık yaprakların arasından sızan ışık huzmelerine, serin ve büyüleyici bir gölgeliğe bırakmıştı. Kaldırıp kafamı baktım. Görkemli kollarından birinin üstüm sıra, ağaçların arasından uzanmaya başladığını gördüm. Büyük kolun gölgelediği yerden yukarı doğru, boynum, şaşkın bakışlarımdan ağırlaşana dek büyüklüğüne ve yapraklarının iriliğine bakarak öylece durdum uzun bir süre. Heyecanım daha da katmerlenmiş, derin bir nefes alıp hızla koşmaya devam ettim. Kalp atışlarım gitgide hızlandı. Ağaçlık alanın içinden çıktığımda, etrafını çevreleyen geniş boşluğun içinde görkemli gövdesini gördüm. Yukarılara doğru bakınca, sanki bitimsizce gökyüzüne doğru uzuyordu. Bir rüyanın içinde olduğumu sandım bir an için. Nefes nefese kalmıştım. Varmaya az kala, bilinmezin heyecanı ile ağır adımlarla yaklaştım. Büyük gövdesine yasladım gövdemi. Gözlerimi kapadım. Nefesim yavaş yavaş düzeldi. Sırtımı yaslayıp, oturup kaldım olduğum yere. Heyecanım yatışınca ayağa kalktım, büyük gövdesinin yanından dolanarak yürümeye başladım. Lumut ağacının kollarına, yapraklarına ve çan şeklindeki sarı meyvelerine bakıyordum. İlerlerken yerde bir yaprağını gördüm. Koskoca yaprak boyumun yarısı kadardı. Gövdesinin kenarından ilerlemeye devam ettim. Döne döne epey ilerledim. İlerledikçe gürültüyle akan bir suyun sesi iyice duyulur oldu. Tüm gövdesini kat edip arkasına geçmem birkaç dakikamı almıştı. Kenarından dönüp arkasını geçtiğimde yamaçla ağacın arasında, tepeden yol bulmuş suların içine gürültüyle aktığı bir yarık belirdi, yaklaşınca şaşkınlıklarıma bir yenisi daha eklendi. Öylesine büyük bir yarıktı ki arzın derinlerine doğru inen şimdiye kadar gördüğüm en büyük uçurum karşısında dona kaldım. Lumut ağacının büyük kökleri yarıktan aşağılara doğru iniyordu. Yükseklikten başım döndü, geri geri adım atarak uzaklaştım.
Berberinin çizdiği resim gerçekten aslına çok benziyordu. Beni hayretlere düşüren de bu olmuştu. Ağacı hâlâ benden başka kimsenin gördüğünü sanmıyorum. Bulduğum cennetin içinde mutluluk yanardağlarının, heyecan fırtınalarının içinde günlerce yaşadım. Lumut ağacına ilk kez tırmanıp devasa kollarından birinde yatıp uzandığım gün hissettiğim mutluluk hiç aklımdan çıkmadı. Kolları gökyüzüne uzanan, yeşil yansılarla aydınlanmış büyük ve geniş yollar gibiydi. Bir karınca gibi ağacın kollarının uzandığı yükseklere çıkıp, indim, kollarında geceledim, onları kendime ev edindim. Etrafında kümelenen dünya da onun kadar büyüleyiciydi. Bana ait koskoca bir cennet. Büyüklüğü ve görkemi için bir neden aradım durdum sürekli. Binyıllardır buracıkta duruyor olmalıydı. Çan şeklindeki meyvelerinin beni ölümsüzlüğe kavuşturduğuna inandım. Güneş ve ay bitimsizce yer değiştirip durdular. Onunla konuşmaya başladığım gün, dile gelebileceğine inancım tamdı. Lumut ağacı benimle hiç konuşmadı. Bulutlar ve yıldızlar yer değiştirip durdu. Günler sonra, kırlarda gezinirken aklımı sürekli kurcalayan, ağacın arkasındaki yarık uçuruma yaklaştım. Cesaretimi topladıktan sonra arzın derinlerine doğru ayaklarımı sallandırıp oturduğumda en büyük korkumla yüzleşiyormuş gibi derin bir nefes aldım, gözlerimi kapadım, korku beni terk edene dek, saatlerce yarığın içindeki soğuk esintiyi düşüncelerimle ısıttım. Takip eden günlerde, uzun saatler uçurumun dibinde oturup bilinmeze baktım. Ağacın yeryüzünün derinlerine doğru uzanan, açıkta duran köklerini gördüm birçok kez rüyalarımda. Lumut ağacına her baktığımdaysa içim neşe ile doluyordu. Her şey efsunluydu, cennet burası olmalı diye düşünmüştüm sayısız kez. İçimdeki coşkunluk ve mutluluğun yavaş yavaş dinmeye başladığını hissettiğimdeyse çelişkiler toprak kurtları gibi kıvrılıp hareket etmeye başladılar. Yalnızlık. Zaman geçtikçe beni iyiden iyiye saran yalnızlık ve bir başınalık duygusuyla kıvranıp durdum. Artık merak ettiğim tek şey yarığın derinleriydi. Benden başka buraya kadar gelmiş olanlar varsa aynı şeyleri yaşayıp yarık-uçurumdan aşağılara doğru inmeye başlamış olabilirlerdi. Bir başınalıktan çıldırmaya başlıyordum. Kalmakla, denizlerdeki hayatıma dönmek arasında uzun günler didişip durdum. Dönüş kararını vermek zor oldu. Beni Lumut ağacına kavuşturan tepedeki oyuğun ağzında durup beni kucaklayan sonra da gitmemi fısıldayan cennete son bakışımı hâlâ unutmuyorum.
Berberiye bir an için her şeyi anlatmak istedim. Duyduğu hikâyeleri, denizlerde oradan oraya savrulurken konakladığım sayısız liman şehrinde ve gemilerde başkalarından duymuş gibi anlatanın ben olduğumu söylemek için konuşmaya her başladığımda kendimi zor zapt ettim. Ölümsüzlük masallarını dinleyenlerin gözlerindeki iştah beni bile etkilemişti. Meyvesini yiyip de çıldıranların hikâyesini anlattığımda, korku, gecede ışıldayan bir kedigözü gibi parladı hepsinin gözünde. Onu bulmak için can atan gemicilerle karşılaştım. Bir seferinde yemek yerken, etrafa bağırıp çağıran bir sarhoşa biri "çan meyvesinden mi yedin dostum" diye seslendiğinde şaşıp kaldım. Her seferinde meraklı kalabalıklara farklı bir hikâye anlattım. Yarıktan yeryüzünün derinlerine inenlerin hikâyesine benim bile anlatırken inandığım oldu. Ağaca her hikâyede başka isimler verdim, mutlu kelimesinden kıvırdığım Lumut ise en çok tuttuğum oldu yıllarla, en çok öyle bahsedildiğini işittim. Berberinin çizdiği resmi görünce artık durmanın zamanının geldiğini anladım. Deniz yolculuklarına yıllardır çıkmıyorum. Çıkınımın içinde, bana yaşadıklarımın bir hayal olmadığını anımsatmak için uzun yıllardır koca bir çan meyvesi parçası duruyor. Ölümsüz olup olmadığımı bilmiyorum ama Lumut ağacının hikayesi, bambaşka hikayelerle karışarak ölümsüzleşecek.
Merih Sakarya, 2007
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Öykü
09 Ekim, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 15
Kitapları banyo küvetinde üst üste yığdım. Oturup ağlamaya başladı. Ne söyledimse dindiremedim. Arada, beni ikna etmek için gözyaşları içindeki kirpiklerini aralayıp kesik kesik konuşuyordu.
"N'olur; yine gelmişlerdi.... Buraya gelmediler...Neyimiz varsa yakıyorsun...lütfen"
"Bu gece buraya gelecekler. İkimizi de tehlikeye atmak istemiyorum"
Dışardan bazı sesler geldi. Birileri sokakta bağırışıp duruyordu. Salona koşup pencereden dışarı baktım.
"Onlar" dedim "...geliyorlar"
Kibriti yaktım. Elimi tuttu. Yalvarır gibi baktı gözlerime.
"Yine alırız" dedim.
"Bizi yakıyorsun; yapma!"
Apartmanın içinden sesler geldi.
"şşşt... Apartmanın içindeler"
İlk sayfa ağır ağır yanarken alevle ucundan kıvrılarak kömürleşti. Diğer sayfaların tutuşması ve tavana doğru yükselen bir ateş rüzgarı haline gelmesi fazla uzun sürmedi. Daha hızlı yansınlar diye başka kitapların da ucundan tutuşturdum.
...
Askerler o gece gelmediler. Banyoda yerde oturuyordu. Benimle hiç konuşmadı. Yanına oturdum. Tavandaki kapkara ise baktım. Hâlâ sessizce ağlıyordu. Ben de kendimi tutamadım.
01 Ekim, 2008
ASANSÖR (1. BÖLÜM)
Yaşanmamış bir kış
4-Kundak
Babam.
Babam büyük orduların apoletleri en parlak ve yıldızlı komutanıydı. Böyle olması yerine onun bir büyücü, gezgin ya da mesela mezarlık bekçisi falan bile olması daha mutlu edebilirdi beni. Ne var ki onun seçimleri de omzunun üstüne yıldızlar kondurmak üstüne kurulmuştu. Yıldız meselesi de başka bir zıkkım gibi yapışmıştır yakamıza. Büyük şehirlerde zaten bir tek ismi, apolet üstündeki halleri ve diğer bilindik zorlama versiyonları kaldı yıldızların. Gökyüzü tarlasındaki ağaçlardan bir elma ya da sulu bir armut gibi koparılarak güç ve kudret kondurmak için her yere nakşedile kakıla, dünyanın karanlık olduğu, sokakların ve caddelerin lambalar ile aydınlanmamış olduğu yüzyıllarda, gökyüzüne bakan insanoğluna yaşattıkları korku ve heyecan arası pırıltılarını yitirdi yıldızlar. Öylesine ucuz kullanılmaya başladılar ki "Pekiyi"nin bile yanına koyuldular, reklam panolarını süslediler, neyse ki diğer uzay cisimleri bu onurlandırma işlemlerinin dışında kalmayı başardılar bugüne dek. Şimdi, gökyüzünde görüp görebildiğimiz bir tek ay kaldı. O da koca bir gökyüzü lambasından farksız artık. Eski zamanların aksine verdiği aydınlık öyle çok da iş görmediğinden, hangi saatlerde yanıp söndüğünün bile farkında değil kimse. Oysa yollara, çöllere, dağlara ve denizlere yeniden bırakabilse insan kendini, gecenin yükselen kızıl taçlısına, gecenin biricik ışığına yeniden tapmaya bile başlayabilir.
