19 Haziran, 2015

Notlar

Bahçeler- Bu meselenin bir çok konuyu da içerecek şekilde dallanıp budaklanacağını kestiremezdim. Nihayetinde parkları da işin için dahil ettikten sonra, biraz da peyzaj mimarisi ile ilişkilendirdikten sonra malzemenin çokluğu karşısında şaşkınım. Cennet Bahçesi ve düşü ile başlayıp, Zen Bahçelerine uzanan, bahçenin olur olmaz fenomenolojisine girişi zorunlu bırakan dosya büyüyor.
Bahçeler, çocukluğumuzun uzamları... Hem bir yapı hem de yeşil bir boşluk, hayal gücü bu doğal sınır/sızlık içinde geziniyor...



Alain Resnais - Night and Fog'u izlenmeden ikinci dünya savaşında yaşanmış akıl tutulması ve kapıları sürgülenmiş kıyamet asla anlaşılamaz. Cehennem insanın kendisidir demekten geri duramadım dün gece. Belki de hayatımda ilk defa bazı karelere faltaşı bakarken gözlerimi kapamak istedim. Sızısı nice kuşakta devam edecek bu delilik biteli 70 yıl oldu ama içimizdeki cehennemin bir gözü hep açık etrafta kol gezmeye devam ediyor! İnsanlık kendi cinayetlerine alışınca tüm referans noktaları kaybolmuş oluyor artık! Çünkü o noktadan sonra artık insandan bahsetmek mümkün değil!







Wim Wenders ve yolculuk. "Berlin'in Üzerindeki Gökyüzü" filmini izlediğimde Handtke ve Reitinger ile beraber imza atılan senoryadan sızan derin varoluş sıkıntısını sadece sıradan anların büyüsü ile aşan Wenders ile tanışmam beni onun yol üçlemesine götürdü. Yol, yolcu, yolculuk meselesine uzundur EB'nin derslerinden beri bambaşka gözlerle baktığım kesin. İnsanın hayatının nihayetinde bir yolculuk olduğu zaten aşikar. Wender's üçlemesinde, insan, gerçek yolculuğun tüm süprizlere, randevulara açıklığını farkına varıyor. Bir de aslında tüm yolculukların insanın kendisine ve o çocukluğu(nu)n büyülü zamanlarına olduğunu keşfediveriyor.


08 Ocak, 2015

MEKİK- Bir Yılan Meseli


"Kurmaca bir partöner beslerim: Tepeden tırnağa kötümser, imansız, nihilist bir eko : "Boşuna didiniyorsun" diyecektir. Kimse, hiç kimse senin bütününle ilgilenemez" Hep aynı yanıtı veririm, içimden: Nereden biliyorsun, bir kişi olsun çıkmayacağını.?" "Deli tasarı..."

Başka bir deli tasarı, bütünlük/yapı tasarısı, çağrısı işileten patikaların birçoğuna, yitik patikaların hepsine doğru aynı anda ve farklı zamanların farklı anlarında bir Opus çerçevesinde yola çıkmak da değil mi? Bir deli tasarı ancak başka bir deli tasarıyı davetler kendine.

Ah, düğümlüdür (bazı) kimseler, kendilerine, öteki-kendilerine ve yakıcı tarihler(in)e; ve "deli"ler: akıl oyunlarını kıvıramayanlar, akıl oyunlarında kıvrananlar, düşünsüler anaforunda kendilerine kıvrılanlar, hızla devinirken merkez-kaç, akıl-kaç kuvvetinin ötesine savruluverir!

Belki de düğümleri geçmişteki onmaz yaraları ile mekik dokuyordur, böylece oluşuveriyordur kilit bir dil, belki de bizatihi büyüttükleri bu dilin içinde kilitli kalıyorlardır. "Yolu dolanan, yolculuğu kendine kendine dolanan..." diye okumaya koyulunca hemen Ouroboros, şu kuyruğunu yutmaya koyulmuş yılanı getiriveriyor insanın gözlerinin önüne. Metinde yılanlar peşisıra çıkıveriyor karşımıza, Wölfli'nin yılanları sonra Warburg'un Yılan ritüeli, yılankavi patikalar; oysa kendi kuyruğunu yutan, simyacıların opusunu simgeleyen, Jung'un insan ruhuna dair önem atfettiği Ouroboros'un adı geçmese de gizliden dokunuyor arkadaki "Mekik"te: Uzun yol, yazının, yazgının ve hurufatın yanyana dizildiği yılankavi yollarda kendi kuyruğunu bir öteki gibi yutmaya davranıyor. Platon'un, yolu kendine dolanan Ouroboros'u, evrenin kendi-kendini yutan, ölümsüz ve mitolojik olarak "inşaa" edilmiş bir yılan olarak tasvir etmesi hiç şaşırtıcı değil.

Sonra diğerinin sesini işitiyoruz, diğerlerini izlemeye koyulmuş, bir Zen sufisi gibi diğerlerini gözlemleyen, adeta akılları uçup gitmesin diye onlara göz kulak olan biri... / mi var? Aynı Europa'daki ses gibi, hipnotize edecek bir sesle dilegeliyor, bir Zen sufisi gibi, garip bir medistasyon hali ile sanki sağaltıyor diğerlerini, kaotik kozmosta, onun binbir ucundan girişilen bir opusun yitik patikalarında kaybolmamaları için onlara, diğer ikisine (Deneme yazarına ve şaire mi?) gözcülük ediyor. Böyle olunca, akıl ötesine, öte yakasına geçivermek için en azından monologdan fazlasına ihtiyaç duyuyor olmalı insan diye ünlüyorum! Belki de rahat vermeyen bir aklın dışına taşıp, bitimsiz bir dialogu, üçlü dialogu, trialogu? başlattığından başgösteriyor inhiraf. Başka bir "inşaa" için kendi "evi"ni terkettiğinde. Ne kadar kaçmaya çalışssam, yakalanıyorum: "Mekik"le önceki kitaplar, metinler arası mekik dokumaya başlıyor zihnim. Frenhofer Olmak, Ayna, Şakülden İnhiraf... İki/z?
"Bilinçaltının dil yetisi gibi yapılandığı yargısı doğruysa...", yeni bir dil oluşturmaya, poetika kurmaya oturmuş şairin, dilin nasıl oluştuğuna dair kökene doğru bir yolculuğa çıkacağanı söylemek pek yanlış olmasa gerek; işte bunu der demez Warburg'un anlatısı biraz daha anlamlı hale geliyor. 

Aşırı bir yorum sayılmaz ise eğer: "Mekik"de yan yana ilerleyen metinleri hep sayfanın orta yerindeki, görünmez "/ " cilt sırtının ters yüzü ayırıyor. / "Ayırma çizgisi : Ayrıldıklarının, ama yerlerini, birleşme yerlerini göstermek için. Birinden ötekine geçiş yerini. Orası birinin ötekinden koptuğu, farkettiği yer olduğu için de." Bambaşka bir metinde, gariptir ki iki/zde ayrılmış bir yaka ötekinden; oysa "Mekik"de deliliğin ince çizgisi; ötekinden koptuğu, ötekini farkettiğini anlatmak için ayrılmış. Belki de, ortadaki ayracın öte yakası, dediğim gibi gözkulak oluyor diğer ikisine. Ucu kıvrılan patikaya doğru ilerliyorum, ilerlemesine ama, birini, ötekini ve diğerini düşünmeye koyuluyor zihnim.

Neden sonra düzyazı metinlerde arayadurduğumun başka bir yerden boyvermiş olabileceğini akıl edince, elim o yönü yokluyor. Başat bir şiir olarak çoktan vaftiz edilmiş Pasaport'u açıp, ileri doğru sokulunca, kalakalıyorum. "...Freud: Olağan insanın sustuğu, bastırdığı bir gizilgücün ortaya çıkışını çocuk oyununda, şair yazarken, nevrozlu ise konuşurken gösterir: Diğerleri tıka basa kilitlidir". "Yaratan"ın kilitleri, akıl denklemleri kırıldığı vakit, bize bambaşka görünüyor, pasaportundakinden başkaca bir adamı selamlıyoruz artık. "Ars Poetica'nın özünde, oluştuğu teknik, her ben ile öteki ben'ler arasında yer alan sınırlarla ilişkilere dayanan bastırmanın aşılmasını sağlar, işin kendine özgü gizi de ordadır." Böyle olunca, içeriden ben-öteki ve diğeri çıkıp, söz almaya mı koyulur?

Oysa "Psikoloji gibi utangaçça nedensel ya da psikanaliz gibi köklü biçimde nedensel öğretiler poetik olanın ontolojisini pek belirleyemez" diyor Bachelard, sadece şairi ünlerken. Bu taifeye ressamı, "yaratıcı"yı ve poetik hayalleri olan tüm diğer ademoğullarını ekleyiverince...Ne ontolojisi, ne de mahut bir kriz anında sonra artık inhiraf etmiş, "normal"i yitirmiş hallerini okunaklıkılabilir bana kalırsa. "Freud'un sözkonusu metinde kanımca son derece doğru biçimde tanımladığı yüzer fantazma zamanı, gene aynı metinde yer alan ben ve öteki benler arasındaki açığa vurma ilişkileriyle beslendikçe süreç karmaşıklaşıyordu bir yandan, bir yandan da şiiri ortaya o süreç çıkartıyordu ama!" Heyhat! İşte opus için kalkışıldığında, ben ve ötekinin diyalogu başladığında...

Doğu-Batı divanı merkezinde elbette işin özünde EB'nin Ars Poetica'sı da duruyor kuşkusuz: "Şiirin konusu olan kişi(ler) ben'leriyle ayrı bir eğri getiriyorlardı önüme, şiirin öznesi de her zaman  ben-ben değildim üstelik, oysa kendimi hangi odağa, - biriki örnekte de öte'ye de koyarsam koyayım, şiiri eninde sonunda ben yazıyordum: Kendi fantazlamalarımla, ötekilere yüklediklerim, bazen de süzdüklerim, kitabın bütününde aynı labirentin geçenekleri olma durumundaydılar". Aynı labirent= Ars poetica?

Yılanın gövdesi, ilerlerde bir de labirent altında baş gösteriyor. İlk labirenti "inşaa" edenin, kendi  labirenti içinde kalayazdığı sonra kanatlı (epey poetik) bir çözümle, labirentin dışına güç bela çıktığını unutmadan not edersek...İçinden çıkamamaya "ramak" kalıyor. Buradan, labrys'e yani çift-başlı baltaya, evrenin yaradılışına dair taşıdığı simgeye, gerisin geri, kendine, kendi içine kıvrılan yuvarlak formlara, belki de yılana geri dönüyoruz.

Beride, Jung ve Warburg usulca sokuluyor metne, patika kendine kıvrılmaya, kendi ile mekik dokumaya hazırlanıyor. Jung'un Zürih gölü yanındaki Bollingen'den aldığı araziye uzun bir zaman içinde usul usul dikiverdiği kulenin peşine düştüğünü mimliyor EB. Jung giriştiği bu yapıda "ruh"un yapısının "genel"ine (yine bir bütünlük kaygısı ve tasası) erişene değin ona yeni kısımlar eklediği ve nihayetinde kendince bir "bütün"lüğe ulaşınca "inşaa" işlerini bitirdiği düşünülürse...Dahası Jung'un insanın ruhuna değgin söyledikleri arasında :"Önümüzde keşfedilmesi ve açıklanması gereken bir yapı var: bu yapının en üst katı 19. yüzyılda inşaa edilmiş, giriş katı 16. Yüzyıldan kalma, konstrüksiyonu ile yapılan titiz bir inceleme, bu yapının 2. Yüzyıldan kalma bir kulenin üstüne inşaa edildiğini ortaya koyuyor...." (Mekanın Poetikası- Gaston Bachelard). Biri hipnotize edici bir şekilde konuşadursun, gözüm Mekik'de "inşaa" kelimesinden gelip konaklayıveriyor : ....yetkin sarmalını kuracağına inandın, bir inşa aygıtına dönüştün. Durmaksa, duran ve seni bir nebze ateşinde dindiren, dinlendiren benim. Ben olmasam uyuyamazdın..." Herkes kendi inşaatını bambaşka "taş"larla yapıyor. Heyhat, "Mekik"i, Bachelard'ın "Mekanın Poetikası" ile yanyana okurken Warburg'un  "Yılan Ritüeli Pueblo diyarına bir yolculuk anlatısı"nın hemen başında yerlilerin kozmolojik hayalgücünün -evrenin bir ev olarak düşünülmesi- mantıkdışı bir hayvan, bir yılan olarak, bir çizimde birleşmesine değiniyor. Warburg anlatısını şöyle bitirmiş : "Ademoğlu ve çervesindeki dünya arasında ruhani bağlar kurmaya çalışan, ani elektriksel temasla (elektrikli aletler ve gelişmişlik adı altında yitirilmiş) parçalanmış mit ve semboller,   adanmışlık için uzam,  amaç için nedenler yaratır".

Yine sorularla, yepyeni sorularla kalakalıyorum; kendi "evi"nin, evrenin onu kucaklayan yitmiş sıcaklığının dışına çıkıvermiş ademoğlu, yüzer bir fantazma zamanda kendine yeni bir ev/yapıt mı inşaa ediyor? Sonra da inşaatının içinde Dedalus gibi, ramak kalada kendine belki de bir çift kanat arıyor ve belki de aklı böylece kanatlanıyor? Biri ve öteki/ler sorularla ilgili konuşmaya davranıyorlar. "Mekik"e dair yazacak, kalemi başka patikalara yürütecek çok şey var. Ama şuracıkta durmaya karar kılıyorum. Bir yürüyüş yine de iyi gelebilir; evden dışarı adımlayınca, uzakta hemen düzlüğün ötesinde, ormanın içine doğru kıvrılan bir patika var.



Ocak-2015
Merih Sakarya

16 Kasım, 2014

Immanuel Kant'ın Son Günleri

"Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum" diyen Epiküre katılmadığım zamanlar da oldu. Ölümün peçesi suretimizi örtmeden önce, sayılı günleri ölüm endişesiyle geçirmenin beyhudeliğinden dem vursa da bu tümceyi dümdüz okuduğum zamanlarda, nefesin tükenişinin sadece o son saniye  ile sınırlı olmadığını öğrenecek kadar uzun yaşadım. Usul ve pek ayak sesleri ile geliyordu  hep ölüm, hazırlıklar hep eksik kalsa da geliyorum diyordu...

Ölümün bir durumdan ibaret olmasındansa bir süreç olduğuna vardım bunca sene sonunda; yaşamaya başladığımızda başlayan, birçok durumda bedeni tümden iflasa sürekleyen, gittikçe kötü bir seyre dalan ve son an geldiğinde de kaçınılmaz bir şekilde noktalanan bir ilerleyişti ölüm. Çağrısını tüm hücrelere duyurmasından önce, son zamanlarda, (kimileri için aylar, kimileri için haftalar, kimileri içinse günlerle ölçülebilir bu süre), yaşamdan insanı yırtıp almak için içeride bambaşka bir kimya tertip ettiğini, ve hayatına devam edenin bütünlüğünü, düşüncelerini, yaşayış biçimini, alışkanlıklarını ve inceliklerini toptan değiştirdiğini düşündüm. Bedenin usul istila edilmesi ile beraber düşüncelerin de istilasının koşut gittiğini gördüm çoğu kez. Belki de bedenin iflasına aydınlık bir akıl, faltaşı gözlerle cepheden bakamadığından kendi ipini çekiyor, sigortasını attırıyordu. Bunları bilerek açtım "Immanuel Kant'ın son günleri"ni okumaya. Bildiklerimin yanına iliştirdiğim, altını ürpererek çizdiğim satırlar oldu...

Bir portre çalışması değil bu kitap, yine de Kant'a ve yaşayışına dair ipuçları ile bezeli olduğu da kesin. Hayatını neredeyse bir ritüeller silsilesi içinde, şaşmaz bir saatin çarkları gibi düzenli, bir o kadar incelikli hatta gündelik alışkanlıkları konusunda enikonu saplantı derecesinde sadık bir toplamda yaşayan bir adamı getiriyor karşımıza; yine de bütün bunlar, onun, dostları ve çevresindekilere karşı takındığı sevecen tavrı değiştirmiyor. Ölüme bunca yaklaşmışken bile günlük düzeni konusunda neredeyse ödün vermeyen bu kunt duruş beni dehşete düşürdü. Böylesine istifli, tertipli, sükuneti büyüten bir yaşamın onda birine ayak uydurumayabilir insan şu zamanlarda. Her yandan bizi bizden almaya çabalayan onca şey varken hem...


 Parlak zekanın derinlerden yüzeye doğru yol alıp, kalemin ucuna akması için durgun bir deniz gibi  sükunette bir akla var ademoğlunun demekten geri duramadım. Penceresinden gözüken Lobenicht kulesine bakarak düzenlediği düşünme oturumları, bir sabah meditasyonu olarak okunmayacaksa ne olarak okunabilir? Kuleyi ağaçların örtmesi ile yaşadığı sıkıntıyı, belki de meditasyon içindeki  birinin, gözleri kapalıyken gördüğü karanlıktan sökün eden düşünceler arasında yol alan bir adamın bir anda nefesini, odağını yitirmesi ile özleştiriyorum; durum öylesine önemli olacak ki ağaçlar komşusu tarafından eski düzenine geri getirilerek, Kant'ın sabahki derin düşünce seanslarının devamlılığı sağlanmış.

Yakınlarının ölümlerine doğru izledikleri seyir süresince kaygılı, ölüm haberleri ulaştıklarında ise yaşamın en doğal olayı gerçekleşmişçesine sergilediği duruşunu düşünüyorum. Belki de Epikür'ün sözünün bir başka yorumun içinde buluveriyorum kendimi: Giden için kaygılanmaya gerek yok, artık geçidin öte tarafında, kaygı duyacaksak eğer yaşayanlar için duymalıyız.

Birçoklarında gördüm ben, giderayak, usu tamamen geçmişin ele geçirdiğini; "Geçmiş, dolaysız bir varoluşun açıklık ve canlılığı ile ortaya çıkarken şimdi, sonsuz bir uzaklığın belirsizliğinde yitiyordu" cümlesinin nasıl okunması gerektiğini biliyorum hatıralara çekilirken. Ölüm döşeklerindeyken,  başkaları onların saçmaladıklarını sanırken, aslında anlatıkları her şeyde geçmişin en ince detayları ve çağırılması zor hatıraları ile boğuşanları, şimdi olanla, geçmişte yaşananları karıştırıp, zaman dizgesini yitirenleri, ölmüş olanları hatırlayanları, isimleri ile çağıranları ve unutulmuş olanlarla rüyalarında ve gündüşlerinde konuşanları ve oysa yaşamış oldukları, ölümün iyice elegeçirmiş olduğu "şimdi"yi ise neredeyse görmezden gelenlerin olduğu anılarla dolu zihnim. Bedeni elegeçiren deliriumun bir benzeri zihni de allak bullak ediyor olmalı; belki son bir itki, dipteki geçmişin tüm tortusunu son bir parıltı ile tekrar yüzeye çıkartıyordur. "Su Oyunları"nda yazdıydım, zaman ilerledikçe bakışın güzergahının ileriden geriye doğru döndüğünü; gençken uza, uzağa bakar insan, orta yaşda iki uca gerili bir ipte iki yöne belki de, oysa yaşlılıkta, ötede bir tek, o karar leke durduğundan geçmişe, hatıralara çekilmesi boşuna değildir insanın; bundandır tek tesellinin eninde sonunda amansız bellekten dilenmesi. Yaşlılıkta belki de en tatlı şeyin hatıralarda, gençlikte ve çocukluk zamanlarında aranması.