Evet, babam diyordum. Diğerlerinden pek de farkı yoktu aslında. O da bir komutandı. Diğer tüm babalar gibi. Orduları, askerleri, silahları, üniforması...Her daim seferde olurdu. Hangi ülkeleri topraklarına kattığını kimse bilmese de zorlu coğrafyalarda kurduğu kışlıklarda kışlar, güzellikle boyunduruğu altına girmeyen yerlerde bolca savaş teri (kan) akıtırdı. Düşman topraklarına, gece miğferinin (karanlık) arkasına saklanıp girerdi. Savaş bitip de döndüğünde yaralarını bize göstermezdi. Göreceğimiz bir şey varsa, kınının içine soktuğu, savaş terine bulanmış kılıcı olurdu. Geçen gün kitapçıya gittiğimde anımsadım onu olur olmaz.
-Ev mi?
Birinci Kat
(2. BÖLÜM)
Temmuz-Eylül 2008
MS.
01 Eylül, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 14
"İki kez adres değiştirmişsiniz. Biz herkesi buluruz." Eski bir gazete sayfası uzatarak "Şuna bir bakın" dedi.
20 Ağustos, 2008
Mektup
Taslakların her birini, telden bir çember gibi günlerdir çevirip durdum usumun yazdan yangın ıssızlığında. İki uzun metnin içinde döne dolaşa adımlarımı yitirdim. "Asansör" 1.katta durdu. Kapılar açılınca koca bir ordu çıktı birinci katta karşıma. Kılıcımı çekip savaşmaya koyuldum. Sorudan neferler, ünlemlerden neferler, her biri yere serildikçe daha cüsseli gövdeleri diğerleri akın akın, korkusuzca üstüme doğru geldiler.
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
14 Ağustos, 2008
Notlar - Aforizmalar (Kafka)
33. Din fedaileri bedeni küçümsemez, çarmıha gererek yüceltirler onu; bu açıdan düşmanlarıyla aynı görüştedirler.
41. Dünyada uyumsuzluk, şükür ki, sadece sayısal bir uyumsuzluğa benziyor.
52. Dünyayla arasındaki savaşımda dünyanın yanında ol.
108. "Ama sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi işine döndü" Belki de hiçbirinde geçmez ama, açık seçiklikten yoksun eski hikâyeler yığınından kulağımıza tanıdık gelen sözlerdir bunlar.
1. Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.
16. Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.
78. Bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ruh ancak.
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: notlar
02 Ağustos, 2008
Notlar - Europa (1991)
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: notlar
21 Temmuz, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 13
20 Temmuz, 2008
Mektup
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
13 Temmuz, 2008
Notlar- O lucky man (1973)
If you have a friend on whom you think
you can rely - You are a lucky man!
If you've found the reason to live on and
not to die - You are a lucky man!
Preachers and poets and scholars don't know
it,
Temples and statues and steeples won't show
it,
If you've got the secret just try not to blow
it - Stay a lucky man!
If you've found the meaning of the truth
in this old world- You are a lucky man!
If knowledge hangs around your neck like
pearls instead of chains - You are a lucky
man!
Takers and fakers and talkers won't tell you.
Teachers and preachers will just buy and sell
you.
When no one can tempt you with heaven or
hell-
You'll be a lucky man!
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: notlar
12 Temmuz, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 12
Elektrohazmatik
03 Temmuz, 2008
Kısa öyküler 54
Çalar saat uçup gittiğinde, işe geç kalmalarım başladı. Yakında beni kovacaklarını düşünüp iyice kaygılanıyordum; günler geçtikçe geç kalmamın pek de umurlarında olmadığını gördüm. Sabahları erken kalktığımda radyoyu dinleyip vakit geçirmeye başladım. Zaman ilerledikçe iyice alışkanlık haline getirdim bunu. Keyfim iyice yerine geldiğinde işe gidiyordum. İş yerindeki herkes biraz uzak durmak istiyor gibiydi benden. Bunca sıkıntının arasında kimseyle uğraşacak vaktim yoktu.
Sonsuzkısa hikayeler 11
02 Temmuz, 2008
Çentikler 38
Şehirler şehirlerin üstüne kuruluyor; duvarlar duvarların üstüne, taşlar taşların, diller, kelimeler ve anlamlar, çağların her seferinde bilinmez yönlerden esen rüzgârının aşındırıp ufaladığı diller, kelimeler ve anlamların üstüne; hikayeler, söylenler, mitler olmadık labirentlerde ana gövdesi yitmiş hikayeler, söylenler, mitler üstüne; sesler, sesleri takip eden sessizliğin, insanın düşlerle taçlandırılmış varoluşu, toprak ve ateşle örtbas edilen çürüyüşü üstüne...18 Haziran, 2008
Manken
O.A'ya
Kalabalık bir topluluk içindeydi. Yalnızdı. Hem sevgisiz hem de parasızdı. Çarşının içinde hızla ilerliyordu. Sol omzunda taşıdığı mankeni el yordamı ile düzeltip nefeslendi, her adımında seslerin ve kalabalığın daha da içine gömüldü. Çarşı hınca hınç doluydu; peş peşe, bir biri içinden geçişip zıt yönlere ilerleyenler, dükkânların önünde sergilenenlere bakarak olduğu yerde devinenler, tepsilerinde taşıdıkları çay kahveyi dökmemeye çalışarak kalabalığı yarıp ilerlemeye çalışan bir iki garson, eşik kenarlarına dayanmış bir birine laf atarak gülüşen, sohbet eden dükkân sahipleri, müşteri kapmaya çalışan çığırtkanlarla nefes alıp verdikçe homurtular çıkarıp kıpırdanan çok gözlü koca bir yaratığa benziyordu çarşı. Mankenin belinden başına kadar olan kısmı omzunun arkasında sallanıyordu; kalçaları kalbinin hizasındaydı, ayakları sol dizine kadar uzanıyordu. İki eliyle baldırlarından sıkı sıkı kavramış, sol omzu biraz arkaya doğru kaykılmış ve çökmüştü. Üstünden kayıp gitmesin diye kulağı ve çenesini de dayayarak başını sıkıca kalçalarına doğru yaslamıştı. Çarşının orta yerinden bir turist kafilesinin yanından geçerken sıcaktan ve taşıdığı ağırlıktan nefesi iyice kabardığından durdu. Sol ayağının üstüne ağırlığını verip, sağ eliyle yüzünden süzülen terleri silmeye koyuldu; yandaki dükkandan genç bir adam, durmasını fırsat bilip taarruza geçmişti:
"Yenge rahatsız galiba, yoksa güneş mi çarptı?"
Gözüne giren ter damlasını silip gözünü ovuşturduğundan o yöne doğru dönmedi. İlk gelen alaycı sese orta yaşlı ikinci bir ses eklendi:
"Saçları da pek güzelmiş, kızıl renk epey açmış."
"Güpegündüz kız kaçırılmaz demediler mi hiç? Böyle işler gece olur." diye bağırdı genç olan, ardından can sıkıcı bir kahkaha koyuverdi.
Diğeri de kahkaha atarak eşlik ederken arada kesik kesik yüklenmeye devam etti "Doğru,...doğru söylüyor,....gece olur bu işler...gece"
Yüzünü hiç çevirmeden, biraz eğilip mankeni tekrar yüklendi. Uzun süredir taşıdığından, ağırlığı daha fazla büktü belini, kamburunu biraz daha çıkardı. "Dikkat et de başına güneş geçmesin" Kalabalığın içine tekrar karıştı. Her iki tarafından geçenlerin arasından kendine yol açarak, arada durup tekrar yol alarak ilerledi. Kan ter içinde çarşıdaki kalabalığın içinden çıkmayı becerdi. Gölgelik bir yer aradı; boş karton kutuları istifledikleri gölgelik bir yere usulca mankeni indirdi, sonrada yanına yorgunlukla çöküverdi. Ara ara yosun tutmuş, kirden kararmış taş duvara yaslanıp gözlerini kapadı. Önü sıra geçen ayak sesleri bir birini takip ediyordu. Arada bilmediği dillerde konuşan yabancılar geçiyordu. Uykunun içine batıp çıktığı, iç geçmesi kadar bir zaman geçti. Heyecanlanıp, gözlerini açmadan mankenin hâlâ yanında durduğunu anlamak için eliyle yokladı. Yanında bulunca rahatladı, dinlencesine devam etti. Sırtları duvara dayalı, yan yana duruyorlardı. Manken çıplaktı. Ayakları, belindeki eklem yerlerinden bükülmüştü. Yüzünde insanların bilinen hallerinden hiç birine benzemeyen bir ifade vardı. Cansız olduğundan değil de sırf bu yüzüne yontulmuş, yapışıp kalmış suni ifadeden dolayı yaşayanların arasında ama onlardan çok uzakta bir boşluğu dolduruyordu. Hem benzediğinden hem de benzemediğinden hissettirdiği bu garip ikilik nedeniyle belki de onu görenlerde garip bir huzursuzluk yaratıyordu. Ama o rahattı. Çöplerin arasında bulmuştu mankeni. İlkin ayağını görmüş, endişe ile üstündeki öte beriyi atmış, bir manken olduğunu anladığında üstündekileri atıp açığa çıkarmıştı mankeni. Elini yüzünü silmişti bulduğu gazete kağıtlarıyla. Üstünü başına bulaşan kirleri, yiyecek artıklarını temizlemişti. Kendisine yarenlik edecekti. Bir başınalığın geniş boşluğunu az da olsa dolduracaktı. Yalnızlığının karşısına dikilecekti. Uykunun ve küf kokusunun içine bata çıka geçti zaman; ayak sesleri duyuldu ve yitti.
"Böylesine dileneni ilk defa görüyorum" dedi geçenlerde biri "Yuh yani..."
"İstanbul'un yarısı böyle geçiniyor abi artık" diye onayladı bir diğeri.
"Mankenlisini ilk defa görüyorum."
"Ben de ilk görüyorum abi. Bunu boyayıp kendi yerine dilendirecek olmasın."
"Bunlar her şeyi yapar."
Yanlarına yaklaştıklarını işitti. Gelip tepelerinde dikildiler. İki adam da bir süre tepelerinde bekledi. "Pis herif, gıgını bile çıkarmıyor." "Yüzsüzler bunlar abi, güçleri yetse seni beni dilendirirler."
Ses çıkmayınca yürüyüp gittiler. Gözünü zerrece açmadı. Bir eli mankenin bacağında dinlenmeye devam etti. Geçip gidenler önüne bir kaç kuruş para attı. Güneş yer değiştiriyordu, tepeye diklenip, sığındıkları gölgeliği birazdan iyice ışığa boğacaktı. Gözlerine açtı. Önünde biriken paraları aldırışsıca topladı, cebine koydu. Sıkı bir kavrayışla mankeni tekrar yüklendi. Çarşının çıkışındaki sokaktan ana caddeye doğru adımladı.
Korna sesleri caddeyi gürültüye boğuyordu. Karşıya geçmek için trafikte dura kalka ilerleyen arabaların arasına daldı. Az kalsın eziliyordu. Eski model bir araba hemen yanından geçip gitti. Geçen arabanın içindeki şoför okkalı bir küfür savurdu peşinden. Hızla durduğu için, manken yandan sıyrılır gibi oldu. Sıkıca kucaklayıp tekrar aldı omzuna. Gücünü toplayıp ileri doğru hamle yaptı. Korna sesleri arasında kendilerini yolun karşısına attılar. Kalabalığın arasına yeniden karışmıştı. Farklı yönlere ayrışarak, bir biri içine geçişerek ilerleyen kalabalıkla beraber bir zaman yürüdü. Dükkânların önü sıra meydana doğru ilerledi. Sağdan soldan yine laf atanlar oldu. Hiç birine aldırış etmeden devam etti. Meydana epey yaklaşmıştı ki kolundan tuttu biri.
"Satacak mısın bunu?"
Direnip, kolunu sıyırmaya çalıştı. Adam daha sıkı yapıştı koluna.
"Konuşsana be adam. Satıyor musun?"
Ona doğru yüzünü çevirip boş gözlerle yüzüne baktı.
"İyi para veririm. Kime götürüyorsun? Vitrinin sağ tarafı için böyle bir mankene ihtiyacım var?"
Hiç bir şey söylemeden yine çekmeye çalıştı kolunu. Adamdan kendini kurtarayım derken omzundan sıyrılıp başının üstüne düştü manken sonra da yere boylu boyunca uzanıp kaldı. Başından saç yapıştırılmış bir parça kopup ileri doğru yuvarlandı. Uzanıp kopan parçayı cebine koydu. Adam kolunu bırakmıştı. Bir süre mankenin yüzüne baktı. Başka yerinde bir şey olup olmadığını anlamak ister gibi sırtını ve başını yokladı. Kafasında açılan çukurda gezdirdi bir süre elini.
"Eeeh, fazla uzattın sende. Ne halin varsa gör."
Her taraftan turistlerin ve satıcıların sesleri işitiliyordu. Meydana geldiklerinde, köşedeki mısırcıya cebindeki paraların bir kısmını uzattı. Bir mısır alıp meydandaki havuzun kenarına doğru ilerledi. Havuzun etrafında tam bir tur attı. Banklarda oturan meraklı gözler vakit kaybetmeden ikisini de soruşturdular. Her yer yeni biçilmiş çim kokuyordu. Boş bulduğu banka önce yavaşça mankeni indirdi, ardından bankın ucuna kendi ilişti. Güneş ortalığı iyice kavuruyordu. Nefeslenip yüzündeki ter damlalarını sildi, havuzun içinden bir avuç su alıp yüzüne çarptı, ensesini ıslattı, uzun sakalını sıvazladı. Dinlenirken acelesizce mısırını yedi. Su sütunları gökyüzüne doğru çıkıp yüksekten geri düşüyordu. Fıskiyelerden sıçrayan su zerreleri havada uçuşuyordu. Güneş ışınları, su bulutunun içinde türlü renkli yansılar bırakarak rüzgârla süzülüyordu. Mankene bakıp çekinerek gülümsedi, yanına biraz daha sokuldu. Uçuşan zerrelerin serinliğinde güneşin yakıcılığını unutmuş gibi su bulutuna bakıyordu. Mankene biraz daha sokuldu. Gözlerini yumdu. Bir vakit öylece bankta konakladılar. Kendilerini su sesine ve serinliğe bıraktılar.
Elini cebine attı. Çöplerin arasında bulduğu ruju cebinden çıkardı. Mankenin dudaklarında kabaca gezdirdi, sonra çekingen ama zorlukla yanaklarını kaldırırmış gibi gülümsedi. Rujun ucundan biraz daha çıkartıp kendi dudaklarına sürdü, sonra tekrar biraz mankenin dudaklarına... Su zerreleri hafif hafif ikisini de ıslatıyordu. Başına baktı. Saçın koptuğu yere usulca dokundu. Kızıl, naylon saçlarına dokunacaktı ki uzaktan biri bağırdı.
"İşte şu adam, şurada"
Sesin geldiği tarafa baktı.
"Cinsi sapık, hiç bir yerde huzurumuz kalmadı artık."
Adamın biri, bir belediye görevlisine bakarak kendisini işaret ediyordu. Belediye görevlisi adam kaşlarını çatmış ikisine doğru hızlı adımlarla geliyordu.
"Kalk oradan, herkese açık yerde utanmıyor musun?"
"Cinsi sapık, cinsi sapık memur bey. Dilenci değil bu cinsi sapık. Her yeri de açıkta şeyin..."
Mankeni sırtladığı gibi koşmaya başladı. Her ileri doğru adımlayışında mankenin başı beline çarpıyordu. Arkadan bağırıp çağıranların sesi geliyordu. Olanca gücüyle koşmaya devam etti. Sesler yitip gidine kadar yokuş aşağı koştu. Sesler işitilmez olunca nefeslenmek için durdu. Tüm gücünün çekildiğini duydu. Bir süre belini ovuşturdu. Geçen turist kafilesindekiler ona bakıp gülümsüyordu. Yakındaki çöp yığının küçük bir tepe oluşturduğu duvarın yanına indirdi mankeni. İşe yarar bir şeyler var mı diye bir süre yokladı çöpleri. Yığının altından iki büyük siyah torba çıkardı, gelişigüzel silkeleyip temizledi; birini yırtıp göğüslerine diğerini de kalçalarına doladı, arka taraflarına sıkı birer düğüm attı.
Tramvayın gelen sesini duydu. Mankeni sırtlayıp durağa doğru ilerledi, cebindeki son bozukları çıkartıp bir jeton aldı. Kapılar açıldı. İçerisi epey kalabalıktı, herkes dikkatli gözlerle onlara bakıyordu. Günün tüm saatlerinin sıcağı tramvayın içine dolmuştu. Ter ve nefes kokuyordu. Sakallı bir adamla göz göze geldi, adam kaşlarını çatıp, dudaklarını büzüp, başını olumsuzlarcasına sağa sola salladı. Hemen gözlerini çekti adamdan. Sol göğsünün ucunun gözüktüğünü gördü. Naylonu hafifçe çekiştirip düzeltmeye koyuldu. "Ne günlere kaldık" diye bir ses geldi arkadan. Bazı homurtular, söylenmeler geldi ardından. Tramvay büyük bir kavis çizip köprünün üstünden durağa doğru ilerledi.
Tramvay köprüyü geçtikten sonra durdu. Söylenenlere bakmadan, itişerek dışarı çıkanlardan mankeni sakınarak indi. Geriye dönüp köprüye doğru ilerlediler. Oltalar, kovalar ve balık tutanlar köprü boyunca yana yana uzanıyordu. Sağa sola çekiştirip oltasını toplayan bir adamın yanında geçti, bir diğeri tuttuğu balığı kovaya bırakıyordu; gülümseyen mutlulukla bir birine sarılmış bir çift köprüde resim çektiriyordu. Sıralanmış kalabalığın arasından geçip köprünün ortasında kimsenin durmadığı yere doğru ilerledi. İnsanlardan uzak bir yere gelince durdu. Mankeni omuzundan indirdi. Alnındaki terleri sildi. Dengesini ayarlayıp mankeni ayakta durur vaziyette korkuluklara dayadı. Yana yana bir süre, denize ve ufka doğru baktılar. Belli belirsiz kızıl saçları yüzüne değdi. Saçların her yüzüne değişinde derin derin ürperdi. Eli bir sefer mankenin omuzlarına doğru gitti, vazgeçti. Dudaklarındaki rujun tadına baktı, rüzgâra karışan kokusunu içine çekti. Oltalar uzaklarında denize atılıp çıktılar. Martı çığlıkları, vapur düdüklerine karıştı. Eğilip bir anda tabanlarından kavradı mankeni. Topuklarından sıkıca tutup korkulukların öte tarafına doğru iteledi. Hızla baş aşağı denize doğru düşüşe geçti manken. Göz açıp kapayıncaya dek sulara gömüldü.
"Bir kadın suya düştü" diye bağırdı uzakta yürüyerek üstlerine doğru gelmekte olan bir adam.