Kayıplarla beraber "gayb"a çekiliyor insan...Belki de ölüme iyice yaklaştığında insan, bu "gayb" kutusunun kapağı da açılıyor ve saçılıyor geçmiş kayıplar ortaya. Her gideni ola ki aynı kayıp hanesinde arşivliyoruz ve defteri bir tek kendimiz için orta yere açıveriyoruz,  bizi uğurlayanların gözleri önünde.

Sona doğru gidişte yola iyice sis çöküyor; yolunu kaybedip ölümün sarp dağına çıkmaya başlıyor insan; yine yeniden okuyorum ki günlük, kısa zamanlı hafıza tamamıyla eriyor, tüm hücrelerimize işleyen zaman dizgesi çözülüyor, aklın, yaşamı incelikle dokuyan iplerini sanrılar ele geçiriyor. İşte böyle bir durumda günlük rituellerine (her sabah aynı saatte kalkması, sadece belirli bir saatte bir kez yemek yemesi, pipo saaati, kitap okuma saati ve saire) sonuna kadar aynı sadakatle uymaya çalışan, arkadaşlarını akşam yemeklerinde ağırlayarak sohbetlerine devam eden, ufak bir eşyasının bile yerinin değiştirilmesi tahammül edemeyen, sabah kahvaltısını kimseyi görmeden etme alışkanlığının sürdürülmesini bile ısrarla isteyen bir bilgeyi görüyorum sislerin içindeki yalnız yürüyüşünde. Erimeye, çözülmeye, yitime karşı gösterdiği bu  asil dikleniş karşısında saygıyla eğilmekten başka ne yapabilir ki insan. 

Günlük rituellerin gerek bir nev-i ibadet olarak gerekse de her türlü incelikle bezeli yaşam ve alışkanlık tasarımı olarak tanrısını yitirmiş modern insanın tek limanı olabileceğini, ancak bunlara tutunarak yaşanabileceğini, soylu ve manalı bir yaşamın ancak böyle mümkün olabileceğin düşündüm çoğu kez. İbadethanesine giden insanla, her neyi yüceltiyorsa, gündelik hayatında ama usanmadan ve yılmadan onunla bir araya gelen, ona zaman ayıran ve kendi köşesine çekilerek tekrar eden ademoğlunu aynı kefede tasavvur ettim.  Immanuel Kant'ın son günleri, böylesine, hatta fazlasını, adeta manastırına çekilmiş keşişçe bir yaşamı da anlatıyordu kanımca. "Zihin kuvvetleri, (bu ifadeyi kullanmama müsade varsa) için için yanarak kül oluyordu; fakat ara sıra parlak bir alev veya büyük bir ışık sızıntısı filizlenip altta eski ateşin uyukladığını hissetiriyordu", koru küllenmeye başlamış bu ateş, günlerce süren böylesine bir yaşamın ödülüydü.

Merih Sakarya
Kasım-2014


13 Ağustos, 2014

Kısa öyküler 40

Tuval üstüne karışık teknik

Resimde kırık kerpeteni -ikinin teki, eksik, yarım kalmış, sökmek...- de kullanmaya zincir işin içine girdikten sonra karar verdim. Zincir, sayısız, uzun yolculukta yoldaşım olan külüstüre taktığım kış zincirlerinden bir parça. En zor olan yolculuklardan bir tanesi geliyor aklıma. Karda dönen zincirlerin sesi. Sert rüzgârla beraber sileceklerin hızla çalıştığı camlara hücum eden kar. Buğulanmış camlar, sigara dumanı, arasıra sağa sola savrulmalarımız… Saplanıp kalmalarımız…Bazen içimize işleyen ayazda dakikalarca uğraştıktan sonra tekrar yola koyuluyorduk. Ölü doğanın tüm güzelliği bizi çepeçevre sarmıştı. Kar altında dalları ağırlıkla iyice eğilmiş ağaçlar, görkemli dağların bembeyaz eteklerinin arasından geçiyorduk. Bata çıka kar. Yol, yokuş, kış, karakış, hâl çaresi... O yolculukta kullandığım zincirlerden bir parçayı alıp tabloya yerleştirdim. Sonra da kırık kerpeteni… Kırık kerpeten evde alet kutusunun içinde duruyordu. Buraya taşınmadan önceki evde, çocukluğumdan kalma sallanan tahta atı, yan komşunun yeni doğan oğlu için bir gün lazım olursa diye tamir ederken elimde kalmıştı. 

Hemen yanlarındaki pamuk ve köpük, olsa olsa kardan kalma akılşaşmasının elyordamı ile konmuş olsa gerekir. Hiç hesapta yoktu. Eski sevgilimin çekmecesinden - bir gün benimle beraber yaşamaya karar verdiğinde, çekmeceden bana ait olan eşyaları çıkarıp kendininkileri yerleştirdiydi: fondöten, ruj, allık, göz kalemleri, el göz kremleri, çıkartıcı losyon, parfüm, far mar karşımının bilindik genizgıdıklayan kokusuyla yıkanmış bir cennet bahçesi yapmıştı kendine. Gitti; çoğu neredeyse tamamen kullanmış ya da iyice azalmış malzemeleri bir ara alacağını söylese de bir daha bu eve hiç uğramadı. Cennet bahçesi bende kaldı; aşırdım pamuğu. Pamukta rengini belli etmeyecek tutkal bulmak için epey ahbabı aradım, sonra dönüp dolaşıp aynı mahâle geleceği önceden belli her hırsız gibi çekmecede buldum aradığımı; pamukta kırmızı ruj lekesi, fondöten ve saire de bu sayede işin içine girdi. Bu kısmın karda öpüşmeye ithaf edilebileceğine düşünmüyor değilim hâlâ. Kar fırtınası dindikten sonra ikimizde çıt çıkarmadan, usul çalan müziğe kulak kesilerek ve doğanın güzelliğini seyrederek yol alıyorduk. Bu sefer gördüğümüz manzaradan etkilenmiş bir ara durduk,  arabadan indik, sigaraları yaktık. Hiç konuşmadan manzaraya bakarak dumanlandık. Bir anda bana döndüydü, montumun yakalarından beni kendine çekip biraz önce tazelediği ruju ile öptü beni. Nefessiz uzunca öpüştük. Bana var gücüyle sarıldı ve bir süre hiç bırakmadı. Onunla bütün, gözlerim karşıdaki karlı tepelere kilitli, dudaklarımda ruju, dışardaki ayazı birkaç dakikalığına unuttum. Sanayi devrimini içselleştirmiş her kadın öpücüğü kesinkes ruj kokar.

Her sabah gözkaykılmış kafayla geçip başına bakarım; öte dünyadan yeni çıkmış halimle başka görünür tuval. Oda leş gibi izmarit, yanmış tütün -gittiğinden beri iki paketi geçtik dediydim o sabah kendime- kokmuş. İçiyorum mereti geride sadece küller kalıyor. İşte bunu derdemez yüzümü bile yıkamadan daldım işin içine. Parmaklayıp ovaladım, parmaklayıp ovaladım, derken küller bitince emzik kısımları kabak gibi küllükte kaldı; israf etmemeli deyip bir kenarda topladım, edindiğim neşterle filtrelerini kesip kesip...Esprisi bile oldu. (-İçilmiş izmaritlerinizde sağlam filtreli olanları bi' zahmet... -O kadar düştün demek, bu kadının gidişi yaramadı sana. Gülüşmeler…). Filtrelerden, onun vücudunun hatırımda kalan izdüşümlerinden gizli bir beden inşaa ettim tuvalin bir köşesinde. Onu yatakta uzanmış hayal ettim.

Geride sadece küller bir de fotoğraflar kalıyor. Kırık alet edevatta beni çeken bir şeyler var. İç kırıklığına tekabül eden bir yan mı ola? Onca fotoğrafını çektim onun, en naiflerinden afili olanlarına, lakin aydınlık yüzüyle gözlerini dört açıp gülümsediği bir tane var ki... Pencere kenarı. Kar var pervazda. Çiçekleri ve yaprakları kurumuş bir kaç saksı var. Dirseğini camın kenarına koymuş, yüzünü hafif bana dönmüş. Varla yok arası bir gülümseme var yüzünde. Öylesine sıcak bir gülümseme ki sanki kış yok. Neyse. Objektif kırık mırık değil. Kıydık paraya, koyduk objektifi. Tuvale iliştirmek epey vaktimi aldı. Gören göz, kanayan göz, mazimiz gözümün aynasına dolanır. Tuvalin üstü zincir, kerpeten, pamuk, izmaritler, objektif derken böyle kapalı çarşı sergisi kıvamına geldikçe mahut zaatlardan -bitmemiş işleri sadece bir iki ahbaba göstermek gibi bir adetim var. Nazarları değmez üstelik.- okkalı espriler gelmeye devam etti. -Bana da bir yer açıversen şuradaki boşlukta. Gülüşmeler, gülüşmeler... Gülüşmeler de; kan her zaman dışarı damlamaz diyemiyorsun.

Lafın kısası, ona dair, bize dair, geride kalan ne var ne yoksa, tuvale iliştirdim hepsini. Çekmece boşaldı. Tuval, usul usul epey kalabalık bir hale geldi. Onca şey varken içinde, resmi iyi bir para karşılığı satın alan adam gitmiş külotu beğenmiş. Tuval üstünde külot çok yaratıcıymış efendim. Bir parça çarşafla beraber tuvale iliştirmiştim külotu. Böylesine bir etki neler de düşüdürürmüş insana. Emin'in işlerine benziyor dedi -Emin mi? Kim? diyemedim. Mahut zaatlar aydınlattılar sonra. Soyadı Emin'miş. İngiliz bir hatun. Yatağını koyuvermiş orta yere. İyi de yapmış. Ben hayatımı her seferinde orta yere koyuyorum ya kim biliyor. Neyse…Bahse değmez başka parçalar da var resimde ama, geri kalanı yağlı boya. Bu işin onun suretiyle buralara geldiğine bi' ademoğlu inanmaz. Ona olan özlemim o kadar büyümüştü ki baş köşeye yerleştirebileceğim bir tablosu olsun istemiştim. Yüzünü çizmiştim işe başlarken ilkin, çekince siyah yağlı boyayı, ayak diremeden kapandı.