"Kadın suya düştü, kadın suya düştü." diye bağırdı başka biri. Korkuluklardan eğilmiş suyun yüzüne çıkan köpüklere doğru bakıyordu. Üstüne doladığı siyah torbalardan biri suyun yüzüne çıktı. Peşi sıra atladı mankenin. "Adam da atladı" diye bağırdı biri peşinden. "Kurtarmaya atladı" diye bağırdı diğeri. Suyun yüzüne beyaz beyaz köpükler çıktı. Herkes korkuluklara sarkıp hayretle denize doğru bakıyordu. Uzun süre beklediler. Sudan çıkan olmadı."Vay be, dilenciyi gördün mü" dedi ilk bağıran adam "Amma hikaye." Siyah naylon torba akıntıyla ileri doğru sürüklendi.
Merih Sakarya,
Mayıs-Haziran 2008
2
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Öykü
24 Mayıs, 2008
Çentikler 37
19 Mayıs, 2008
Kısa öyküler 53
Eğilince gördüğüm manzara içime işledi. "Kan var burada" dedim "Hemen doktora haber vermeliyiz"
"En azından doktora sadece bir gözükse..."
11 Mayıs, 2008
Mektup
Uzundur öykülerin ormanından uzakta geceliyorum. Geceye dair suskunluklar kendi çevrenlerini gecenin içinde büyütüyorlar. Bölünmüş uykuların güngözünden soyunuk esinlerinin bile kıpırtısı, kokusu yok...İki öykü ile başım fena halde dertte.
"Zamanın sonu için müzik" bir kış göğünde asılı kaldı. "Manken" vitrininden inip, elbiselerinden soyunup elini uzatamadı daha elime. Delidümen kelimeler, bu azgın denizde rotayı fırdöndürüp duruyorlar...
1 yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
04 Mayıs, 2008
Notlar- Hic et Nunc
Güzelliğin Tarihi VI. (Yücelik) bölümünde bulunan alıntılar, filmden aldığım dehşet'li tadı dilegetirmekte bana epey yardımcı olacak. Dehşet'in bırakmış olduğu lezzetin iyi bir tanımı şöyle kanımca: "Üzücü, korkunç ve hatta dehşetli şeylerin bize çok çekici gelmesi, kederin ve terörün aynı güçle bizi itmesi ve çekmesi doğamızın genel bir olgusudur. ... Sezdiğimiz tehlikenin kendi güvenliğimizle karşılaştırılmasından duyduğumuz doğal hazza inanmak Lucretia'daki gibi zordur..." (Friedrich von Schiller,Über die tragische Kunst). -Kaderin bir cilvesi olsa gerek Titus Andronicus'da da Aaron'un repliklerinden birinde Lucretia'nın adı geçer.-
Güzelliğin Tarihi VI. Bölüm'ünün altıncı kısmında önce Edmund Burke daha sonra yedinci kısmında Kant'dan alıntılar var. Bu alıntılar güzellik ve yücelik arasındaki sıkı bağ soruşturulurken bir araç olarak sürekli bahsedilen "korku" ya da "dehşet", benim yaptığım okumaya da ışık tutuyor ve filmden ya da tragedyadan neden böylesine etkilenmiş olabileceğime kanımca dilegetiriyor. Önce Burke alıntısı (A Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beatiful): "Acı ve tehlike düşüncesini oluşturmak için gereken neyse, başka bir deyimle, hangi yöntemle gerçekleşirse gerçekleşsin, korkunç olan ya da korkunç şeylerle bağlantısı bulunan veya dehşete eş etki yapan ne varsa, işte o Yüceliğin kaynağıdır; yani aklın hissedebileceği en güçlü duyguları yaratır".
III
2
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: notlar
20 Nisan, 2008
Kısa Öyküler 52
Muntazam ve kuşku bırakmayacak şekilde katlanmıştı kâğıt.
Köşede kalınca; hemen döndüğümde gördüm kâğıdı. Tam dönerken, dönüşün yarı yolundan diğer yarısına dönüyorken.
Makasla kırpılmış, yüksek, süs bitkisinden koridorların ortasında ansızın rastlanılan yeşil yosun kaplı, yuvarlak bir havuzun kenarından ilerleyip çevresinden dolanır gibi olmayacağı en başından belliydi. Merakperver, cesaretli ve yabanarısı uçuşlu notalar. İnişçıkışinişçıkış. Vızıltı.
Düşüncenin de bir köşesi olabileceğini söylemişlerdi. Orada biraz başka bir şeye benzemeyen garip şeyler mi bulacağım? diye sormuştum kendime. Her durumda, her bakış, ses, kelime de olur olmaz akıldan geçmeceler. Düşünceler kazanı, cadı kazanı. Bunu, o köşeye vardığını yani, anlamak zor olmalı demiştim. Kazana düşmeceler. Fokurdamalar.
Ansızın çıkan sert bir rüzgâr, sonra ansızın kaybolan. Yüzkaçıran bir rüzgârın getirdiği bir yaprak gibi ötede duruyordu kâğıt. Dalgasız bir açık denizde çok ötelerde gözüken küçük bir sandal gibi bir başınaydı.
"Bayım, o yoldan gidecekseniz, adımlarınızı sakın kaybetmeyin. Hızla ilerleyin. Adımlarınızı sakın ha..."
Söylenenlerin hepsini kulak ardı ettim. Köşeye gelene kadar, deneyimlerin kör bilgeliğiyle, söylenenleri fazla önemsenmeden ilerledim; kullanılmayacaklar arasına tıkılan, belleğin diplerine atılan her önemsiz dağarkaplayana yaptığım gibi onları da diplere tıkıştırıp yok saydım. Gelip de çevresinden dönecekken kavrayıverdim. Bir köşesi vardı. Düşüncenin geçit vermeyen bir köşesi vardı. Çevresizdi. İçinden geçebileceğimi umarak bir boşluk aradım. Altından sızabileceğim bir boşluk. Üstünden aşabileceğim bir kıvrım. Yanında sıvışabileceğim bir süzüntü. Kenarından sıyrılabileceğim bir kenar.
İlerleyebileceğim, -eceğim. Eceğim bir büküntü; oysa söylenenleri zerrece umursamamıştım buraya kadar. Cesaret gösterisiydi belki de. Bir anlığına hareketsiz kalmış olmalıyım. Herşey geriye gider gibi oldu yanıbaşımdan. Bir anlık kıpırtısızlığın, uzayan upuzun bir anın devinimsizliğe dönüşü... Yavaşlamış olmak ile durmak arası ince ayrımdan geçip, durmaya başladığıma, duruyor olmanın kesinlikten uzak, her an bozulabilecek dengesine doğru büküldüğüme ve durduğuma inanmaya başlamıştım ki durdum.
Sağ adımım yittiğinden biliyorum. Durmanın sancısız ama tedirgin kipinde yitirdim hızla onu. Sol adımımı da hızla yitirdiğimde, onların haklı olabileceklerine dair bir kuşku kollarıma yapıştı. Kuşku ile geniş ve yüksek tavanlı bir salonda usdöndüren bir vals başladı. Kalp çarpındıran bir kadınla dans etmekten hiç farkı yoktu bunun. Önce "bayım dikkatli ilerlemeliydiniz..." diye gülümseyerek dansı görünmez bir çemberin etrafına dizilerek izleyenlerin önünden döne dans ede geçerek, kuşkularıyla dans eden diğerleriyle beraber eş zamanlı devinimlerle dönerek, baş döndürücü kuşkuyla yekpare bir beden olup kendimi onun sorgusunun kollarına bırakana kadar yeniden, sonra yeniden suretsiz kalabalığın önünden, arada temiz havanın süzüldüğü geniş ve yüksek kapıları açık balkonun önünden savrula birleşe ilerlerken içime düşürdüğü kuluçkadaki yumurta çatladı –haklıydılar, dedim. Nefessiz durdum. O köşedeyim, dedim olur olmaz.
Kağıt şüpheye yer bırakmayacak denli incelikle katlanmıştı. Sol üstünde ince uçlu bir divitle sağa yatırılmış harflerle “Beni Aç” yazıyordu. Köşede öylece kalakalmıştım. Bir süre kıpırtısız bekledikten sonra onu açmaya doğru uzandım.
Önce bir iz bulabilecekmiş gibi elimde evirip çevirdim. "Beni Aç" Bu konuda başkaları tarafından söylenen bir şey olup olmadığına bir türlü emin olamadım. Gözlerimi dört açıp yutkundum. Açıp açmamak konusunda kıvranan parmaklarım bir yengeç gibi hareket edip durdu. Sonunda biraz tedirgin, terleyerek, işaret ve baş parmağımla hafifçe ucundan tutup açarken diğer parmaklarım belirsizlikle avcuma doğru yuvarlandı. Merak ve umutla açtım.
"Balkonun serinliğine doğru ilerlemeli."
"Valse devam etmeli"
Tek bir cümle. Baştan sona yeniden okudum. Önceki cümleyi yeniden bulabilecekmiş gibi aradım. Emin olana dek kağıdın sağını solunu yokladım. "Valse devam etmeli". Umutlanıyordum. Korku yerini, yola koyulurken söylenenlerin yanlış olabilecekleri ile ilgili bir umuda bıraktı. "Bayım sakın ha...O yoldan gidecekseniz..." Kuşkuyla valse devam etmeli, diye ünledim. "Valse devam etmeli." diye tekrar ederken yeniden başladı. İzleyenlerin çemberinin önünden geçiyorduk. Akılçelen bir hızla dönüyorduk. Her seferinde balkonun yanından geçerken ona doğru ilerlemeye çalışıyordum. Temiz havayı içime çekiyordum ama bir türlü dönen çiftlerin arasından balkona doğru yaklaşamıyordum. Düşüncenin köşesinden kurtulmak için, hızla dönüşün merkezkaç kuvvetlerine kendimi düğümlemiş, daha hızla dönmeye çabalıyordum. Son seferinde öylesine hızlandım ki kuşkunun kollarından kendimi balkona doğru atıverdim. Hızla balkonun kapısına doğru yol alırken köşeden sıyrılıverdim.