Merih Sakarya, 2007
2014

09 Temmuz, 2014

Notlar


I - La Grande Bellezza'nın yaratmış olduğu etki ile İtalyan filmlerine savruldum. Filmin açılış sahnesi ile hemen yakalanıyorum. Roma'da Trastevere'nin yukarılarındaki bu çeşme Roma'da ilk gördüğüm yerdi; kaldığım yere neredeyse 5 dakika mesafede. Arkada Tavener'in The Lamb'ini söyleyen bir koro var. Aklımda kalanları sıralamaya kalktığımda: hayat, bozgun, yaşlılık, azamet, görkem, sanat, tanrı, mucize, mafya, ilk aşk, acziyet, parti, anahtar, çocukluk, sihir, zürafa; neredeyse büyük bir yaşam sirkinin geniş sınırlarında gezmeye başlıyorum. Sanki yaşam sirki ve sanatçının (derin düşünceleri ve hislerinin esaretinde yaşamaya mecbur ademoğlu) bir palyaço olarak portresine, oradan yeniden melankoliye geçebilirmişiz gibi. Bunca güzelliğe rağmen gizli bir melankoli var bu filmin içinde, aslında gizli falan da değil; görüntüler öylesine etkileyici ki sadece melankolinin içinde kalmanıza ve karanlığa çekilmenize izin vermiyor.

İtalyan filmlerine savruldum demiştim, ardı sıra Tornatore'nin La Migliore Offerta'sını, Sorrentino'nun Il Divo'sunu, Le conseguencze dell'amore'sini ve diğer yarısını bugün izleyeceğim Michelangelo Frammartino'nun Le Quattro Volte'yi izledim peş peşe. 

Le Quattro Volte, bir dağ kasabasındaki neredeyse hiçbir konuşmanın olmadığı, sıradan gözükmekle beraber gerçeklik duygusunu insana derinden hissettiren manzaralarla yaklaşıyor. Keçilerin rol yaptığını savlayacak kimse olamayacağına göre, bunu en azından bu haliyle kabul etmeliyiz. Filmin izlediği Pisogoryen dörtlemeye değinmeyeceğim. Belki izledikten sonra insan, hayvan,  bitki ve mineral dörtlemesini düşünerek siz bir bakarsınız.

Nedense tüm iyi İtalyan yazar ve sinemacıların hâlâ mucizeye inandıkları yollu bir sava girişeceğim dilim varsa. Calvino'yu, Buzati'yi, Manganelli'yi böylesine büyüleyici kılan neyse aynı şeyi  Tornatore ve Sorrentino'da hissediyor olmak sanırım bir rastlantı değil.

II- Bir "Roman" yazmaya girişeli uzun zaman oldu. Roman mı hayatı, yoksa hayatım ve başkalarının hayatı mı romanı katediyor bilemiyorum bazen. Aklıma düşen bir sorunun cevabını aramak için Hesiodos'un İşler ve Günler'ini okumaya başlamıştım ki cevap kendini duyurmakta gecikmedi : "Demir Soyu" devam ediyor.

III-Sanat Dünyamız dergisinin "Fotoğraf Nerede Biter? 0.2 sini aldım geçenlerde. İstanbul Modern Fotoğfraf Bölümü yöneticisi Sena Çakırkaya'nın değindiği çok önemli bir husus var yazısında. Milyarca fotoğraf paylaşıyoruz artık; görsel kültür her şeyi avucunun içine alıyor. Bu resimde en iyi halimizle arz-ı endam etmeye çalışyoruz. Resmin içinde kalabilmek için iyi görünmeye ihtiyaç duyuyoruz / duyuyorduk. Aslında mesele bambaşka bir boyut daha aldı, sosyal hayatımızda iyi görünerek arz-ı endam eyleme durumuna sadece en iyi gözüktüğümüz anlarımızın fotoğraflarını paylaşmakta eklendi; "gündelik hayatın sıkıntılı anları, hüzünler, kavgalar, toplum tarafından kabul edilenler kayda alınmadan unutulmaya, üstü örtülmeye çalışılır"a vardık nihayetinde. Kendimize sahte bir cennet yarattık. Aslında durum öylesine acıklı ki, kendimizle kısmi olarak bağlarımızı yitirdik de diyor bu cümle. Bir bütün olamadıkça nasıl kendisi olabilir ki insan?

IV-Tavener'in ilahi müzikleri, Verdi'nin Requieme, Rostropovich çello sonatları, Elfman'ın film müziklerini dinliyorum bu aralar. İlk defa koroları dinlemekten büyük bir zevk almaya başladım. İlahi mırıltılar içime serinlik serpiyor. Kilise korolarından tavsiyesi olan?

V- Bir mektup her zaman bir zarf içinde gelmek zorunda değil. Şu rüzgâr göklerden gelen bir mektup değil mi?



selam

Merih

09 Haziran, 2014

İKİ KAHİN- KISA ÖYKÜLER 41

Dağın eteklerinde vadiye bakan bir yamacın bir kaç kayayla seyirlik bir teras haline geldiği bir yerde oturuyorlardı. Vadi, boylu boyunca nehrin açtığı yatakta diğer dağların arasından kıvrılarak uzanıyordu. İki kahin, yaban mersini toplamış, küçük sepetlerini kenara koymuş soluklanıyorlardı. Üstlerinde oradan buradan çaputlarla birleştikleri elbiseler, ellerinde asa benzeri iki odun sopa vardı. Yaşları epey ilerlemiş, yüzleri ve elleri buruş buruştu; buna rağmen günün ilk ışıkları ile yola koyulmuş, yaban mersini toplamaya başlamışlardı. 

Onyıllardır beraberdiler. Söyleyeceklerini işitmek için, çıktıkları dağa her gün gelenlere kaderlerinin onlara ne getireceğini anlatırken biri gördüklerini ve öbürü işittiklerini söyleyip, gelecekten haber bekleyen yabancının hikayesini kaçınılmaz bir şekilde önüne seriyorlardı. Dağa çıktıkları son sefer, kısa bir gündüşünün içinde, kahinlerin biri diğerinin öleceğini gördü, öbürü ansızın gaipten işitti öleceğini. Bile bile bu sabahta yine yola koyuldular. Dağın eteklerinde oturuyorlardı.

-Olacak varır olacağına, dedi, kahinlerin ilki 
Örülü kızıl saçlarından kurtulmuş saçtelini alırken günebakan yüzünden. Güneş eritiyordu tunç benizli kayaları.

-Yok mu başka yolu, dedi kadınların ikincisi; dişlerini tokurdatıp yutkunan sakat ellisi.
Kekik kokularının uçuşup durduğu tepelerde, esintiyle kıvrılıp doğrulan çalıların arasındaydılar. Şekilsiz iki büyük kayanın üstünde oturuyorlardı vadiye karşı. Yüzleri sıcak esintiye dönük, karşı tepelerin yamaçlarına doğru kıvrandırdılar gözlerini.

-Benim işitemeden işittiklerim, senin...
-Benim göremeden gördüklerim…
-... varmadı mı hep olduğuna? Olacak yine. Dönmeye koyuldu talihin tekerleği. Seksen sekizi birden gökte apaçık parladığında; görüp de söylediğin gibi, dedi.

Eteğinin uçlarını sıcak yelden çekti, kızaran kayadan sakınmak için dertop etti altında. Güneş, yaz mavisi göğü ortaladı günün en kavruk yakıcılığı ile.

- Hiç bakmamalıydım yıldızların oyunlarına, dedi, buruşuk gerdanlısı, sakat ellisi.
-Olacak varacak olduğuna. Çaresi yok görülmüşlerin. Yaban mersini ile doldu taştı sepetler. Dilediğin gibi çıktık yükseklere de. Dönüp gidelim artık evimize.
-Olacak ya varırsa bugün olacağına. Yaban mersini doldu taştı sepetler. Göründüğü gibi düşerse elinden sepet. Dağılıverirse yaban mersinleri. Dönmeyelim bir daha eve.

Sıcak yel bir çalı yumağını kaldırıp uçurdu. Yuvarlana yuvarlana kayaların arasında vadinin aşağılarına doğru uçtu.

-Talihin peşinde, peşine düşen talihin. Döne dolaşa aynı yere. Bir kez daha anlat istersen gördüklerini. Belki biraz olsun rahatlatır için. Talihin elinden kim kaçabilmiş? Kim koşmamış acı ve kederli de olsa biricik talihine. 

-Dinle öyleyse bir kez daha. Bir kez daha dinle söyleyeceklerimi. Seksen sekizi birden gökte apaçık parladığında, geceyi bizden uzak tutan kapının yanıbaşında, boylu poslu bir adam çıkacak önümüze. Bundan uzun yıllar önce haberler verdiğimizi söyleyecek sırları mühürlü gelecekten. Olanları söyler söylemez, çekip kınından kılıcını, gecede ıslık çalan bir savuruşla üstüne gelecek...Anlatmamı isteme bir kez daha, kanın kendine kırmızı bir patika kıvırışını..
-Sonra ya sonra...
-Her yana dağılıp yuvarlanacak yaban mersinleri… Gitmeyip duralım burada, dedi dişlerini tokurdatan sakat ellisi. En azından bu gece. Uzun bir ömür geçirdik beraber, en azından…
-Kaçamam talihin benim için hazırladığı oyunundan ama kalalım istediğin gibi, dedi. Günde kızıl saçları uçuşuyordu.

Gündüşlerine batıp çıktılar; güneş, vadinin büyük çanağında bulutlarla gölge oyunlarına dalmıştı. Kahinlerden uzu ve öteyi görene adamın yüzünü zahir oldu.
-Bildiğimiz bir adam senin canının buhurunu gökyüzüne salmak isteyen,
-Ben de işitmiştim daha önce sesini,

Sepetlerinde yaban mersinleri, gün batımına kadar oturup sohbet ettiler vadinin kartal yuvasında. Uzun sessizliğin ardından talih, kendi sözlerini söyleyiverdi, eve gitmeleri gerekirken dağın eteklerinde konaklamalarına. Zelzele ile dağ titredi, koca kaya parçaları üstlerinden, yanlarından aşıp gitti. Dağın ağzından kıpkızıl sular çıkıyordu. Küçük sepetleri takıp kollarına canlarını kurtarmaya davrandılar, vadinin aşağılarına doğru yol aldılar hızlı adımlarla. 

İndiklerinde hava kararmış, kızıl sular geceyi aydınlatıyordu. Vara vara evlerinin önüne vardılar; can korkusundan unuttular gaipten zahir olanı, sesizlikten işitileni. Birkaç öteberi alıp kaçmak için buralardan evine içine adımladılar. O anda anladı, dağın azgın sularına benzeyen saçlarını sıvazlayan, gördüklerinin zuhur etmeye başladığını. Kapıyı güçlükle kapattılar. Kapının eşiğinde soluk soluğa, korkuyla kalakaldılar. Yıllardır oturup durdukları hanenin içine dönüverdiler. Oracıkta dikiliyordu boylu poslu adam.

-Hatırladınız mı beni dedi. Bana bir kurtuluş yolu olsun söylememiştiniz kötü talihim için. Oğlum geçen ay söylediğiniz gibi bu dünyadan göçtü gitti. Kılıcım o gün bugündür kınında durmuyor, dinmeye acım gibi. Çekip kınından kılıcını…


Her yana döküldü yaban mersinleri

09 Ocak, 2014

Dehrin Dehlizlerinde Ademoğlu


"Hepsi"ne gelip tosluyorum. Görünmezlik pelerinini çıkartıyor imgeler…Daha çıplaklar...İzlerin peşinde koşuştururken, bir ize dönüştüğümü ansıyıveriyorum birden…

' "Dehr", alemin müdde­ti, bekası demektir. Belli zamanlar için de tüm zamanlar için de kul­lanılır. '



Belki de son bir kaç kitabında bazı satırların altını çizerek "dağılan hayatlar gördüm, kendiminkinin seyircisi olabileceğim kaygısı kuytumdan eksik olmadı" cümlesine doğru açılan bakışgahın ağusunu, ağrısını hepten büyüttüğünün iyice farkına varmaya başlamıştım zaten. Ten! Ah, ten! Düşçül yaralar alıyor yolda. İmgelerle bir dikiş tutturup, yırtılan yerinden



Antonioni'ye gönderme ile açılıyor kitap. Derkenarda ayraç olmaya yazgılı bir karton ucuna iliştirilmiş. "Passenger"ı izleyenler hatırlarlar o kareleri ; yola kendisi olarak devam etmenin mümkünatı kalmamıştır artık. Yola devam etmenin mümkünatı yoktur; amma velakin bunu göstermez Antonioni. Kamerayı dışarı çevirir, içeride ne olup bittiğini içgözümüzle gördüğümüzü bilmemizi ister; görmek için görmeye ihtiyacınız yok der gibidir. Dışarıyı izlerken göz perdesinin arkasında ne filmler çeviririz? Antonioni'nin göstermediği odanın sınırları, perdenin gerisindeki görünmeyen içimizin mi bir alegorisidir. Dışarı bakan göz, içeriyi yoklayan us-un.

Olup biten, arkada olup bitenden öte, yola "kendi" olarak devam etmemenin mümkünatının kalmadığı bir yere mi dokunmak istiyor bu gönderme. Yeni bir evreye geçişin vaftiz edilmesi böylece sanki daha da bir anlam kazanıyor. PON.

Yine de "Arkada" olup biteni görüyoruz demekten geri duramıyorum cevaben. Bunca "hayalet" hikayesi, bunca "taşların kıpırdaması", bunca yolculuktan sonra biz de kendi hayaletimiz(l)e yol alıyoruz nicedir. 

Olsa olsa, çemberlerin, karşıt çemberlerin arasında epsilon mesafe uzaklıkta bir başka hiza denemesi bu; bir prova olmamalı daha. Geçip gitmiştir... Bir dönem tutulması olduğu kesin; dil tutulması... Gerçeklerin gölgesi imgelerin üzerine düşüyor. Birden kararıveriyor gökyüzü…Bir ürperti. Ama bir ilk tutulma, hani şu Med'lerin ve Perslerin savaş alanında kalakaldıkları gibi...

"Hepsi"nde 'Verneinung' kavramına toslayıp irkiliyorum. Aklımda kol gezen cümlenin kelimelerini sıralayıveriyorum birkaç ilave okumadan sonra.
"Büyük tutkular derin inkarların kostümüne bürünmüş kol geziyormuş". Cümleyi yazıp sonra hemen duraksıyorum. Aslında, derin inkarlar büyük onaylamalar imiş yazmalıydım kısaca, basitçe… Kendimi kıskıvrak yakalıyorum...


Mahut seanslardan sonra dil sürçmelerini, dil sürçmelerimi okumaya ayarlı zihnim. Kendimi kıskıvrak yakalamalarımın sayısı artıyor. Bitmeyen bir didişme. Yeni çıkmazlarda yeni delikler kazıyor öteki…Ben ötekinin metaforlar ürettiğini sanarken sembollerle konuşuyormuş aslında. İçerde gizli saklı kalsa da anlaşılmayı bekleyen biri var. Üstad, Tarkovsky: sembollerin kesin bir anlamı, bir entellektüel formulü olmasına rağmen metaforların sadece bir imajdan ibaret olduğunu söylemiş Le Monde'daki bir söyleşisinde; sembollerin kilit , kilitli kalmış anlamlarından, meteforların okunmaya çalıştıkça elden sıvışan doğalarından...

"Kendine sıkışan, basbayağı sıkışan, yapayalnız, kıvranmaya koyulur" Hep bir son duygusu içinde kıvranmıyor oysa insan. Sıkışıp kalakalınan zamanlar çokça, hayatın karşısına çıkardığı onca soru karşısında her daim cevaplar bulamıyor insan. Bazen de bulduğu cevaplara inanası gelmiyor. "Asansör"ü yazmaya koyulmuştum uzun zaman önce, kendime değmeye başladığım bir yazı etleniyordu; düşük oldu. İkinci bölümünde "soru" orduları ile savaşıyordum. Her an yenisi peydahlanıyordu soruların...

"Kriz", zamanında bir "Kitaplık"ta idi sanırım, Eco'nun kısa bir zaman diliminde inanılmaz hazırlıksız bir şekilde bunun üzerine konuştuğuna değindiğini hatırlıyorum EB'nin. Kriz ola ki ademoğlunun üstüne bastığı satıhın kayıp gidivermesi ayakları altından; cevapların yitivermesi. İzlerin peşinde çıkmaz yola sapılması…"Kundak"la ilgili yazdıklarım geliyor aklıma "Asansör"de :

 4-Kundak



Bu deli gömleği icadı bir delinin elinden çıkmış olsa gerek. Elbette Orta Asya'dan çıkmış. Asıl amacı her ne kadar rahim dışına bir anda fırlamışlık hissini bastırmak, bir anda yiten sıcak, karanlık ve çepeçevre dünyayı yitirmişliği, yalancı bir örtü ile sağlamak olsa da -dünyaya gelişin hemen peşi sıra insanların insanlara yaptığı ilk üçkağıtdır bu: tercemesi henüz doğmadın hâlâ annenin karnındasın, korkma, uslu dur, dünya seni yemeyecek, dünya sana terlik pabuç alacak- eli kolu bağlılığın ilk resmidir. Öyle çok tercümesi var ki; dünyaya gelişin pür melâli ancak böylesi bir deli gömleği ile avutulabilir. Öte yandan aklıuçmuşlara da aynı yöntemin uygulanması  (deli gömleği, deli kundağı) belki de us kıvrımlarında kıvıramadıkları bu dünya oyunlarının üstesinden gelebilmeleri için aynı rahim-içindesin-bu-dünyaya-hiç-gelmedin-pışpışlamasının hiç değişmeyen yetişkin versiyonu olabilir. 




Bunu yazdığımda Ölüm'ü de "kundak"ladığımızı unutmuştum. Tüm "kriz" anlarını yalancı bir rahimle atlatmaya çalışıyor ademoğlu. Doğumu, deliliği ve ölümü; bunlardan boyveren korkuyu. Kriz, korkunun göz kamaştıran şimşeği. Yazı bir rahim değilse nedir?

Simya kavramlarından yol alıp Opus Negredo ve Siyaha Geçiş'e dokunuyor EB. Smoker's Melanosis'i duymuş muydu acaba? Ciğere çekilen siyah dumanların opus'unun bir sonucu değil mi operasyon? Yeni geldiği yeri post opus negredo olarak mimlesi de manidar… 

"Batıni" durumlar üzerine bir mim düşüyorum. Nicedir bu yatakta da akıyor EB'nin imgeleri; en azından bir çekim merkezi olmaya başladıkları ve yavaşça bu meseleler üzerine de kaleminin çekildiğini işaretleyen nice gösterge ve imge var şuracıkta. İnanmaya olan istencimiz öylesine kuvvetli ki "kayıp"larımız ile beraber gayba çekilmeye fazla direnemiyoruz. Aslına bakılırsa derin bir özlemden doğuyor belki de bunlar.

Bir okumaya girişmedim oysa "Hepsi"yi; ağusu insanın içine zerk eden cümlelerle yakıcı bir kitap Hepsi. Dün bir oturuşta okuyuverdim koyulan gecenin içine tünerken... 

Dönüp dolaşıp yine Yourcenar'a şu cümlesine çıkıyorum: "Ancak şurası da bir gerçek : Her insanın er ya da geç eriştiği ve hayatın insanın kabullendiği bir bozgundan başka bir şey olmadığı yaşa ulaşmış bulunuyorum." Henüz oraya zaman var. Olmalı…Bunun provasının yapılması da güç.
"Bu"nun bir prova olmasını kabul etmek istemiyorum. Bir yaş dönümünden bir çok hayaletle hiza yoklanarak geçilmiştir kanımca. Nice 70'lere, 80'lere...