Merih Sakarya, 2008
14 Nisan, 2008
Mektup
Mevsim döndü. Dingin ve pürüzsüz bir suya demir atmış gibi duraladım. Uzunca dinledim. Demir almadan alıkoyan yılgın düşüncelere sarınıp bekledim geçmesini. Yola devam etmeyi düşündüğüm taslaklar, istiflediğim koca birer peynir tekerleği gibiydi kilerde. Bekleyip durdukça, sarındığım devinimsizliğin içine, hepsinin uçlarından usul usul yedim.MS
1 yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
06 Nisan, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 10
25 Mart, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 9
24 Mart, 2008
çentikler 36
Yüzyıllar boyunca "Sanat"ın içinden başka yerlere açılıvermiş tüm gedikler, girişler, oyuklar, kovuklar, kapılar, yani öte dünyalara, bizi bir çırpıda götüren tüm düşsel delikler, bilinmeze doğru yol alırken yaşamın "son" geçitinden geçip gözlerimizi sonsuza dek kapadığımızda orada bizi beklemesini umduğumuz ve orada olmasını korkuyla dilediğimiz bir öte dünya mitinden, sözün kısası zihnimizin bir köşesinde duran cennet düşünden de boyveriyor. Öte dünyaların olduğu hikayelerin hepsini, yüzyılların belleğinde taşınıp duran "öte dünya" umudumuzu güçlendirdikleri için daha çok seviyoruz; yakın zaman kahramanlarından, tren istasyonu geçidinden öte tarafa geçen Potter'ı, telefon klübelerinden "gerçek dünyaya"ya geçen Neo'yu, yürüyen kalesinin başka uzamlara açılan kapısıyla Howl'u bile belki bu yüzden daha fazla... 17 Mart, 2008
Kısa öyküler 51
Roman
Tüllerin ardından süzülen sabah güneşini karşıladığı koltuğunda, dirilme kahvesini içerken kucağında gırıldayan kedisini türlü okşayışlarla şımartan adam, tüm hayatı boyunca, en azından hayatının hatırladığı bölümü boyunca, sadece tek bir kitabı okumuştur. Kitabın, evin farklı odalarında, farklı tarihlerde ve farklı yerlerden alınmış bir çok kopyası bulunur. Söz gelimi gençliğinde edinip bir çırpıda, heyecanla okuduğu, -ki arada aynı heyecanı hatırlayabilmek umuduyla bu kitabı özenle yerinden çıkarıp bakar- yaprakları iyice eskimiş olan kopyası salondaki kitaplığın camlı kısmında gençlik fotoğraflarının yanında durur. Son aylarda kitabı eline almak için uykularının bölündüğü gecelerde, birkaç dakikalığına düşler ve uyanıklık arasında kaldığı bulanık dünyayı tercih etmektedir. Böyle gecelerde karanlığın içine kurulup aradığı kısmı hiç sayfa karıştırmadan bir seferde açabilmek ona derin bir mutluluk verir.
Seyahatler ve konaklamalı yolculuklar için edindiği kopyalar, valizlerin içinde ya da yatak odasının girişindeki valizlerin istiflendiği dolabın sağ tarafında onların yanında durur. Denizli yerlere götürdüğü, deniz koktuğunu düşündüğünü kopyaları hava geçirmeyecek şekilde saklamıştır. Arada, sahilde okurken rüzgarla savrulup sayfaların arasına girivermiş olabileceğini düşündüğü kum zerrelerini göreceğini düşünerek, şeffaf paketlerini hiç açmadan elinde evirip çevirir. Yağmur altında okuduğu sayfaları iyice şişip kabarmış bir kopya banyo dolabında, uyumadan önce rastgele bir yer açıp çevirdiği kopya yatağının yanındaki komodinin üstünde durur. Bir gün balkonda güneşlenerek romanı okurken hayatının en kötü haberlerinden birini almıştır, bu nüsha ise o gün kıyıp yakamadığından uzun yıllardır yanmayan şöminenin içinde beklemektedir. Parktaki yürüyüşlerine eşlik edip, bankta soluklanırken okudukları ise askılıkta şemsiyelerle yan yana, farklı poşetlerin içinde durmaktadır.
12 Mart, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 8
26 Şubat, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 7
21 Şubat, 2008
Kısa öyküler 50
-Anlıyorum, dedi. Koyu gri üstüne koyu lacivert ekoseli eteğini hafifçe düzeltip bacak bacak üstüne attı. Koyu, ten rengi çorabın ışıltıyla sardığı uzun, biçimli bacakları vardı. Gözleri yorgun gözüküyordu. Gülümsedi. Anlatmaya başlar mısınız?
-Peki bu üçünden sonra?
-Durun! Dördüncü kattayız! Yapmayın! Durunn!
Çentikler 35
14 Şubat, 2008
Mektup
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
12 Şubat, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 6
Merih Sakarya, 2008
10 Şubat, 2008
Kısa öyküler 49
06 Şubat, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 5
04 Şubat, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 4
29 Ocak, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 3
28 Ocak, 2008
Kısa öyküler 48
Buluşma
Bir seferinde hiç hesapta yokken talihin onlar için incelikle kurguladığı bir oyundan olsa gerek, biri inen biri çıkan yürüyen merdivenlerde birbirlerini son anda farketmişlerdir. Telaş ve heyecan içinde, birbilerine ulaşmaya çabaladıkça kalabalığın devinip duran renkleri arasında birbilerini gözden yitirmişlerdir. Kalabalığın arasında donakalmıştır ikisi de. İnsanlar yanlarından aka dursun, ele geçirmiş oldukları bu mucizevi fırsatın bir anda ellerinden uçup gitmiş olmasına hüzünlenirken geçip gidenlerin yüzlerine bakakalmışlardır.
En can sıkıcı olanların biri de adamın terfi aldığı gündür. Buluşmaları sayısız kez, sayısız nedenle ertelenen her ikisi de buna bir son vermek için detaylarını incelikle düşündükleri, ki adam bir sistem mimarıdır, bir plan çerçevesinde hareket etmeye başladıkları ve uyguladıkları planın son gününde, buluşacakları gecenin sabahında adama beklemediği bir terfi aldığı bildirilmiştir. Aynı gece süpriz bir kutlama partisine, kendisi ile onca didişmeye rağmen ısrarlara dayanmayarak katıldığından, bu kusursuz denemede suya düşmüştür. Bu ağır darbeden sonra ikisi de uzun zaman gelememiştir kendine. Ne yaparlarsa yapsınlar bulaşamayacakları gibi bir sanıya kapılmışlardır. Bu sanının gölgesinde, terfilerini takip eden yükselişleriyle boğazına kadar işin içine gömülmesiyle birlikte bazı başarısız buluşma denemeleri olmuş olsa da biraraya gelemeden hızla geçivermiştir aylar ve yıllar. Son zamanlarda kendini oldukça yorgun hissetmektedir. Hız kesmeden dönenip durduğu koşuşturmalar onun da ayaklarına takılmaya başlamıştır. Kendine bir türlü itiraf edemese de özlemiştir ruhunu. Yardım çağrısı gönderdiği birkaç mesajdan sonra ruhundan uzun yıllardır hiç ses çıkmamıştır. Ama kararını vermiştir; emeklilik yıllarında ne pahasına olursa olsun hatta tüm ülkeyi gezmek zorunda bile olsa onun yeniden bulacaktır.
23 Ocak, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 2
-Müştemilatın içine sakladım, dedi dudaklarını güç bela kıpırdatarak. Neden gece gece soruyorsun ki bunları? Çok uykum var, çok uykum...
-Teşekkür ederim aşkım. Seni hâlâ çok seviyorum...
Hâla mı, diye düşündü ağırlığın içine yeniden çekilirken.
-Sağolun, dedi kadın, yardımınız için minnettarım. Sonra da medyuma ruh çağırma seansının parasını ödeyip çıktı.
20 Ocak, 2008
Sonsuzkısa hikayeler 1
Her bir göz kırpışında yüzyıl geçen melek
16 Ocak, 2008
Öteki mektup
2048'in Ocak ayında uçakta elimde hangi kitabın durduğunu kestirebiliyorum. Kitabın arasında 2009 yılında kaleme alınmış sararmış bir tomar kağıt parçası. Onca zaman sadece sarararak yolculuk etmeleri bile hayret verici. Olay olurken gerçekten çok korkunç olabilir ama bu anlatının üçüncü bir kişiyi de sarsacağı anlamına gelmez.
Charles ırmağını karşıdan gören banka yaslandığımda saat sabahın onuna geliyordu. Buraya geleli neredeyse iki haftayı geçti. Etrafımda sayısız bank bulacağımı, her günkü hazırlık yürüyüşlerim boyunca, beş yüz metre ötesinde yüksek bir bina bulunan bir bankı arayarak geçireceğimi sanıyordum, oysa durum biraz farklıydı. Gelip bulabildiğim bir iki banktan en uygun olanında dinleniyordum. Yaşlı bedenimin işleri bunca güçleştireceği aklıma gelmemişti, neyseki zihnim, suyun yüzen ağır buz parçalarını kaldırdığı gibi gerekli olan şeyleri hâlâ taşıyabiliyor benim için, ama onların da eriyip gittiklerinin farkındayım. Bu iyice eskimiş ama ayak direyen bank ve ona kuruluşmuşluğum; bunların bana Borges'i düşündürmesi kaçınılmaz bir şeydi.Irmak ve zaman, Herakleitos'un imgesi ama Borges aynı formu düşselikle parlattığından buyana ikisi beraber birbirinin içinde yüzüyor. Karşımdaki ırmak soğuğun güzelliğine bürünmüş. Yaşamın son mevsimi için ağır bir şarkıya mırıldanarak akıyor. Ortalıkta kimsecikler yok.