12 Aralık, 2013

Mektup

Yorgun bir günün ardından, şarapla ve uykuyla sağaltılan bedenle gece uyanıp, lapa lapa yağan kara karşı, kedili kitaplı kahveli bir gece tertip eyleyip, Edward Weston'ın seksi dolmalık biberlerine göz atıp, Anoushka Shankar'ın son albümünü dinleyerek, rutini paranteze almak yaşadığını yeniden hissetiriyor insana.
Dünya sessiz… Sadece lapa lapa bir kar kıvamında yeryüzüne ağıyor. Mahalle sessiz ve komşular sessiz…Sadece martılar gazel okuyorlar karlı çatılarda. Ardına kadar açılmış salon perdeleri…Pencereden içeri süzülen ışık… Caddenin karşısındaki, sağ çaprazdaki binanın güzelim mimarisine bakakalıyorum. Hep orda mıydı demekten alamıyorum kendimi. Karda, ışık oyunları renkler ve gölgeler ve biçimler bambaşka gözüküyor…Görünen "başka", "başka" hissettiriyor insana kendini...

Mektup meselesi üzerine düşünüyorum bu aralar. Kimi arkadaşları dürtükleyerek, gelen bir zarfı açmanın içimde kıpırdattığı heyecanların, iş yerine gelen kargolarla sınırlı kaldığını ve uzundur gerçek, kanlı canlı bir mektup almadığım konusundaki muzdaripliğimi de anlatarak, bana mektup yazmaları konusunda onları kışkırtmak istiyorum. Hele, Weyergans'ın aklına esene mektup yazıp (doğruysa tabii ki, aralarında Horowitz bile varmış), bir çoğundan cevap aldığını okuduktan sonra iştahım daha da bir kabarıyor. Bu devirde ne mektubu denebilir elbet. El emeği göz nuru bir mektup, bu hızlı devirde duygusal bir yavaşlık konsepti içinde düşünülebilir: şu "yavaş yemek", "yavaş şehir" meselelerinin yanına iliştirilecek "yavaş mektup"; duygu düşüncelerin akmasına (zaten koşunca ne tarafa gittiğini bilemiyor) izin verecek bir hızda kalemin kıpırdanmasına müsade ettiği için…Yavaşlamalıyız…Hisetmek için ışık hızına değil de salyangoz hızına geçiyoruz köprü…Usuldan bir hıza doğru yavaşlamalıyız.

Hem mektup gibi bir açılım dost meclislerinde her zaman koyulaşması zor olan sohbetlere, mektup halesinde demlenen sessiz ve derin bir andan gönderilen yeni güzergahlar sağlayabilir...Kağıt, kalemle beraber bir oturuş, bir duruş gerektiren mektup yazmaya koyulmanın derli toplu düşünce silsilesinden neler çıkacağı da belli olmaz.

Geceyi Raga Madhuvanti (Alap) live at Carnegie Hall ile bitirirken beni Shankar'a ulayan sesleri de ansıyıveriyorum, 

namaste.

Merih


Foto: Edward Weston, 30 No'lu Biber

27 Kasım, 2013

Kısa kısa V



1) Martha Argerich ve Gidon Kremer verdikleri konserle ruhumuzu şenlendirdi. Mieczyslaw Weinberg Keman ve Piyano için sonat no:5 ile başladıkları konserin bitiminde seyircinin ayakta yoğun alkışlarına, (sanırım biri Piazzola'dan bir parça), iki bis ile karşılık verdiler. Aralarındaki mükemmel uyum piyano ve kemanın ayrı ayrı icra edildiğini unutturur derecesinde idi.

2) François Weyergans'ın "Annem'de Üç Gün"ü  bir psikanaliz seansından fırlamış gündelik dil sürçmelerinden bezenmiş paragraflarla dolu. Bazı paragrafları dehşet içinde okurken Weyergans'ın bunları gelişi güzel mi yoksa bilerek mi serpiştirdini düşünmekten geri duramıyorum. Annesini bir Boa yılanı, kendisini bir kobra yılanı olarak tasavvur edişi, kitabının piyasa çıkmasından bir kaç ay sonra ölen babasının (öldürdüğü mü demeli) ölüm nedeni olarak çıkarttığı kitabı öne sürmesi vs, liste uzayıp gidiyor. Zaten annesi ile olan ilişkisinin bazı sıkıntılı boyutlar kazandığını reddetmiyor Weyergans ama bu ayrıntılarla da bezemekten geri durmuyor

3) 

12 Kasım, 2013

He(p/r) güne bi(r/n) dokunuş I

Yaşadığımız faltaşı çağında, aç(ık)gözlerimiz gönlümüzü yoruyor. En çok da bize bakan ikon(a)ların gözleri yorgun. Görmenin bir ikame duygu olarak olarak başka duyguların da yerine geçtiğini duyumsuyor muyuz? Susamışlığımızı da ikame mallarla giderdiğimiz gibi... İç susuzluğunu...Beden sadece hazların sinir ucu, göz yuvarlağının çukuru olarak mı yollara düşüyor?... Bu "kafa"dan kurtulmalı...


İş: Yves Hayat (heyhat!)
"Icons are Tired"

07 Kasım, 2013

Kısa kısa IV


I) Marguerite Yourcenar'a ve Hadrianus'un Anılarına üçüncü dönüşüm bu. Kitap ile, yazarı ile ve kendi hayatımı onun hayatı kavrayışındaki yalvaçsı duruş ve söyleyiş ile kavramaya çalıştığım Hadrianus ile artık aramızda bir akraba ile kurulabiliecek bağlar kuruldu.

Yakın zamanda izlediğim Sartre belgeselinden sonra en azından kimi yerlerde "Özgürlük" meselesine dokundurmalarda sanki Sartre etkisi var gibi notlar aldım. Ne de olsa, çağdaşlar... Yourcenar'ı bu kadar benimsemiş olmama rağmen onun ve hayatı hakkında tek satır okumamış olduğumu utançla kavrayıveriyorum yazarken. Şu yüzüğün suretinin bile peşine bile düşmedim sözgelimi...








II) Tanrıya şükürler olsun uzundur beklediğim MUBİ sonunda memleket sınırlarında da hizmet vermeye başladı. Peşpeşe MUBİ'den izlediğim iki film, abone olmakta bir an bile neden duraksamadığım konusunda beni haklı çıkardı. Diane Arbus ismini yıllar önce fotoğrafın ustalarının işlerine bakarken duymuştum, sonra "Fur"u izledim. Onun hakkındaki bu düşsel film, fotoğraflarda okunamayan bazı ayrıntıları da artık okunaklı kıldı. Daha nefeslenmemiştim ki, yıllar önce izlediğim, 1932 yapımı Freaks'in de MUBİ'nin gösterim listesine girdiğini gördüm. Ucubelere, sureti, boyu, posu, endamı, duruşu, gülüşü "arızalı"lara, bizim gibi ol(a)mayanlara yöneltiğimiz iki yüzlü bakış... Heleki yüzeysel güzellik utkusu ve idealizminin damarlarımıza kadar pompalandığı şu devirde...Eco'nun peşpeşe okuduğum Güzelliğin Tarihi, Çirkinliğin Tarihi'ni tekrar kıvırıp kendimize aynanın iki tarafından da bakmak gerekli belki de. Bu devir, insana bir bedeni olduğunu ya da en azından sadece hazların sinir ucu olması dışında başka bir işe yaradığını düşünmediği bir bedeni olduğunu mu hatırlattığından ucubelerden bunca korkup kaçıyoruz. Asıl ucube, bilindik oranların (alın/burun-çene, boy,,...) dışına taşıldığında kendi "normal"inin dışına taşıldığını dehşetle kavrayan ve süslü ama boş varoluşuna toslayan normaller mi?

III) François Weyergans ve "Annem'de Üç Gün". Küçümen adımlarla okuyorum bu kitabı. Entellektüel serpiştirmelerden, satır aralarına gire alıntılardan rahatsız olmaya başlamıştım ama basmakalıp bir sıradanlıkla yapılmadıklarını farketmekle ve bana dokunan bir kaç ayrıntı ile bunlarla da sevmeye başladım kitabı. Yazamıyorsan, yazamadığını yazmakla başlayabilirsin. Samimi bir ses tutturmuş Weyergans. Kitabı okumayı bitirdiğim de iki satır olsun hakkında yazabilirim.




IV "Goodreads"i daha çok sevmeye başladım. Sanal bir okuma klübü gibi. Benzerlerimle İstanbul'un güzide semtlerinde buluşup sadece kitapları ve bizde bıraktıklarını konuştuğumuz bir okuma klübü olsun isterdim. Yer seçimlerim şöyle olabilirdi. Suadiye'de deniz kenarında bir kafe, Arkeoloji Müzesi bahçesi, Karaköy Bej , Sakıp Sabancı Müzesi. Müze buluşmalarını seviyorum galiba…







V)
Cumhuriyet'in kitap ekinde Celal Üster, NTV Tarih'in sansüre uğrayan son sayısının Metis tarafından bir kitap olarak basıldığını duyururken insanı kendine getiren bir yazı kaleme almış. Alıntılar, neden sokaklara dökülmüştü insanlar, onları bu raddeye getiren neydi meselesine, Türkiye'nin içinde bulunduğu konjonktürün dışında, tarihin içinde bulunan ve bu ana benzeyen diğer anlarla beraber genel bir betimle cevap arıyor: İnsan'ın tarihsel bir sorumluluk bilinciyle hareket ettiğine varıyor nihayetinde: Adaletsizliğe daha fazla hoşgörü gösteremediği bir anda atıveriyor hayat sigortası…

Geçen gün 100 yaşına varan Camus'dan bir alıntı ile bitireyim (yine Cumhuriyet kitap ekinden) : "Ağaçlar arasından bir ağaç, hayvanlar arasından bir kedi olsaydım, bu yaşamın bir anlamı olurdu, daha doğrusu bu sorunun hiç anlamı olmazdı, çünkü dünyadan bir parça olurdum"

07 Ekim, 2013

Söyleşmeler 4

-Neden yazıyorum ben Olric?
-Aklınızdan öylegeçiverdiğimden mi?
-Kaybolmamak için, kalemin ucunu bıraksam sanki yitip gideceğim bu dönüp duran anaforda.
-Sanki yazdıkça başka alemlerde kayboluyorsunuz efendimiz.
-Başka alemlerde kaybolayazdığımdan, bu tarafta yazadüşüyorum Olric.