Olan bitenin hepsini anlatmaya çalıştım. Şimdi İstanbul'a dönüp şu mahut hikayeyi bitirmem gerekiyor. Bu da yetmiş yaşına gelmiş öteki için pek kolay bir iş değil doğrusu. Mektubu bu şekilde kaleme almazdım diye düşünüyorum şimdi, belki de Cenevre'deki öteki, zamanın sonsuz parçalılığında bana benzeyen diğer benler gibi ama ben olmayan bambaşka bir adamdı.
14 Ocak, 2008
Kısa öyküler 47
Merih Sakarya, 2008
10 Ocak, 2008
çentikler 34
Çağrısı işitilebilen oyuklar, yokluktan bitmiş girişler, kendine doğru kuvvetle çeken kovuklar, merakın süzüleceği kadar aralanmış aralıklar, ardına açılmayıp başka diyarlara açılan kapılar, aklın tersinden yüzüne ansızın geçiliveren köprüler, kendin'e yürünen dehlizler, açılmış gediklere bakabilmenin c/esaret-en-giz alegorik delikleri, gerçeksöküğü yani. 02 Ocak, 2008
Kısa öyküler 46
25 Aralık, 2007
Kısa öyküler 45
Eskiden yaşadığı apartmanın sakini, meşhur bir heykeltıraş olan dostu, onu layıkıyla anlayan tek kişidir ona kalırsa. Kendisinin de bir nevi heykeltıraş sayılabileceği yollu söyledikleri kulaklarında çınlar durur.
-Aynı benim gibi, bir şeylere benzetmeye çalışırım patlamış mısır tanelerini, benzetebildiklerimi afiyetle yerim, benzetemediklerimin bronzdan küçük heykelciklerini döküp sehpanın üstüne dizerim, ta ki kendilerini açık edene, bir şeye benzemeye başlayan dek...
23 Aralık, 2007
Kısa öyküler 44
Merdivenlerin doruğa doğru uzandığı yöne çeviriyor bakışını. Boylu boyunca uzanıp, çenesini de yere yaslayıp, basamağın köşesinden diğer basamağın köşesine nişan alıyor, ileri doğru bakınca, sonsuzluğa çıkıp ona dokunurmuş gibi şenleniyor içi. Sürüklenen kış bulutlarının geçiş merâsimi. Nişangâhın ucunda bulutlar sonsuzluğu süpürüyor.
21 Aralık, 2007
kısa öyküler 43
Horultular, iç çekişli tıslamalar. Uykulardan uyandı mı, gece orasından yırtılıveriyor. Nefes alıp vermeler; sağdan, soldan, ürküde ses sektiren geceden. Denizin yüzü yırtıldığında ak köpükler saçarak keskince aydınlandığı gibi ışıyor gecede yırtığın ağzı da. Elmacık kemiklerine kadar örtülü yorganın ucundan bakıyor geceye. Deniz gibi gece. Olsa olsa yüzü pürtüklenir, kabarır, yarılır binbir yerinden, sonra eski şekline dönüverir. Yırtıktan içeri bakışını uzattı mı, düşünceleri olur olmaz akmaya başladı mı oradan içeri, gece birden örtülüveriyor yarığın üstüne, deniz gibi gece, başını kendinden biliyor, düşüncelerini şekilsiz kıvamsız karanlığına benzetmeye, günışığında aklına sokulamayan bir lisanda aklını çelmeye koyuluyor. Geceler var, çelimsiz aklı çelinmiş. Gündüzler var, mahallenin türlü kadınları toplanmış da başına. -Yitmiş aklı, eyvahlar olsun. -Yitmiş ya, uykusunun çivit maviliği kaçtığından diyor anası -Gece gözleri faltaşı, gündüz gözleri faltaşı, kançanağı, kançanağı... Her yandan horultular, açık havada sanki uykunun sıcağını, terini yayan bir esinti geziniyor yorganın üstünde. Kalbini, atışını duymaz ya insan, aklını duymaz ya. Aklını duyarsa, sa..., gecede ak keskin bir yırtıktan... -Rüyaları, güngözü birbirine geçti diyor anası, eyvahlar olsun. -Aklı zapteder ya uyku, bunca zaman kaçtı mı kaçar elbet akıl, ne etmeli bu çocuğa. Hiç yoktan sokuluveriyor korku içine -Gece uyanınca içime korku giriveriyor. Aklım, beni bana darediyor anne, diye titreyip sarsılıyormuş geceleri... Koskoca oğlan. -Lâhavle, lâhavle, neden beklemişler ki, tez zamanda götürsünler bir gece, uykusuzlara derman, Uyur Dede türbesinin yanıbaşına. Yanında tanımadığı bir oğlan çocuğu, mışıl mışıl uyuyor, öte yanında başka biri, uykunun terine karışmış. Gökyüzünde ışıl ışıl yıldızlar. Türbenin dört bir yanına yorgan döşek taşınmış onca insan. Solundaki sağına dönüyor. Nefesi, her seferinde yalayıp geçiyor suratını. -Uyur Dedenin uykusu yuğlansın uykularına. Uyuğ..., uyuğ... Yıldızlara bakıyor. Homurtular, iç çekişli tıslamalar. Nefesinin buhuru yorgana çarpıp yüzüne değiyor. Uyku, gözkapaklarının arasından kaçmış. Bunca insan kaçırmış uykusunu...Merih Sakarya, 2007
20 Aralık, 2007
Mektup
0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
13 Aralık, 2007
Kısa Öyküler 42
07 Aralık, 2007
Kısa öyküler 41
01 Aralık, 2007
Kısa öyküler 40
Tuval üstüne karışık teknik
Hemen yanlarındaki pamuk ve köpük, olsa olsa kardan kalma akılşaşmasının elyordamı ile konmuş olsa gerekir. Hiç hesapta yoktu. Eski sevgilimin çekmecesinden - bana gide gele benim eşyalarımı çıkarıp kendininkileri yerleştirdiydi; fondöten, ruj, allık, göz kalemleri, el göz kremleri, çıkartıcı losyon, parfüm, far mar karşımının bilindik genizgıdıklayan kokusuyla yıkanmış bir cennet bahçesi yapmıştı kendine; gitti, cennet bahçesi bende kaldı- aşırdım pamuğu. Pamukta rengini belli etmeyecek tutkal bulmak için epey ahbabı aradım, sonra dönüp dolaşıp aynı mahâle geleceği önceden belli her hırsız gibi çekmecede buldum aradığımı; pamukta kırmızı ruj lekesi, fondöten ve saire de bu sayede işin içine girdi. Bu kısmın karda öpüşmeye ithaf edilebileceğine düşünmüyor değilim hâlâ. Sanayi devrimini içselleştirmiş her kadın öpücüğü kesinkes ruj kokar.
29 Kasım, 2007
çentikler 33
"Şimdi" hapishanesi, yanılsamaların en sisli denizinde kaçışa imkan vermeyen heybetiyle yükselir. Yüksek hızlarda durmadan yer değiştiren gezici bir hapishanedir. Hız ve yanılsamanın bozundurduğu bir fotoğraf karesindeki gibi ele avuca gelmez.28 Kasım, 2007
Kısa öyküler 39
27 Kasım, 2007
Kısa öyküler 38
Güvercinler ve ölü dillerEvvela "Bu konulardaki tecrübesizliğin /(iz falan değil mesele...)." tek bir randevu ile üstesinden gelinemez düşüncesi ardında gardını alarak sinmiştir. Bunu, kalkmadan önce kızgınlıkla cümleleri birbirinin peşi sıra nefes almadan eklerken söyleyememiş olmasına karşın, ders verir gibi konuşması da zamanla düzelebilir, evde yemek yaparken ertesi günkü dersi değil de ("bildiği dillerden birini ona da öğretse, kaba etinin kıvrımlarına dokunabileceği bir kadının sesinden nasıl çınlayacığı ile ilgili yıllara sirâyet etmiş merakını geçirse") sözgelimi ("Kadın ruhunun ihtiyacı olan inceliklerden anlamıyorsunuz") incelik meselesi üzerine kafa yorarak ilk adımı atabilir. Kısa zamanda halledilebilir üstelik, bu konuyla ilgili basılmış sayısız kitap ne güne durmaktadır. "Yıllardır bıkmadınız mı?" "Ölü diller ve onu vakti zamanında kullanıp göçmüş kişilerden" başka şeyler üstüne de konuşabilir ama, ("rica ederim sinirlenmeyin") bir ölü diller profesörünün konuşmalarına böyle şeylerin de sinebileceğini olağan karşılaması gerektiği meselesine de açıklık getiremeden masadan kalkıp gitmiştir... "En azından doğru dürüst bir restoran..." seçebilir bir daha ki sefere "yıllardır aynı yerde yediğinize ve ve mesela yeni bir tatlı, evet evet yeni bir tatlı bile denemeye cesaretiniz olmadan aynı tatlıyı söyleyip durduğunuza eminim" Bu canalıcı bir hamle olmuştur; tatlı ve restoran meselesi. Güvercinler meydandan havalanıp, havada eş zamanlamalı yumuşak süzülüşlerle kıvrılıp müzenin çatısına topluca konana kadar açıkta cevapsız kalmış bir konu olarak soru-tombalası kesesine yeniden yeniden atılmaktadır. Tatlı konusunda biraz tutucu davrandığını... Yo yo herkesin kendine göre prensipleri, alışkanlıkları, tatlısı...Hem iyi de bir tatlıdır, aroması böyle keskin bir filtre kahvenin yanında başka türlüsünü nedense düşünmemiştir. Sivri dilli bir kadından sakınılmalı...Restoranın manzarası da fena değildir. Değişik bir tatlı denemek gibi bir arzusu nedense olmamıştır. Yeni tatlı siparişini, kendi haklılığını perçinlemek için hiç düşünmeden... Konuyu kökünden çözmeye kararlıdır. Yeni bir turist kafilesi içeri girerken tatlısı gelmiştir. Uykulu haliyle çatal ve bıçağa uzanmıştır.
"Annenize götürün, bakalım o sevecek mi?" diye herkesin dikkatini çekecek şekilde söylenerek çıktı kadın.