10 Eylül, 2013

Söyleşmeler 3




-Olric hiç bir yere demirleyemiyorum, aklım çok dalgalı.
-Kıyıdan uzaklaşmayın, kıyıda kalın.
-Duramam, kalamam.
-Siz açılın ben aklınızın en kıyısından size göz kulak olurum efendimiz.

20 Ağustos, 2013

Bir güz ağıtı

Saatler: Uzun bir yolculuktan sonra. Kersiz fer, gözkapaklarını güçlükle taşıyan zihinde.

Anakronik dokunuş: Fenikeli bir büyücünün yanında. Çirkin, kambur, öte dünyadan kokular yayan. Geçmişte yunmuş, geleceği koklayan sayıklamalar içinde.

Uykusuz gecelerde bir yoğ yordamı : kendimden bir kurban. Yakınımdan, iyelik yeline karşı dursa da... İmpersonal, taçsız ve yurtsuz bir imperial.

kahin, yazgında kan var kederli adam, dedi. Ömrün, bunun peşinden, bozguna uğramış bir umut tarhı.

-eceğin açık lisanı : Yazgının görünmez yüzünde bir tülbent,

-eceğin kargılı karanlığı : yazgının gözlerinde bir ışık nakşı.

İmgeler: Uzayın derinliğinde yol alan bir göktaşı.

Onu bir avda yitirdim; sevgilimi. Uzandığı salı tutuşturup bıraktım göle.

Gövde ve keder. Tarifsiz lisanı gecenin.

ormanın içine adımladım.

Adımların panayırı, tekinsiz hislerin labirentinde, çıkmazında,

kendi içinde kaybolur, sessiz, kilitli. Locked-in syndrome.

hiç kimse kaçamaz kendinden, sessizliği içten kanatır durur,

düşünüşgillerden bir kemirgen...
MS, 2011

01 Ağustos, 2013

çentikler 53

A) Düşünce birliğinin dağılmaya başlaması, devingen çarkların bir tepi üretemeden kendi halinde rölantide dönmelerine neden oldu.

II) Uzun süren rölanti dönemi, boşluğun insafsızca ve hiç tahmin edilemeyecek bir şekilde en kolayda ve hazır olanlarla doldurulmasına neden oldu.

iii) İpin ucu kaçtı.

x) Bu ipin ucu, kendisinin hangi ipin ucu olduğunu konusundaki derin tereddütle boğuşmak yerine uçsuz bir birbaşınalığın düğümüne sarmalandı.

6) Kördüğüm ! ün, kendini dair bir soruşturma başlatması zaman aldı. Bunun için içini ürperten ve sarsıntıyı davet eden oylumlu bir yara gerekti. Gayzer bulduğu çatlaktan derinlerden fışkırdı.

b) Tıra lal la la, tıra lal la la, tıra lal la la. Bam! Kördüğümün bir körduvar, bir körsokak, bir köradım olduğu ilk ortaya çıktığında, kalakalındı. Tıra lal la la, tıra lal la la. Bam ! Bam ! Yola devam etmek için, taşınan kabuğun iyice farkına varılmalı ya da bir yılan gibi deri değiştirecek güç toplanmalı. Bam ! Bam ! Bam !

4) Adım. İnsanlık için küçük. Adım. Kendi merkezinden ve merkezliğinen çıkmış, omurilik hizasından öteye  dengeyi bozmak pahasına ileriye uzanmış kas ve zihin birlikteliği. Köradım değil bu sefer. Göradım. düşünce birliğinin başlangıcı. la nouvelle renaissance. hic et nunc.

Picture by Gao Xingjan

01 Temmuz, 2013

Çentikler 52

Geridönüşsüz bir zaman gezgini olarak, vakti zamanında okunmuş bir kitabı garip bir tanışmış olma duygusu ile yeniden rafından alıp, vakti zamanında içinde kıpırdattığı hislerin bir  benzerine, olur olmaz bir dejavu duygusuna rastlayacak mıyım diye usulca okumaya koyulmanın tarifsiz lezzeti... Eski bir bam telinin olur olmaz titreşmesi... Kimsenin işitmediği bir atmosferde yankılanan seslerden bir tanesinin tekrar zihninin bir ucunda çınlaması. Unutulmuş bir coğrafyanın üzerine yeniden ışık düşmesi. Akılda kalan, ilk okuyuşta hissedilen ile bu yeni okumada seni çepeçevre kuşatan tadın arasındaki nüansları telaşla anlamaya başlamak. Gerisin geri bu kitaba geldiysen, yürüdüğün bu kendine kıvrılan patikanın büyük dairesini anlamaya çalışmak. Vaktin geçmiş olduğunu ansımak...Kitabı, kendine ulaşmak ve kendini hatırlamak için bir portal olarak sıkı sıkıya kavramak. Durmak, kalakalmak, düşüncelerin sarhoşluğu...

Bir kitabı yeniden okumak, yolda eski bir sevgiliye rastlamak gibi. Bazı şeyler hiç değişmemiş, bazı şeyler ise zamanın tozuna bulanıp evrenin belleğinde silinip gitmiş.

 
Borges'in Kum Kitabı'nı yeniden okurken.
2001-2013

23 Ocak, 2013

Mektup

Ne zamandır inime, haneme, yöreme çekilmiş olduğumu biliyorum. Bunca zaman, yazının yatağından başka yataklarda akmaya çabalayınca, önünde açılmış duran beyaz sayfaya imler, işaretler, harfler kondurmak bir cesaret toplama işine, o akpak sayfa ise davetkarlığını kaybederek boşluğun çevrenini büyüten, ondan beslenen, birazdan yazmaya koyulacak adama meydan okuyan büyük bir beyaz çerçeveye dönüşüyor. Yine başına oturmuşsam, boşluğu bir yerinden yırtıp, araya bir parantez, cesaretimi toplayacak bir aralık açıyor, ardarda, kol kola dizilen hurufat ve kelimeler zincirinden yeniden bir güç devşirerek aklıma üşüşenleri zamanın tozuna bulanmadan buraya iliştirmek için alıştırma yapıyorum olsa gerekir. Mektup, belki de hem en kolayı hem de en zoru. İçerideki kimyayı ve etrafta dönüp duran dünyayı uzaktakine anlatmak için orta karar bir ses tutturma mecburiyeti olduğundan zor olsa da, varacağı bir yer, ulaşıp ilişeceği bir göz olduğundan, güç devşirme işinde, bir başına olmadığını muştulayarak dirayet veriyor insana.
Ard arda, birkaçını tekrar izlediğim  filmlere (Stalker, Yaban Çilekleri, Güz Sonatı, Dawn by Law, Burjuvazinin Gizli Çekiciliği) dair notlar düşecektim oysa... Ne zamandır seyir halindeki faltaşı durumlarını yazıya koşturarak, işin ucunu bıraktığım yerden, bende kalan, içimde çökelen tortuyu soruşturmaya koyulacaktım.

"Bahçeler" meselesini bir ucundan tutacaktım. Ademoğlu'nun öldüğünde gideceğini hayal ettiği cennet düşünün koca, muazzam bir bahçe düşü olduğundan yola çıkarak bu dünyada neden olsun bir bahçe peşinde koşmadığımızı soruşturacaktım. Japon bahçelerine, zen bahçelerine not düşecektim. Güzelliğin ve gösterişin yerine, okunaklı ve sade bir dilde gezintiye çağırdığına seslenen, olsa olsa bu sadelikte insanın gözlerini ve ruhunu kışkırtmak yerine onu gerisin geri kendine döndüren ve kendisi ile baş başa kalabilmesi için geri çekilen Japon bahçelerine değinecektim. Ütopya ve bahçe, Monet ve bahçe, kaotik bir zenginlikte her köşeden fışkıran doğa yerine kaosa düzen getirmeye çalışan insan elinden çıkma bir bahçeye varacaktım. Bunca çevrene rağmen, belki yazarken neden bu konunun uzundur kafamda bir yer kapladığına da bir cevap bulabilecektim belki. Öyledir ya, sonucun nereye varacağını bilerek yazmak değildir mesele, yola koyulup, bazen şiirde kor bir imge, öykü de tarifsiz bir an, böylesi yazılarda ele avuca gelmese de sizi kaşıyıp duran çekirdeğe indiğinizi düşündüğünüz an, o tarifsiz çözüm anı doyumsuz bir haz yaşatır yazana. Ola ki bütün yazılar o kıpkısa hazzı hasat etmek için çatılmıştır.

Şu kara bulutlar yağmur bırakmadan geçip gittiler...

Kısa zaman sonra görüşmek üzere,

Merih

15 Aralık, 2012

çentikler 51

Arafta mevsimler yok...Sadece kurşûni upuzun bir bekleyiş...İmkânsızlığın esinperisi yeni dönenceyi fısıldıyor...Yenidoğmuşun belli belirsiz kanat hareketleri...Bir rüzgârla sanki hepsi birden havalanacak...Bir üfleyiş, usul bir nefes yeni boyvermiş kanatlarının altını dolduracak küçümen bir tufan.




Kumul çatılar. Kağıttan duvarlar. Gözlükleri, elinde gazetesi, ayağında terlikleri; göz alabildiğine geniş bir buz pistinin tam orta yerinde oturuyor. İnsan elinden çıkma bir kastın evrensel yasalarına ihanet ediyor düpedüz. Geçmişi gelip onu bulacak, böylece geleceği sadece geçmişi olacak.