Sivri dilli bir kadından sakınmalı diye düşünmektedir. Tatlı konusunda iyice kararsız kalmıştır. Her zamanki tatlısı kadar damağına uygun olup olmadığına bir türlü karar verememektedir. Güvercinlerin çatıdan topluca havalanıp, eş zamanlı yumuşak yön değiştirmelerle başka bir yöne doğru uçuşa geçmelerinde onu her zamanki gibi etkileyen bir yan vardır.
24 Kasım, 2007
Kısa öyküler 37
06 Kasım, 2007
Genesis
"Kitabından versene biraz"
Biraz kitabından verdi sokak adamına. Bir ateş bulutu yükseldi bidonun içinde; kitabın verdiği birazını yuttu. Sokak adamı, sayfaların birazını buruşturup yarılmış kafasına bastırdı, bir elini de alıp kıvırdığı gazete kağıtlarının üstüne koydu; yanına oturdu, yayvan ağızlı üstünde incir resmi bulunan kavanozunun içindeki gri beyaz bulamacı elleriyle hızlı hızlı midesine indirdi, parmaklarını yalayıp üstüne sildi.
Son günlerine doğru zorla sütle sulandırılmış pirinç lapasından yediriyordu ona. F. zor bela yutkunup sanki söyleyeceklerinin eksik kalmasından korkar gibi konuşmaya çabalıyordu inatla. Anlatmaya çalıştıklarının, hastalığın onu diğer yakaya taşıyan sanrıları olduğunu düşünmüştü çoğu kez. Kurumuş dudaklarını, daha rahat konuşabilsin diye sürekli bir bezle ıslatıyordu. Gök kapaklarını güçlükle açıp bambaşka şeylerden bahsetmişti.
"Biz O'nun evlatlarıyız. Anlamalısın... Manastırı ben ölünce terk etmelisin. Söylediklerimi unutma. Kendini başka türlü nasıl var edebilirsin?"
Caddeye doğru ilerledi; adımları bir rüyanın içindeki kadar kaygan. Aldırışsızca hızını kesmeden, karı gıcırdatarak ilerledi. Kan sanki ılık ılık sızıyordu başının arkasından. Eriyip gitmiş kar balçığını sıçratarak geçip gidiyordu arabalar. Adres yazılı kağıdı kaybetmişti. Anımsamaya çalıştı. Manastırda herkesin çoktan odasına çekildiği bir saatin kıpırdanan tüm görüntüleri üşüştü aklına; ayak seslerinin koridorda sağa sola kaçıştığı bir sessizlikte iyi geceler dileğinde bulunup uzaklaşan keşişler, merdivenleri ağır ağır çıkan cübbeler, odanın penceresinde nefesini her baktığında kesen, çekildiği yalnızlığı çağrıştıran, insanı hiç kışkırtmadan, adeta kendini unutturmaya çalışarak yeryüzüne yayılan doğa, F'nin ona adresi verdiği öksürük nöbetinin uzun bakışmaları... Hastalık yavaş ve acılı bir şekilde yayılmıştı; bir organdan diğerine, acının kemirgen bir fare gibi vücudunda kol gezişi, morfinin bile bir zaman sonra kifayet etmeyişi, acıdan bir kum saatinin ölüme doğru birikmesi... Bütün yaşadıklarının içinde açtığı yaralarla biçim değiştirmişti sanki; ansızın insanın gövdesinde beliren kapkara bir beni fark edip alışması gibi; gözlerinin önünde dostunun dönüşüm geçirip bambaşka bir adam halini almasına, bir iki yıl içinde dünyanın ve duygularının bambaşka bir hal almasına alışmak zorunda olmasına dayanamıyordu, tanrının bambaşka bir hal almasına..."Tanrı onun sıcaklığını benden çok önce kopardı. Gölgelerin içine çekilerek eriyip gidişini görmemi istedi belki de" diye yazmıştı günlüğüne. "Yaşam, kavisi geniş bir göl kıyısında dolanmaya benziyor. Karşıya yakaya geçtiğinizi asla fark edemiyorsunuz. Hastalıklar gezintiyi keskin uçlarla karşı yakaya hızla bağladığından, usum zamanın aldatıcılığını unutması için acımasızca törpülendi."
Son gecelerine doğru F.'nin ölümden bahseder olduğunu hiç aklından çıkartamıyordu.
"İnsan ölüme yaklaşırken ölüm üstüne hiç düşünemiyor. Geçmişte kaybolup gitmiş anların labirentinde gezinip duruyorum uykularımda. Seni özlüyorum."
"İlaçlarını yine almamışsın."
"Seni özlüyorum."
Adresin ezberinde olduğunu fark etti. Kırmızı yanınca, adımlayıp geçti caddeyi; kalabalığın arasına sızdı yeniden. Karşıdan gelenler onu gördüğünde açılıp farklı yönlere çekiliyordu. Arada durup kapı numaralarına bakıyordu. Geçen bir araba caddenin tüm çamurunu üstüne fırlattı. Hızını artırmadan yağan karın altında öylece ilerledi. Ayaz yüzünü yakıp kavurana dek sokak isimlerine, kapı numaralarına bakarak yürüdü. Kalabalık yavaş yavaş çekilmişti caddeden; sonunda bir binanın önünde durdu. Zile bastı. Bodrum katındaki kitapçı dükkânının içinden bir kadın çıkageldi. Birbirlerini görünce daha önceden tanışmadıkları halde tanışıkmış gibi gülümsediler önce; kapıyı açan kadının yüzü endişeli, hızla kapıya uzandı eli.
"Ben G. iyi geceler dilerim"
"Yaralısınız, böyle gelin peder."
Kasanın yakınında gösterilen sandalyeye oturdu.
"Çok büyük bir yarık değil, biraz bekler misiniz, hemen geliyorum."
Her yan kitaplarla doluydu. Manastırın kütüphanesindeki gizlendikleri yüksek kitap rafları ve sessiz gülüşmeleri geldi aklına. Bodrum katını yer bırakmamacasına kaplamış rengârenk ciltli kitapların kokusunu içine çekti. Karşı duvardaki aynada kendine baktı. Kan boynundan ve siyah kabanın yakasından süzülüp aşağı doğru yol alıp kurumuştu; çamura bulanmış üstünde henüz erimemiş kar taneleri duruyordu.
Kahverengi hırkasına sarınmış, sarı saçları örülü yaklaştı yanına. Gazete bayiindeki dergilerde gülümseyen suretli kadınlara hiç benzemiyordu.
"Adım Angelandori. Ben de söylüyorum. Zaten biliyorsunuz."
Sevecen bir ses tonu vardı; küçük bir burnu, küçük elleri, iri sarkık göğüsleri, dinginlikle bakan gözleri. "F'nin kuzeniyim. Sizi daha erken bekliyordum. Hemen gelebilmenize gerçekten çok sevindim. Şu başınıza bir bandaj yapalım önce."
Saçlarında ve teninde gezinen kadın elinden tedirgin oldu. Uzundur kimsenin sokulmadığı kadar yakında, yuvarlak iç gıcıklayıcı dokunuşları geridöndürülemezin yumrusunu büyüttü boğazında. Küçük iş bilen parmakları vardı. Ara sıra soğuğun gerdiği yüzüne dokunuyordu sıcak elleri. Kafasını mengeneye alan sıkı bir bandajla başını çevreledi. Gözlerini kapattı. Dibindeki sardunyadan gelen koku, yola çıkmadan önceki gece, odasının perdesiz penceresinin pervazında duran sardunyadan yayılan kesif kokuyla birleşti; karanlık yıldızsız gökyüzüne bakıp iç çekmişti. F.'yi düşünmüştü. Yatağına sarılıp kokusunu duymaya çalıştığı...
"Nerede?" diye sordu, başından bandajın yukarı doğru çektiği göz kapaklarını kapatmaya çalışarak.
"Sıcak bir şey içmek ister misiniz önce?"
"Teşekkür ederim. Onun için uzun bir yoldan geldim."
"Kitabevinin arkasında bir yatak odam var. Biraz küçük ama burada yaşayıp gidiyorum."
Ayağa kalktılar, kitapların çevrelediği koridordan geçerek yatak odasının bulunduğu arka kısma doğru ilerlediler. Başını eğip içeri sokuldu. Adını Adam koymuş annesi, geçen ay gelip bana bıraktı. F. sizi aramamı söylemişti."
Yatakta, üstü boynuna kadar örtülü, saçları terlemiş bir oğlan çocuğu uyuyordu. F'nin yüzüne benzer bir yan aradı yüzünde. Onun saçlarına, tenine, terleyişine benzer bir yan aradı. Eli, cebindeki sayfaları yırtılmış İncil'e dokundu. Başı bir an için döndü. Sendeleyip kapının eşiğinde kenara yaslandı.
"Gelin şöyle, çok bitkin gözüküyorsunuz" Küçük elleriyle sırtını kavradı Angelandori. "Yaslanın bana."
Angelandori'nin küçük gövdesine yaslandı, içeri doğru ilerlediler. Kasanın yanında oturduğu yere tekrar çöktü. Başında bir ağrı musallat olmuştu.
"Size içecek sıcak bir şeyler hazırlayıp geliyorum."
F. ile tanışıp, kahve içtikleri ilk gün, avluda yaralı bir güvercin yavrusu bulmuştu. Yanına sokulmuştu F.
"Güzel bir güvercin yavrusu… Doğduklarında büyük gagalarının küçük kafalarında ne kadar komik durduğu biliyor musunuz?"
"Bense kanatları komik bulurum, öte yandan ne kadar cılız da gözükseler, gökyüzünde süzülmelerini sağlayan yegâne şey olduğundan, her zaman tanrının kudretiyle hızla çırpabildiklerini düşünmüşümdür."
"Haklısınız. Doğal olan çok fazla şey yok aslında, sadece alıştığımız doğanın gariplikleri var. Kanatları komik bulan biriyle ise daha önce hiç karşılaşmamıştım. Adım F. sizinki?"