MS.
A ra    lık       
iki bin  on  iki bin on iki bin on iki bin on i

31 Ekim, 2012

"Rouen Katedrali" serisine çıkmalar ve devşirilmiş parçalar


Monet'in SSM'ye gelmesi vesilesi ile, arşivden...



parçalara yaklaşırken...
Bir adam düşlüyorum katedralin tam karşısında, katedralin günlerce baktığı tüm kıvrımlarına aşina, paletinde uzun uzun zamanın rengini karıyor. Giverny'deki atölyesinde zihninde iki seneden fazla yolculuk eden katedralleri inşaa ederken (inşaa ettiği), bizim bilmediğimiz ama hissedebildiğimiz bir zaman-ışık-mekan-renk-anıklık ağının içine dikiyor hepsini. parçalara yaklaşırken resimlere dokunamamak...
Resimin ressamından ayrılış koşulu her zaman çok can yakıcı gelmiştir, diğer yandan seri halinde (birbirini tamamlayacak, çoğaltacak vb) yapılan resimlerin, ressamından kopup, dünyanın farklı köşelerine uzanan ve birarada bir daha görülme koşullarını cengaver girişimlere bırakan tatsız durum ise hem olanaklı olduğu hem de bu kadar zor olduğundan, can sıkıcı ve üzücü gelir. "Rouen Katedrali" serisinin resimlerdi de kendi kaderlerine boyun eğmiş, Boston, New York, Rouen, Paris, Tokyo, Moskova ve diğer birkaç şehrin müzelerine ve farklı koleksiyonerlere dağılmış, kendilerine ayrılan duvarda, bir sonraki biraraya gelişlerini ve yolculuklarını sessizlikle beklemektedirler şimdi.parçalara yaklaşırken Lisel Muller'ın şiiri...
"Monet operasyonu reddediyor" şiirinde Lisel Mueller, yaşı ilerlemiş Monet'nin kataraktralarından neden kurtulmak istemediğini ironik bir şekilde anlatırken, bir yandan "Rouen Katedrali" serisi, "Meclis Binası", "Su Nilüferleri" resimlerine yaptığı göndermelerle şiirde yeni katmanlar oluşturup Monet'nin "resim"ine yaklaşmaya çalışır, diğer yandan da Monet'nin "İzlenimcilik" olarak vaftiz edip duyurduğu ve kendi geliştirdiği tekniğe doğru (onunla beraber) nasıl uzun bir yoldan ilerlediğini ve kataraktında bunun bir parçası olduğunu ironik bir şekilde mimlemek ister. Aslında tarihler konuşacaksa, Rouen Katedrali serisi, Meclis Binası gibi resimler yapılırken Monet'nin gözünde herhangi bir problem olmadığı söylenebilir, "katarakt" sadece uzun yolun ve yeni bir çığır açan tekniğinin nişânesi olan bir imge işlevi görmektedir bence şiirde. Yine biyografisinden yola çıkılırsa, son yıllarına doğru gözleri neredeyse körleşen bunalımdaki Monet, bir gözünden ameliyat olur / olmayı kabul eder.
parçalara yaklaşırken "portal"a karşı...
Serinin tüm resimlerinin ortak bir tarafı var; ilk bakışta bu katedralin kendisi gibi algılansa da, daha da dikkatli bakıldığında yinelenen parçanın gotik katedralinin tümü değil resimlerin tam göbeğindeki kathedralin "portal"ı olduğu gözlenir. Monet'nin baktığı yer ise (belki de konakladığı yerlerin barındırdığı perspektiften) portal'ın tam karşısı değil sağ tarafıdır. (bakana göre).
Enis Batur'a
Zamanın Rengi -parçalar
I
Artık, zamanın parçaları renklere bulanmış,
palette günün, içerde çarpıp, kıvrımlara sızan
saatinin güneşi ve gölgeleri eriyor;
zaman renklerin, renkler zamanın anaforunda
II
Artık zamanın vurkaçları renklere bulanmış.
Palete yılların, içerde çarpıp kıvrımlara sızan
aylarının gölgesi, ve ışığının ayları ağıyor.
Zaman renklerin, renkler zamanın anaforunda.
III
Artık zamanın gözkırpışları ışık tayfına bölünmüş.
Palete yılların içinden süzülen dinmemiş
kışın soğuğu ve baharın tazeliği ağıyor.
Zaman renklerin, renkler zamanın denkleminde.
IV
Artık ânın titreyişi gölgelerde donakalmış,
fırçanın katettiği zamanla çifleşiyor zaman,
saatlerinin güneşi ve ışığının ayları eriyor.
Zaman anaforlu denkleminde renklerin.
V
An boyanırken taşları harekete geçiriyor,
fırçanın öpüştüğü zamanla çiftleşiyor taş,
saatlerinin ışığı ve aylarının güneşi ağıyor.
Zaman denkleminde anaforun renklerinin.
VI
Ân boyanırken taşlar yüzyıllar sonra,
fırça taşı ne renktir öpüştüğü zamana boyuyor,
saatlerinin dinginliği ve görkemi eriyor.
Zaman renklerin, renkler zamanın imgeleminde.
VII
Artık ânın dilsizliği renkleri öpüyor,
fırça taşı ne zamandır öykündüğü renklere boyuyor.
Taş diriliyor renklerin ışığı ve gölgesinde.
Zaman renklerin imgeleminde bir öyküde.
VIII
Artık ânın elegelmezliği renklere bürünmüş,
fırça taşı ne renktir yüzdüğü zamana boyuyor,
güneşlerinin gölgesi ve ışığın görkemi eriyor.
Zaman renklerinin denkleminin imgeleminde.
IX
Henüz ânın elegelmezliği renklere öykünmüş,
fırça taşı ne renktir gölgelediği ana boyuyor,
taş kendinden geçiyor renklerin esintisinde.
Zaman bo/yan(s)ıyor günün renklerinin geçişinde
X
Henüz ânın elegelmezliği renklerden kanatlanmış,
fırça taşı ne zamandır olduğu-görünmeyene boyuyor.
Gotik çıkıntılar yuvarlanıyor renklerin esintisinde.
Zaman renklerin imgeleminde bir öyküde.
XI
Henüz ânın tetiklediği kıvam renklerde alınkonmuş
bakışta yolculuğun iç/inde çarpıp kıvrımlara sinen,
zihinde elegelmez sis ve siste olgunlaşmış renk.
Renkler zamanın belleğinde, zaman renklerin dokusunda
XI
He(r/p) zamanın esintileri renklere öykünüyor,
palette yolculuğun, iç/inde çarpıp kıvrımlara sinen,
zihinde donmuş sisi, ve sisin içine doğmuş çırılçıplak bakış,
renklerin anaforunda zaman, içeri doğru çekiliyor.
XII
Işık-zamandan damıtılırken renkler, kıvamı ve damlaları,
palette kimileri iki uzun sene beklerken zaman,
zihinde taşınabilir sızı, bir katedralinki diğerine sinmeden.
Anafor zamanı tartıyor, istifliyor, bekletiyor zamanı.
XII
Işık-zamanda uzanırken katedral, oyuk ve çıkıntıları,
palette kimileri iki uzun sene tuvâli özlerken,
bakışta taşınabilir ışık, bir katedralinki diğerine sinmeden.
Anafor, zamanı imgeleminde fırça darbelerine dönüştürüyor.
XIII
Işık-zamanda kapısı, gözleri içine alırken katedral,
bakışı yolculuğun iç/inde okşayıp zamansızlaştırıyor,
taşlardan süzülebilir ışık, bir ân diğerine değmeden.
Renkler zamanı imgeleminde döküyor, zaman renkleri.
XIV
Renk-zamanda berisi, gökyüzüne boyanırken katedralin,
mavinin iç/inde okşayıp zamansızlaştırıyor katedrali,
taşlar/da eriyebilir renkler/de, bir ton diğerine değmeden.
Renkler zamanın, zaman renklerin dengesinde,
XV
Renkler zamanı ilkin Rouen'de sonra Giverny'de
okşayıp ışık ve gölgelendiriyor yuvarlak ânı,
taşlar/da taşınabilir bellek/de, bir ton diğerine değmeden.
Renkler zamanın dengesinde, zaman renklerin hâlesinde.
XVI
Portal renklere açılıyor, açılıyor zamanın portalı,
renklerin nehri boyunca zamanın fırdönen atlısı,
1892'den 1894'e dek, bellekte ve tuvalde, değmeden.
Renkler zamanın dengesinde zamandan damıtılmış.
XVII
Kapı görkemi ile davetkâr, açılıyor renklerin kapısı,
zamanın ışığı boyunca fırdönen gölgenin atlısı,
Buzlu maviden eriyen sarıya dek bakışta, değmeden.
Ruhum zamanın, ruhum renklerin anaforunda.
XVIII
Zamanın öpücüğü ve katedralde buğulanan ışık,
günün ışıkları, ele veriyor yolda geçirilen değişimi,
Zihinde dönüşebilir ışı ve gölge, biri diğerinden geçişirken,
Renkler zamanın dengesinde, zaman renklerin hâlesinde.
XIX
Zamanın yansıdığı bir ayna, gotik çıkıntıları ile katedral
Işık ve gölgenin renkleri boyunca, fırdönen zamanın atlısı,
Buzlu maviden eriyen sarıya dek 30'dan fazla adreste Rouen'de,
sonra Giverny'de, Tüm günün "Saatlerinin" ve "Havanın" azizliğinin.
Ruhum zamanın, ruhum renklerin anaforunda.
XX
Zamanın yansıdığı bir ayna, gotik çıkıntıları ile katedral,
Bakıştaki ışık ve gölgenin renkleri boyunca, fırdönen zamanın atlısı.
Zifiri karanlıkta bir katedral kurulabilseydi eğer, nasıl?
Ruhum zaman ve renkler anaforunda bakışın.
2003-nisan2006
istanbul-ankara-
M.S.