Angelandori koridorun sonunda elinde tepsiyle gözüktü.
"Size çay yaptım. Kurabiyelerden de yemelisiniz."
"Teşekkür ederim."
Sessizlik oldu. Adam'ın yüzünü düşündü. Yatakta kıvrılmış masumluğunu.
"Sizden çok bahsetti." dedi Angelandori "Hatta hastane ziyaretlerinin çoğunda sizden bahsettik."
"Çocuk?"
"Ne kadar şaşırdığımı anlatamam. Sanırım ölüme yaklaştıkça ne yapacağını bilemediği bir telaş kapladı içini. Tedavisi sırasında tanışmışlar H. ile. Fikrin kimden çıktığını bilmiyorum. H. hızla iyileşiyordu. Çocuk yapmaya ikna olmuş. Geçen aylarda hastalığı tekrarlayınca çocuğu bana bırakmak zorunda kaldı. Geçen hafta onu da kaybettik. Adam'a bakmak isterdim ama bunun için gücüm pek yok. Kitaplar çok fazla getirmiyor, burayı kapatmayı düşünüyorum.
Çayından bir yudum aldı "Anlıyorum. Eğer sizin için de uygunsa onu bu akşam götüreceğim. Annemden kalma bir ev var. Çocukluğumda yaşadığım kasabada. Manastırdan bu sabah tamamen ayrıldım. Adam'ın olması işleri benim için kolaylaştırdı aslında."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Ama neden böyle bir şeye kalkıştığına bir türlü anlam veremiyorum."
"Bir akşam 'Benim bir çocuğum olacak' diye geldi bana. Belki ben doğduğunu göremeyeceğim ama artık dünyada geride bırakacağım bir şey olacak. Acılarım bunu düşündükçe biraz olsun hafifliyor.'
"Acılarım biraz hafifliyor. Sarıl bana"
Manastır sanki iyice sessizliğe gömülmüştü son günlerinde. F'nin ağrısı o gece onu hiç uyutmadı. Acıları biraz olsun hafifler diye soyunup yanına girmişti. Ter içinde kalana değin sarılmıştı ona çırılçıplak. Ölümün hızla yayıldığı bedeninde atan kalbini dinlemişti dakikalarca. Ağrılarından arada titriyordu. "Tanrı razı olmadı" dedi F. "Beni senden yavaş yavaş kopartıyor ama sana olan aşkım günahlarımı hafifletiyor" Hastalığın koca bir taş gibi üstlerine düşmediği aylar öncesindeki sevişmeleri geldi aklına. F.'nin teni, kokusu, herkesin uykuya çekildiği saatlerde gizlice sevişmeleri. Tanrıyı bile onun sevdirdiğini F'ye fısıldadığı sevişmeleri...
2
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Öykü
18 Ekim, 2007
Mektup
“Çıldırmış bir kuş…”un kanat çırpışları için birkaç gökyüzü arıyorum. Uzundur yazmaya davrandığım hikâyelerden beni bu kadar heyecanlandıranı olmamıştı. Yazılmadan paye vermek, taçlandırmak fena iş olsa da doğruya doğru, heyecanlandım… Hikayenin zamanların içine kurulup yazılacak satırları, uygun anların dönemecinde bekliyor –esinperisibeklemeyengillerden olduğumu hatırlatarak- mevsim dönümleri, gün dönümleri değil beklediğim, masanın üstüne yıldız falı açmayı öğrendiğim vakit bu hikaye başka bir ucundan yazılmaya başlayacak, bir de oldu olacak ayın on dördün olsun, üçüncü dönüşüne belki yetişir ayın… Kararım kesin, Sibelius çalınsın kulağıma istiyorum, yaylılarla beraber yol alalım kuşun kanatlarında.Çentiklerde geldim tosladım bir dağa, Saint Victoire dağının tepesine bir iki bulut eklemek için havaya ağ attım, tuttuğum gibi soluğu şuracaktı alacağım. Balzac’ın “Gizli Başyapıt”ını -Samih Rifat'ın çevirisi ve notlarıyla- okuyunca duydum ki henüz yazılmamış olsa da daha öncesinde tanışılmış bir metindi bu, buyur ettim, gelirse bir borçtan daha kurturacağım kendimi. Bendim borçlarla dolu… Danae’ye bir çentik atmıştım evvelinde, aralarına bir ip gereceğim, yelken bezi tutturacağım uçlarından, büyük bir gövdesi olmadan, geçmişten esen bir rüzgârda ilerleyecek sal…
Uzundur, her ne kadar kolayından köşe dönmeci olsalar da eğlendiğim denemelere ara verdim, nedensiz… Merakın ipini kovalayan her kedi gibi, ipin ucu kaçtı olsa gerekir bir yerde, köşeme sindim, , derken gözüktü ipin ucu, yine bir kedi gibi -üç renkli-, sıkı sıkı sindim geriye doğru çekerek gövdemi, gözlerim dört açıldı, parıldadı gözlerim, birden atıldım, havadayım… Pençem merakın ipine bir geçerse…
Neyse ki bunca koşullu kovalamaca içindeyken diyordum kısalar olsun sökün eder, taslaklardan hiç biri boylanamadı. “Akademi” yüzyılın başında toplandı sadece… ”Kısa Öyküler üzerine”yi neredeyse üç dört aydır çıkınımda gezdiriyorum, “bulduğun madeni bırakma” dediydi Erol bey, o madeni bulup bulmadığımı bulursam önce… Bir de madenin eni boyunu, kendim boyumla toplayıp çıkarı-yorum, çarpı-yorum, beylik laflar etmenin atış alanından gelmesin istiyorum sesim, kendine sınır arayan bir genleşme kıvamında dağılıp gitmeden, silip-yazıyorum, yorup-yoğurup-yor-ul-uyorum, derlenip toparlasın diye cenk ettiğim silginin ucundan çıka çıka nihayetinde “Kısa öyküler üzerine bir palimpsest” çıkacak.
3
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
10 Ekim, 2007
Kısa öyküler 36
02 Ekim, 2007
Kısa Öyküler 35
Bisikletini bırakıp eve girdikten bir kaç dakika sonra sokağa fırladığında göz göze geldik. Pencerenin önünde her gün, bir gizem hâlesine bürünmüş sessizce gidip gelen hâlini izledikten sonra saklandığı hâlenin içinden bir anda çıkıp çıplak kalıvermişti; muştuladığı sevinci biriyle paylaşmak için istekle bakıyordu gözlerime. "Başardım" dedi, gözlerinde titreyen heyecanla. Bir anlam veremesem de tebrik ettim heyecanını paylaşarak. "Yıllardan sonra, en sonunda..." diye seslendi "Bunu görmelisiniz, bunu görmelisiniz." "Neyi?" Seslerin sokakta yankılanmasından, biri yaşlıca iki kadın kapılarının önüne çıkıp uykulu gözlerle bize bakmaya başladılar. "Geliyorum."20 Eylül, 2007
Kısa öyküler 34
Heyecanın yeni cümlelerle durmadan sarmalandığı uzun konuşmaları bittiğinde, sözleşmiş gibi aynı anda gözlüklerini çıkardılar. Sonunda ikisi de artık emindi. Kuşkuya yer bırakmayan gözlerindeki parıltıyla birbirlerine baktılar. Kadın tokasını açtı; uzun saçları çıplak omuzlarına döküldü. Geniş odanın sınırlarındaki alacakaranlığa doğru ilerleyerek kayboldu adam. İçerden iki kadeh şarapla döndüğünde, kadın dizlerini kendine doğru çekmiş, antika koltuğun içine gömülmüş dinleniyordu. Şaraplarından birer yudum aldılar. Geniş odanın etrafında dağılmış duran yapbozun parçalarına usul usul baktılar. Şekillendikçe akıllarına durgunluk veren hikayenin kesitlerinde gezindiler olur olmaz. Toprağın içinde yüzyıllarca bekledikten sonra rastlantıyla günyüzüne çıkan onlarca parça...Hangi zamana ve coğrafaya ait olduğu kestirelemeyen bir oopart bütünüyken...Kadehinden ikinci yudumu alırken, "İnanması gerçekten hala çok güç" dedi kadın.
"Büyük taşlar kıpırdanıyor " dedi kadın.
Ortasındaki aydınlığın, genişliğinde yittiği, sınırları karanlığa dayanan oda etrafta yer bırakmamacasına istiflenmiş nesnelerin mucizevi hâlelerinden büyülü bir yer halini almıştı artık.
Merih Sakarya, 2007
18 Eylül, 2007
çentikler XXXII
Çokluk ve azametin estetiği tanrının mührünü taşıdığından, doğaya duyulan hayranlık, pek fazla farkında olmadan, bu estetiğin kıpırdattığı hazların bitimsizce hasat edilmesinden ve içimizdeki enginlik duygusunu mayalayıp kabartmasından kaynaklanıyor ya da aynı gökyüzünün, uzayın, mucizevi doğanın bir benzeri, insan aynasının öte yakasında da bitimsizce uzanıyor.13 Eylül, 2007
Kısa Öyküler 33
Başında görülmeye değer bir şapka, köhne evinin kapısından çıkıp meraklı kalabalığın arasına karışmış, gülümseyerek ilerleyen kadın, devri adeta tersinden giyinmiş bir anakroniktir. Elbiselerinin görüp de bir kez daha, damağında kalan garip hissi hafifletmek kaygısıyla bir kez daha bakmayan neredeyse yok gibidir. Televizyon, radyo gibi aletler evinde bulunmaz. İşlemesi bol, kendi diktiği elbiselerini ve iç çamaşırlarını elinde yıkar, ağırlığı bir tencere ile yarış edebilecek kadar ağır, evladiyelik bir ütü ile ütüler.Merih Sakarya, 2007
10 Eylül, 2007
mektuplar üzerine ve mektup

0
yorum yapılmış
Links to this post
Labels: Mektup
06 Eylül, 2007
Kısa öyküler 32
Bir Japon usta aranıyor



















